2.Bölüm

2157 Words
Milyonlarca kar tanesinin içinde birinin onun dudaklarına düşmesi, erimesi sonra. Onun teninde kavuşum gibiydi bu karşılaşma. Yaşam ve ölüm arasında ki o zamana yüklenen hayatlar ve hikayeleri. Kader çark etmeye başladı mı kim buna engel olabilirdi ki. Güneş’in hikayesi de şimdi başlıyordu. Yağmur hafif hafif çiselemeyi bırakmış, ağaçlara tutunan damlalar çizgi halinde birleşerek yavaşça çamura katılıyordu. Dışarısı ne soğuktu ne sıcak ılıman bir hava ve yüzünü göstermek isteyen bir güneş vardı. Ayrı doğmak istiyordu bu sabah. Soğuk kış gününde inadına ağustos olmak ister gibiydi. Bulutların arasından süzülen ışıklar hala ağaçlara ve soluk yapraklara tutunan su damlacıklarını birer inci gibi parlatıyordu. Tüm bunlardan habersiz yastığına sarılmış kız. Ağırlaşan gözlerini açmakta zorlanıyordu. Daha önce hiç uzun bir araç seyahatine çıkmamıştı. Gözlerini sakince ovuşturdu. Gece uzun ve yorucuydu ailesi aklına gelince gözlerine hüzün kuruldu. Annesi çoktan telaşa kapılmış olmalıydı. Babası da peşine birilerini takmakla meşguldü büyük ihtimal. Kaçabildiği kadar kaçacaktı. Güneş Burnuna dolan koku ile kocaman gülümsedi. Menemen! Tembelce yerinde gerindi ve ayağı sert bir şeye çarptı. Dar bir alana sığması gerekiyordu artık. Yataktan kalkmadan önce kapüşonunu başına geçirdi. Renkli saçları yanlardan çıkıyordu. Ayağa kalkıp yatak ve mutfağı ayıran perdeyi açtı. Aynı anda elinde menemen tavası ile Rüzgar da ona döndü. Karavanın içindeki bütün boşluğu kaplayan bedeni ile ışıl ışıl gülümsüyordu. "Günaydın Anka!" derken tavayı küçük masaya bırakıyordu. "Gü..günaydın." “ Tam zamanında kahvaltı hazır.” Güneş kendini toparlayıp masaya baktı. Peynir, zeytin, bal, reçel, salatalık, domates ve baş köşede menemen. Ocakta da çay kaynıyordu. "İyi de karavanda hiçbir şey yoktu. Bunlar nerden çıktı?" dedi dümdüz. Rüzgar kızın donuk bakışlarından etkilenmedi bile. "Ben aldım. Şehir merkezine yakınız nereye gideceğini de bilmiyordum. Uyanıncaya kadar bir şeyler hazırladım." "Zahmet etmişsin." Rüzgar çay bardaklarını masaya bırakırken. "Sadece küçük bir teşekkür. Otursana." Bir süre bocaladı Güneş. Yaşadıklarını hazmetmeye çalışıyordu. Evden kaçıyor ve birkaç saat sonra bir yabancı ile karşılaşıyordu. Çapkınlık macerasından bahsetmişti ama ne kadar doğruydu? Ağzını açtı bir şeyler söylemek için ama kelimeler uçup gitti. Lavaboda yüzünü yıkayıp tabureye oturdu ve önüne gelen saçlarını arkaya iteledi. Bu arada Rüzgar da çayları koymak için eğildi. Gövdesi Güneş'in yüzü ile aynı hizadaydı ve göğsünden yayılan temiz ve ferahlatan parfüm kokusu yayılıyordu. Kibirlerin efendisinin kendisine en yakışan kokuyu bulmasına şaşmamak lazımdı. Fazla ukala, fazla mükemmel, fazla gizemli, fazla fazla her şeyiyle fazlaydı adam. Hafifçe yutkundu Güneş, birkaç saate ayrılacağı bir adamın fazlalıkları pek de umurunda olmamalıydı. O yüzden kibarca: "Teşekkür ederim." dedi. Rüzgar karşısına otururken: "Rica ederim Anka." dedi ve çatalı ile bir zeytin attı ağzına. Güneş hala gözlerini ondan almayı bir türlü başaramıyordu. "Bana neden Anka diyorsun?" dedi