Ruhunda ölümün imzasını taşıyordu.
"Veda." diye fısıldadı.
Soğuk tenine işlerken, ölüm yayılmaya devam ediyordu ruhuna...
Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Hava soğuk, bedeni buzdu, göz yaşı ise lav kadar sıcak, soluk gül pembesi teninde.
Soğuk rüzgar saçlarını savururken genç kız üşümekten korunmak için bedenine doladığı ellerini hareket ettirdi birkaç kez ama yeterli gelmedi.
Keskin soğuk adamın gidişi ile buzula terk etmişti kızı. İçi alev dışı buzul bir araftaydı şimdi.
Çok defa canı yanmıştı. Çok defa çaresiz kalmıştı. Çok defa sabahları zor ettiği geceler geçirmişti. Çok defa ağrı kesicilerin etki etmediği olmuştu. Çaresizdi. Kanserle mücadele böyleydi işte. En büyük çaresizliği kafasının içinde taşımıyor muydu zaten? Böyle zamanlarda tek bir çözüm vardı. Dişlerini sıkmak ve güçlü olmak.
Acıya alışmış bir beden bunu öğretmişti ona.
Bazen birkaç saniye bazen birkaç dakika bazen saatler bazen günler. Akrep ve yelkovanın ucundaki zamanda gizliydi şifa. Güçlü olup o acının zamanla kaybolmasını beklemekten başka bir çözüm yoktu şu hayatta.
Sabretmek gerekti.
Karavandan sırt çantasını alıp kulaklığını taktı. Müzik dinlemek iyi geliyordu. İçindeki acı canlı müziğe kapılıp kayboluyordu. Bir süre sonra unutmak ya da beynini oyalamak acıyı azaltıyordu da denebilirdi.
Derin bir soluk verdi.
Başıboş sokakları gezdi kız. Islak caddeler temiz havalar nereye gittiğini bilmemek başıboş savruk kalabalık sokakları arşınladı adım adım tek başınaymış gibi. Ölmeden ölmeyi kabul etmemişti bugüne kadar. Bir nefes kadar yakınken buna, direnmişti. Nefes aldığı sürece üzülmemeye ant içmişti. Pes ettiğinde kaybedecekti. Pes etmişti bedeni ama ruhunda tam olarak bunu yapmamıştı. İçinde hastalığına dair taşıdığı kinin kazanmasına asla istemiyordu.
Kanser sadece bedeninde var olup yayılabilecekti. Hiçbir zaman ruhuna ulaşamayacaktı.
Ayaklarının dermanı kesilip vücudu bitkinleşinceye kadar yürüdü sokaklarda. Soğuğu iliklerine kadar hissetti. Acıyı dondurmasını bekledi. Canı yandı intikam aldı acıdan. Sadece sen değil kara leke, soğuk da canımı yakıyor. Bu güç sadece sana ait değil. Hayatımdaki en önemli şey sen değilsin diye haykırdı adeta.
Artık gülüyordu genç kız. Buruktu, kızaran burnunun ucunda akan suyu elinin tersi ile pamuk eldivenine sildi. Ailesini araması gerekiyordu. Onlara iyi olduğunu söylemeliydi. Babasının çoktan peşine birilerini taktığına emindi.
***
Konuştu, annesi beklediğinin aksine neşe ile açmıştı telefonu ya da bunun için çaba harcamıştı. Biz iyiyiz sen de iyi ol demişti ama arada titreyen sesi ise ne kadar özlediğinin sobecisiydi. Güneş de ağlamaklı oldu annesini özlemişti, kardeşini. Bu yaptığı bencillikti. Son anlarını onu hiç yalnız bırakmayan ailesine vermesi gerekiyordu belki.
"Özür dilerim anne size karşı çok bencilce davrandım." dedi. Kadının sesi birkaç dakika kayboldu ağlayan sesi duyuldu sonra:
"İstediğin gibi olsun kızım. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun. Sadece yanında telefon olsun ve bizimle sık sık konuştuğun sürece sorun yok." dedi. Sesi kızını rahatlatıp endişesini ve suçlu olmadığını vurgulamak ister gibiydi ve aksine onun destekleyicisi olduğunu belirtiyordu.
Güneş ağlamaklı cevap verdi annesine, daha fazla dayanamayıp telefonu kapattı. İzinsizce akan göz yaşlarını hızlıca silip derin bir nefes aldı.
İşte bu kadardı. Rüzgar'ı bir daha görmeyecekti. Annesi ile konuşmuştu. Söz verdiği gibi bir telefon alıp teleferiğe binip şehre yukardan bakmalı ve tamamen geleceğe odaklanmalıydı.
Öyle de yaptı. Önce telefon aldı annesine mesaj attı. Sonra da teleferiğin yolunu tuttu. Hafta içi fazla yoğun olmayınca sekiz kişilik bir kabine tek başına bindi. Şehri izleyerek yukarı çıkmak acayip keyifliydi. Düşünceleri Rüzgar’a kayıyordu ara sıra. Sanki bir şeyler vardı onda. Gülümsemesi, sürekli konuşması bir perde gibiydi sanki. Görünenin aksine içerde bir yerlerde başka can kırıklıkları vardı sanki. Acıyı saklamayı bilen insanlar kendi dünyasında yaşayan insanlar bunu ustaca gizleyebilirdi belki ama yaşanmışlıkları farklı olsa da gizlenen hisleri ortak insanlar bu ortak paydada buluşabilirlerdi. Bu düşüncelerin saçmalık olduğuna karar verdi bir süre sonra. Ayrıca öyle olsa bile gitmiş bitmişti işte. Peki öyle miydi gerçekten?.
Zirveye ulaştığında karlara merhaba dedi.
Hemen kendine bir kayak takımı kiraladı. Kayma denemesinde bulundu ama pek de başarılı değildi. Bir türlü dengeyi kuramayıp düşüp durmak bile keyifliydi. Düşüyordu ve kimse onu tutmuyordu yahu! Telaşlanan, panikleyen birileri yoktu. Üstelik karda yuvarlanmak acayip keyifliydi.
Karnı o kadar çok acıkmıştı ki, sucuk ekmek gömdü bir tane. İleride Üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğü gruba kaydı bir ara bakışları. Beş erkek ve dört kızlı bir gruptular. Etrafta ki en çok eğlenen onlardı. Keyifli kahkahaları. Şakalaşmaları samimi tavırları. Güneş’de Üniversiteye gitse onlar gibi olabilirdi ve bir sürü arkadaşı da.
Yine de bunları düşünüp canını sıkmak yerine gidip onlara merhaba dedi. Gençler de onun yaşlarında olunca hemen kaynaştılar. Yemekten sonra sıcak çaylarını içip hep birlikte kaymaya döndüler.
Aralarından Bora olan ve kız arkadaşı olmayan ise sürekli Güneş ile ilgileniyordu. Soruları ise giderek özele girmeye başladı. Güneş hepsini basit birkaç cevapla geçiştirdi.
Bora da onu sıkmamak için fazla üzerine gitmedi. Sonunda kayağın üzerinde durmayı başardı hatta kaymaya bile başlamıştı. Sorun da tam olarak burada başladı. Durmayı başaramadığı için önünde duran ve arkası dönük olan birine çarptı ve ikisi birlikte tepe taklak yuvarlandılar.
"Yavvvaaşşşş!" diye böğürdü oğlan..
"Asıl sana yavaş. Ne böğürüyorsun?"
Rüzgar öfke ile kar gözlüğünü çıkartıp çemkiren kıza döndü. O da çıkarmış saçlarına bulaşan karları temizliyordu şu renkli saçlarını.
"Anka!" dedi şaşkınlıkla.
Güneş saçını bırakıp Rüzgar'a döndü.
"Kirpik!" dedi o da.
Bora da geldi bu arada.
"Güneş iyi misin?"
Güneş Rüzgar'dan gözlerini ayırmadan mırıldandı:
"İyiyim iyi..."
Rüzgar ise bu endişeli kişiyi süzüyordu.
"İyi iyi, önüne bakmıyor sadece." dedi.
"Arkadaş burasının eğitim parkı olduğunu unutmuş da." dedi Güneş.
Rüzgar yerinden kalkarken Bora'ya ters bir bakış attı.