gülümsemeye çalışarak. Rüzgar'ın keyfi acayip yerindeydi. Muhteşem bir kahvaltı, sıcak bir çay ve peşinde olan bir takım insanlardan uzaktı. Ellerini Güneş'in renkli saçlarına uzattı ve uçlarına dokundu. "Çünkü saçların Anka'nın tüyleri gibi renk renk ve montunun arkasında anka kuşu işlemesi var." dedi. Güneş ise saçlarına dokunan ellerle ilgileniyordu o anda. Rüzgar'ın pervasız, izinsiz ve yapması gerekiyormuş gibi dokunan parmak uçlarında. "Söylesene Anka Kuşunu çok mu seviyorsun, o yüzden ondan esinlenerek mi saçlarını rengârenk yaptın?" Güneş bir parça ekmek koparıp menemene batırmadan hemen önce düşünecek bir an yarattı. Anka Kuşu'nu seviyordu evet. Çünkü o efsaneye göre küllerinden doğan ölümsüz bir kuştu ve çocukluk hayalleri... Ama kendisini Anka Kuşu ile bağdaştırmamıştı hiç. O ne bir ölümsüzdü ne de Anka kadar bilge. Üstelik az bir biçilmiş ömrü vardı. Ölüme çok yakın bir kanser hastasıydı. "Kafamda kocaman bir kara leke var ve ben de ona nispet olsun diye saçlarımı renklendirdim." dedi. Rüzgar kahkaha atarak güldü. "Çok eğlencelisin gerçekten ufaklık. Saçının renkleri sana yakışmıyor gerçeği olmasaydı buna inanırdım." Güneş de omuzlarını umursamazca salladı ve menemene batırdığı ekmeğini yola çıkardı ki Rüzgar panikle: "Dur!" dedi. Eli ikisinin arasında havada kalınca Rüzgar uzanıp lokmasına üfledi biraz. "Çok sıcak, ağzının yanmasını istemeyiz dimi?" Karnında bir sancı oluştu Güneş'in, afallamış bir şekilde birkaç saniye öylece kaldı ve hızlıca lokmasını ağzına attı. Hissettiği şey çok farklı, çok güzeldi. Bir an kalbi kanat takıp havalanıverecek gibi hissetmişti. "Yanmasın tabii." dedi ağzındaki lokma ile. Gözlerini de o uzun kirpiklerin çevrelediği gözlerden panikle ayırarak. Rüzgar onun bu şapşallığına gözlerini kısarak gülümsedi. "Heyyyy! Küçük şapşal." deyip dudaklarının kenarına bulaşan yağı uzanıp peçete ile sildi. Güneş hazırlıksız yakalanıp gafil avlandı. Ağzının kenarına dokunuşu elektrik akımı gibiydi ve vücudundaki her bir sinirinde hissetti. Parmaklarının sıcaklığı vücuduna yayılırken, midesi çalkalanırken Rüzgar'ın kısılmış gözlerinde onun bu halinden eğlenen bakışlar vardı. Güneş "Ben hallederim." diye ürkerek geri çekilince eli çaya dokundu ve Rüzgar boşta kalan eli ile ani bir refleksle sallanan bardağı tutup durdurdu. Birkaç damla sıcak çay dışarı dökülüp beyaz ahşabı kirletti. "Sakin Anka yavrusu." dedi alayla. Güneş ise onun eğlenen ve bir türlü üzerinden ayıramadığı gözlerine odaklanmıştı tekrar. Farklı bir cazibesi vardı gözlerinin bakması gerekiyormuş gibi. Gözlerini alamıyordu. Daha bir dikkatle bakınca uzun kirpiklerinin o kadar belirginleştirdiğini karar kildi. Diğer her uzvu fazla alaycıydı, samimi ve sürekli gülümsüyordu. "Niye sürekli gülüyorsun?" diye çıkıştı bir anda. Hissettikleri ve kendisine yabancı olan hisler ona fazla gelmeye ve panikletmeye başlamıştı. Eli ayağına dolanıyordu adeta. Oysa o hep sakindi. Huzurlu bir koy, ıssız bir liman gibiydi Güneş. Belki de daha önce dışarı ile fazla muhatap olmadığı için olabilirdi. Çevresinde hep tanıdık birileri vardı. Hemşireler doktor ve yardımcıları. Rüzgar