"Eğitim alanı diye istediğini ezebilirsin yani?" dedi Rüzgar. Sesi birazcık öfkeli çıkmıştı. Tabii bunda Bora'nın varlığının etkisi büyüktü.
"Doğru yani sen de haklısın doğal ortamın olunca. Böğürmek serbest. Kaza kabul edilemez."
Rüzgar'ın tek kaşı tehditvari bir şekilde havaya kalktı.
"Sen bana kötü bir şey mi demek istiyorsun?"
"Zeki çocuktur. Ayrıntı vermeden anladı, oysa ben daha dağda olur, kutupta olur, pençesi vardır, bozu olur, beyazı olur diyecektim." dedi Bora'ya bakarak.
"Bana bak Anka almayayım ayağımın altına." dedi Rüzgar.
Rüzgar öfke ile yerinden kalkıp kızın üstüne yürürken Güneş Bora'nın koluna yapışıp ayaklanmış ve arkasına saklanmıştı çoktan.
Bora şaşkınlıkla bir ona bir buna bakıyordu, en sonunda dayanamadı:
"Siz tanışıyor musunuz?" diye çıkıştı aradan.
Rüzgar "Evet!" derken Güneş "Hayır." dedi. Bora Güneşe döndü:
"Bir kez denk geldik." dedi Güneş.
"Dün geceden sabaha kadar birlikteydik." diye açıkladı Rüzgar. Nedense içinden ayrıntı vermek gelmişti.
Bora tercüme etti:
"Bir kez karşılaştınız geceyi birlikte geçirdiniz."
"Düşündüğün gibi değil." dedi panikle Güneş.
"İstediğin kadar fesat olabilirsin." diye atıldı Rüzgar.
"Kapa çeneni! Arabamın önüne çıktın ve ben de seni şehir merkezine kadar getirdim. Fesat olacakmış ne fesatı niye fesat olacakmış? Sen ne demek istiyorsun ki?" derken Rüzgar'ın üstüne doğru yürümeye başlamıştı.
"Şakaydı papağan." dedi Rüzgar teslim olmak ister gibi ellerini kaldırarak. Kız birden alevlenmiş ve üzerine atlayıp her yerini tırmalayacakmış gibi bir hali vardı.
"Papağan mı?" diye cazgırlaştı Güneş bu defa.
Rüzgar saç uçlarına dokundu. Kızın saçlarına dokunmak onun için vazgeçilmez bir şey olmuştu artık. Oysa sıradan renk renk boyanmış saçlardı. Yine de kız sakinleşmeyip daha da sinirlenince.
"Sen de bana ayı dedin." dedi.
" Ayısın da ondan."
Yanından geçen kızlar bunu duyunca Rüzgar'ı bir tur süzdüler.
"Ayı mı?" diye söylendiler . "Meteor, yarı tanrı, göktaşı, taş...." diye saydırmaya başladı kızlar, Güneş araya girdi.
"Evet kızlar taş, arkana bakmadan kaç arkadaş. Yani size naş." dedi elini beline koyup.
Rüzgar kıza gülerken onu daha fazla sinirlendirmenin yoluna düştü.
Kızların koluna girdi.
"Hadi biz gidelim kızlar.”
Güneş ise öylece Rüzgar'ın arkasından baktı. Ihhhh! Lanet olasıca adamın kafasını kırmak pekmezini akıtmak istedi. Işıklar yandı, neden yapmamıştı ki şimdiye kadar? Sağa sola bakındı ama kardan başka bir şey yoktu, büyük bir parça alıp eli ile iyice sıkıştırdıktan sonra Bora'ya göz kırptı. Hedef aldı ve tam da Rüzgar'ı kafasından hakladı.
Rüzgar sert karı kafasında hissedip ne olduğunu algıladığında öfke ile arkasına döndü. Masum masum etrafa bakıp ıslık çalan kıza tüm öfkesi ile kükredi.
"Kertenkele, seni kimse elimden alamaz."
Güneş korku ile Rüzgar'a baktı ve bakışları kesişti. Tosuncuk gerçekten çok sinirliydi.
Kaçsa hiç fena olmayacaktı, o da kaçtı kayak takımları ile kaçışı o kadar komikti ki Rüzgar daha onuncu saniyede belinden kavrayıp onu yere devirmeyi başardı.