elini çekip ona tekrar sırıttı. "Çünkü çok şapşalsın." diye açıkladı. Hala gülüyordu ve asıl şapşal görünenin kendisi olduğunun farkında da değildi. "Teşekkür ederim tekrar." dedi gergince. Ekmeğini menemene bandırdı ve yavaşça üfleyip ağzına attı, çayını yudumladı. "Kendim yemek yiyebiliyorum." dedi sonra da kinaye yaparak. Rüzgar hala onu sırıtarak izliyordu. Kız hem güzel hem de çok narindi ama inceliğinin altında yatan bir dik başlılık da yok değildi sanki. Sonunda Güneş sakince menemeni yerken lezzetini de almış oldu. Gerçekten yediği en iyi menemendi bu. Rüzgar dolabın üzerindeki haritayı işaret ederek sordu: "Rotan çok iyiymiş." Güneş'in gözleri de haritaya döndü. "ÖYLE." "Her mevsimi ve mevsiminde neresi güzelse orada olacaksın. Bir yıl sürecek bir yolculuk." diye mırıldandı. "Evet." dedi Güneş hala gözleri haritadaydı. "Tam bir yıl!" diye tekrar etti kendi kendine. Ona elinde kalan son zamanlarını hatırlatan bir reçetesi vardı. Rüzgar yine de fısıltı gibi çıkan sözleri duydu. "Niye sadece bir yıl hayata yaymak varken?" Güneş hiçbir şey yapmadı. "Söylesene kirpik seni nerede bırakayım?" dİye sordu. Rüzgar teslim olur gibi ellerini kaldırdı. Ama sonra idrak etti. "Kirpik?" dedi kafası hafif eğip kaşları çatılmıştı. Güneş saçlarını düzeltir gibi yaptı. Üşüyen bedeni ise çoktan ısınmaya başlamıştı. Söyleyecek bir şeyler aradı. "Sen de bana Anka diyorsun." dedi. "Sonuçta benim saçlarımın renkli olduğu gerçeği ve senin kirpiklerinin güzel olması.." "Hmmmm." dedi Rüzgar düşünüyormuş gibi yaparak. Doğru ve tatmin ediciydi bu açıklama. Neden birden özel bir şeyler aradığına şaşırdı. "Konuyu değiştirme nerede bırakıyorum seni?" Rüzgar elindeki çatalı yavaşça bıraktı, kafasını kaşıdı ve tatlı, en tatlı haliyle gülümsedi. "Düşündüm de rotan çok eğlenceli gözüküyor bende gelsem?" Güneş'in cevabı çok netti: "Hayır!" Rüzgar'ın gülen yüzü sakinleşti. "Göründüğün kadar tatlı değilmişsin." Güneş'in kaşları çatıldı. "Tatlı olmaya çalışmıyorum zaten." "Ama ben çalışıyorum." dedi Rüzgar. "Minicik, sokakta kalmış yavru bir kedi düşün bu kış gününde soğuk iliklerine işlemiş kalmış." deyip Güneşe baktı. Ciddi olan ifadesi dağılmıştı. "Hem soğuk hem aç. Yazık değil mi yavrucağa? Sen o kadar vicdansız mısın?" Güneş bir an kapılsa da bu oyuna jetonu çabuk düştü. "Ama sen yavru bir kedicik değil kazık kadar adamsın." dedi sinirle. Gafil avlanmak hiç hoşuna gitmemişti. Hele Rüzgar gibi şeytana pabucunu ters giydirecek birine, hiç. "Peki o zaman daha makul tekliflerim var. Arabayı kullanırım, yemek yaparım. Bak her sabah menemenli kahvaltı, sucuklu yumurta ve eşsiz lezzetlerden yemekler." deyip göz kırptı. Güneş yemek yapmaktan anlamıyor değil hayatında hiç yemek yapmısliğı yoktu.  Aman diye omuz silkti ne kadar zor olabilirdi. Internette bir suru tarif vardı. "Olmaz." dedi kaşlarını kaldırarak. Rüzgar çocuk gibi kaşlarını büzdü. "O zaman menemenimi de kendim yerim." diyerek tavanın sapını tutup kendi önüne çekti. Güneşin gözleri hayır dercesine açıldı. "Ya ama hani teşekkür içindi?" "O beni kovmadan önceydi." deyip kocaman bir ekmek bandırdı, bir lokma bile yemesine izin vermeden hepsini silip süpürdü ve en son parmaklarını da yalayarak boş tavayı masaya bıraktı. "Oh be ellerime sağlık, muhteşem olmuş." dedi. Güneş şişirdiği yanakları, yumruk yapıp masaya dayadığı elleriyle, iştahla tavanın dibini kazıyan Rüzgar'a bakıyordu. Gerçekten de bir lokma bile yedirmemişti hayvan. "Tavayı da yeseydin." dedi ters ters. "Lazım olur." "Çok sağol ya ne kadar düşüncelisin." "Senin kadar olmasa da." dedi ve sonra ayağa kalktı. "Sofrayı toplarsın." Güneş tam cevap verecekti ama Rüzgar çoktan dışarı çıkmıştı bile. Bunu yapamazdı. Rüzgar'ı tanımıyordu ve üstelik başı daha büyük bir belada da olabilirdi. Masayı topladı ve bulaşıkları yıkadı. Bu baya zamanını almıştı. Hatta üstünü de bir tur durulamış gibiydi. Her yeri ıslanmıştı. Üzerini değiştirmesi gerekiyordu. Yatağını kaldırdı ve altına koyduğu kıyafetlerden bir tane yünlü siyah kazak çıkardı. Kapüşonlusunu çıkarttı, atleti de ıslanmıştı, bölmeden bir tane de siyah atlet çıkarttı. Atletini giymişti ki  içeriye Rüzgar girdi ve öylece kalakaldı. Rüzgar da kendisi de şaşkın şaşkın bakıyordu ve yüzü yanmaya başlamıştı. Kendini ilk toparlayan Rüzgar oldu, içerdeki alevden dışarıdaki soğuğa bıraktı kendini. Güneş ise kıpkırmızı kalmıştı, insan bir kapıyı çalardı. Bir de masada vicdan yaptırmaya kalkmıştı. Söylene söylene üzerini giydi. Şapkasını geçirdi ve yanaklarına soğuk olan ellerini koyup kızarıklığını gidermeye çalıştı. Hazır olduğunda dışarı çıktı ve Rüzgar'ın sigarasını bitirip yere atması ve izmaritini çiğnemesine şahit oldu. Göz göze gelmekten kaçınarak. "Sen kullanır mısın?" diye rica etti. Rüzgar da az önceki şahit olduklarından sonra kızın bol siyah kazağını ve başındaki örgü şapkasını inceledi. Tatlı, güzel ve seksi diye mırıldandı. Nedense bu üçleme eğlenceyi çağrıştırıyordu ama kız onu bırakacaktı. Birkaç saate ondan ayrılacak olmak içindeki o terk edilmiş olma hüznünü ortaya çıkarıyordu. Hiçbir zaman bu duyguyu aşamayacaktı. Her zamanki yaptığı şeyi yaptı. Yanına kadar ulaşıp, burnunun ucuna kadar yaklaşıp eğildi, parmakları kızın renkli saçlarına dokundu. "Olur Anka." Gözleri birbirine bakarken ikisi de aslında derin çatlaklar bıraktı ardında.. Hayatının eksik yönlerinin sızısı ve inşa edilen, özenle kapatılan, asla olmaz dedikleri ince sızılar içeri sızmaya başladı. İkisi de istedi sarılmayı, sanki sarılsalar eksik parçalar tamamlanacak, hayat uzayacak belki de çöle yağmur yağacaktı. Kim bilir belki öksüzlük son bulup yetimlik kaybolacaktı. Yaralar sarılacak şifa olunacak gibiydi. "Peki." dedi Rüzgar. Bursa merkeze doğru yola çıktılar. Rüzgar yol boyunca birkaç defa daha ikna etme çabasına girişti ama pek başarılı olamadı. Kız ufacık boyu ile öylesine bir inada sahipti ki hayırdan başka bir kelime sarf etmiyordu. "Sana katılacak özel bir arkadaşın mı var?" diye öfke ile sordu. "Hayır." oldu yine aldığı cevap. "Erkek arkadaşınla gideceksin ve o yüzden beni götürmüyorsun." dedi Rüzgar bu defa açık açık. "Sana arkadaşım yok dedim." Rüzgar burun kıvırdı. "O zaman bir arkadaş edin. Ya ıssız yolda başına bir şey gelirse. Senin