İkisi birlikte karların üzerinde yuvarlandılar. Durduklarında kızın narin bedeni Rüzgar'ın gövdesinin altında kalıp sıkıştı. Yüzleri fazla yakın birbirlerine bakıyorlardı. Soğuktan dolayı nefeslerinden çıkan buhar karışıp birbirlerinin yüzünü okşuyordu.
Güneş huysuzca kıpırdanmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Sıkışmış kalmıştı. Gözlerini kırpıştırıp Rüzgar'ın gözlerinin derinliklerine daldı. Siyah değildi gözleri koyu kahveydi, üzerinde sarı benekleri olan. Uzun kirpikli.
Yüzü acıyla buruştu. Rüzgar'ın uzun kirpiklerinin perdelenip inişini izledi. Nasıl güzeldi?
Şair demiş ya:
Kirpik uçlarına kadar hayran olduğum adam, uykulu gözlerinden öperim.
Peki bu neydi ?
Sevmek o uçlardan başlıyorsa,
İnsan minderler atıp yayılmak,
Salıncaklar kurup içine dalmak...
Gözlerini kapatıp birkaç kez salladı. Olamazdı yani kafasına kar topunu yemese kızları koluna takıp gidecekti. Bu düşünce Güneş'in sinirlerini hoplatıyordu.
Gidemezdi, gitmemişti.
Ama gitmeliydi.
Rüzgar ise pembe bir şekeri andıran dudaklara kapılmamak için gözlerini kapatıp kontrolünü sağlamaya çalışıyordu. Nitekim olmazdı. Soluk ve ruhsuz bir kızla işi olmazdı. Üstelik kız cazgır ve onu sokağa bırakacak kadar da vicdansızdı. Yani bencildi. Rüzgar için bencillik asla kabul görmezdi...
Hızla kızın üstünden kalktı ve elini uzatıp kalkmasına yardımcı oldu.
"Gel buraya renkli gergedan."
"Boz ayı." dedi çemkirerek Güneş.
"Karşıma çıkma bir daha."
"Hatırlarsan sen benim karşıma çıktın arabama atladın."
Rüzgar kaşını kaldırdı.
"Sen de ilk yerde beni indirdin. Hem burada bana çarpan sendin." dedi.
"Nereden bileyim senin olduğunu? Dışarıdan insan gibi görünüyordun. Keşke şu ağaca çarpsaymışım."
Rüzgar kendi yerine konan ağaca baktı ve daha çok sinirlendi.
"Çarpsaydın da bir tarafın kırılsaydı."
"Pek bir farkın yok o da kütük bu da kütük."
Rüzgar daha fazla sinirlenerek kızın üstüne yürüdü.
"Bana bak papağan elimde kalacaksın."
"Sen beni tehdit mi ediyorsun?" dedi.
Rüzgar kızın, yanında üçte biri gibi falan kalan küçücük bedeni ile ona meydan okumasına baktı şaşkın şaşkın. Sonra da buna anlamsızca gülmeye başladı.
Bu defa Güneş sinirlendi.
"Niye gülüyorsun?"
Rüzgar gülmeyi kesip kızın burnuna kadar girdi ve ufak bir fiske attı.
"Kendini aslan sanan kedicik." dedi alayla. Sonra da kızın dudaklarına ufacık bir buse kondurdu. Çok ufak ve anlık. Aniden. Planda olmayan ama ikisinin de içine bir damla bırakan bir buse. Sahipsizdi ama ikisi de onu yakalamak istedi. Tutmak saklamak.
Rüzgar geri çekildiğinde o dudaklara geri dönmenin yollarını kurmaya başlamıştı çoktan. Kız ise kapalı gözleri ile sadece gülümsüyordu. Basit bir tebessüm. Ruhunda ise mor kanatlı kelebekler uçuşturan.
Yavaşça içinde bulunduğu rüyadan gözlerini kırparak çıktı ve gözlerini açtı. Rüzgar'ın gözleri üzerinde tebessüm ediyordu.
"Hoşçakal Anka." dedi Rüzgar renkli saçlarının ucuna dokunarak. Arkasını döndü ve Güneş'i öylece geride bıraktı.
Bütün gün ikisi de gözlerini birbirinden ayırmadı. Uzaktan birbirlerini izleyip durdular, bakışları hiç çarpışmadı.
Güneş her baktığında Rüzgar'ın etrafında dolanan kızları görüyordu. Hepsinin ağzı kulaklarında.
Rüzgar her döndüğünde ise Güneş'in etrafında Bora oluyordu. Pervane olmuştu çocuk resmen, kızın içine düşecekti.
Şeytan ikisine de "Göster şuna gününü!" dese de ikisi de uymadı.
*****
Güneş geri döndüğünde ise gece olmuştu. Karavanında kaldı o gece. Uykuya dalmadan hemen önce ise Rüzgar aklına geldi. Sinirle yastığını yumrukladı.
Onu boğsa siniri geçmezdi.
"Öküz, ankut, ayı, sığır."
Rüzgarda da işler pek yolunda değildi. Kızlardan birinin evine gelmişti ama kızla bir şeyler yapmak içinden gelmiyordu. Aklı fikri renkli kafası ile dikine dikine giden kızdaydı. Acaba ne yapıyordu? Karavanı güvenli bir yere mi park etmişti yoksa sözünü dinlemeyip gece yarısı yola mı çıkmıştı? Daral geldi duştaki kızı bırakıp kendini sokağa attı.
Emniyette komiser arkadaşı vardı onu aradı. Karavanı buldurdu, parktaydı. Gidip kontrol etti. Hava iyice soğumuştu. Karşıda yedi yirmi dört açık çorbacıya gidip sabaha kadar nöbet tuttu.
Kendi kendine söylene söylene:
"Hayır yani ona neyse. Kim olduğu neci olduğu bile belli değildi. O cadıya pek de bir şey olacağa benzemiyordu. Kendine bile kafa tutmuştu. O halleri aklına gelince gülümsedi. Sonra kızı öpmesi ile gülümsemesi dondu.
***
Güneş sabah erkenden kalkıp karavandan çıktı. koltuğuna geçti Bolu'ya geçecekti. Çarşıda bir yerlerde kahvaltılık simit ve börek aldı. Markete geçip mutfak için öteberi aldı. Gözüne yemek kitabı ilişti, İtalyan yemekleri.
Rüzgar ayısı yapıyorsa bende yaparım deyip onu da attı sepete. İşte şimdi gidebilirdi. Müziği açtı ve kendini yollara verdi. İçinde garip bir hüzün vardı. Bir şeyleri eksik gibi. düşünceleri silkeledi sonra o hep duygusal bir kadın olmamış mıydı. Her zaman fazla narin… rüzgar çoktan kendi yolunu yürümüş olmalıydı.
Bolu Yakın olduğu için üç saati geçse de o muhteşem ormana ulaşmış kartpostalları andıran göl kıyısına kurulmuştu.
Bir ara masasına üç peynir koyduğunu hatırladı, simitin biri neredeydi ki? Hastalık hafıza kaybı da yapmıştı anlaşılan. Aldırmadı keyifle kahvaltısını bitirdi. Çayını içti ve toplanıp tekrar yollara koyuldu.
Yemek kitabından basit bir sote tarifi açtı. Kurt gibi de acıkmıştı. Hemen hazırlamaya koyuldu. Ama sonuç fiyaskoydu. Hiçbir şey becerememişti. Soğanlar gözünü yakmış, tavadan sıçrayan yağlar etrafı kirletmiş ve nefes almak için dar alandan çıkıp kendini dışarı attığında yemeği yakmayı başarmıştı.
Oflayarak piknik masasına baktı. Her şey hazırdı ama yemek yoktu. Yine de moralini bozmadı, peynir zeytin ve yumurta ile idare edebilirdi.
içeri geçip iki yumurta kıracaktı. Bu kadar kolaydı. Evet söylemesi kolaydı. Yapması değil!
Yumurtaları ocağa koymak için içeri geçtiğinde tabure de oturan Rüzgar’ın bedeni ile irkilse de birkaç saniye sonra Rüzgar’ı idrak etti.
Rüzgar ise gülümsüyordu.
"Selam Anka."
*******
İşte böyleymiiişş.....