telefonun niye yok?" "Sana ne?" "Doğru konuş kızım. O haritada orman yollardan gideceksin ya kurtlara yem olursan?" "Bir şey olmaz." Rüzgar bu cevaba daha çok sinirlendi. "Anan baban yok mu senin?" "Var." dedi dişlerini sıkarak Güneş. "Nasıl ana baba yirmi yaşındaki kızlarını tek başına karavanla istediği yerlere gitsin diye salıveriyor?" "O biçim ana baba." "Seni polise teslim ederim." Güneş buna kahkaha attı. ''Reşitim ben.'' Rüzgar kıza ters ters baktı. Ne demek reşit olmak. Bilmiyor muydu bu kız bu ülkede alelade bir çiçek atılsa bir kadının mezarına den gelecek kadar kadın katledilmişti. Başına her şey gelebilirdi. Bu sıska vücudu ile kendini ne kadar koruyabilirdi ki. rüzgar sokaklarda büyümüştü ve bu kızın sokaklar hakkında hiçbir şey bilmediğine g "Görürsün yolda kalıp araban bozulunca tek başına reşit olmayı." diye homurdandı. Güneş çaktırmamaya çalışsa da içini çoktan kurtlar istila edip kemirmeye koyulmuştu. Anlaşılmıştı ki gece yolculuk yapmamak en iyisiydi. Nihayet kavga ederek geçen yolculukta il merkezine ulaşmışlardı. Rüzgar arabadan indi. Bu kızı tek başına göndermek istemiyordu. Başına her şey gelebilirdi. Kuş kadardı zaten. Üf desen uçacak haldeyken maceraya atılası gelmişti. İşte görünen masumluğun altındaki cadılık buradaydı. "Son kez söylüyorum cesur fare tek mi devam edeceksin?" Güneş bir süre adama baktı. Olmaz derse o kahvaltıda anlattığı kedi gibi görünecek bir ifade ile bakacağını düşündü genç adamın. Öylesine beni seç diyordu ki. İçi burkuldu. Ama yanında götürürse de sabahki tatsız olay vardı ona da güvenemezdi. Mantıklı olmak zorundaydı. O yüzden: "Beni düşündüğün için teşekkür ederim ama ben başımın çaresine bakarım." dedi. Rüzgar resmen yıkılmıştı. Yetimhanede defalarca bunu yaşamıştı. Hep çirkin bir çocuk olduğu için diğer arkadaşlarını evlat edinip onu geride bırakmıştı aileler. Bir sıcaklık görmeden bu yaşına kadar gelmişti. Şimdi niye şaşırıyordu  kızın onu seçmemiş olmasına mı? "Peki." dedi. Boğazını temizleyerek. İçine attığı bir şeyler vardı. Acı veriyordu bu. Geçmişe baktığında hatırlamak istemediği bir çok duyguyu anımsatan acı bir yutkunuştu. Kız aksini iddia etse de erkek arkadaşının ona katılacağına inandırdı kendini. Güneş onun gözlerine yine baktığında o hüznü gördü. İçi bir ateşle tutuşmuş gibi oldu ona alışmaya başlamıştı. Yine de arkasından ağlayarak kahrolan bir kişi daha bırakmak istemiyordu. Çünkü gitmek en kolayıydı her zaman. Rüzgar ona bir adım yaklaştı ve bir adım daha ve nefes bile almasına müsaade etmeden genç kıza sarıldı. Teni adamın varlığı ile isyan etti. Saçlarına dokunan parmak uçları alev bıraktı. Işıklar söndü yakamozlar sahili aydınlatmaktan vazgeçti ve yıldızlar isyan etti… Ölümün sessiz ilerleyişi bir buz kütlesi oluşturdu. Veda... Sevdiklerine bırakılacak tedavisiz bir yaraydı. "Hoşçakal Anka Kuşu. Kendine dikkat et." dedi ve cevap vermesine fırsat vermeden yanağına bir buse kondurup hızla çekildi. Kız sadece mırıldandı... ''Hoş çakal' Veda diye fısıldadı kız. Sevdiklerine bırakılacak tedavisiz bir yaraydı… ……  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD