4. Bölüm

2089 Words
Kalbim bir serçenin kanadı, Sana nasıl uçmak isterdi, Bilemezsin, Bakışların sıcacık bir durak, Nasıl ısıtıyor içimi anlayamazsın, Hiç anlamadın ki, anlayamazsın. ………. Güneş birkaç kez kirpiklerini kırpıştırdı. Rüzgar'ın hayalinin kaybolmasını bekledi ama tüm ukalalığı ile sırıtıyordu. Hem de burnunun dibinde. Ilık nefesi soğuk havaya karışıp buharlaşarak yüzüne yayılıp kalbini ısıtıyor, suratıına dokunup tatlı tatlı huylandırıyordu. Bir de dudağında hissettiği o sıcak dokunuş hala öylece yerindeydi. İçini de tatlı bir sıcaklık bürümüştü. Gözlerini kapattı ve bu güzel anı bir süre hayal etti. Hafızasına derin derin kazıdı, özel bir andı, yanında taşımalıydı. Tebessümün yer ettiği dudakları ve hala yüzüne gelen saç telleri. Bu anı ölümsüzleştirmek mümkün olsaydı ya da sonsuza kadar böylece kalsaydı... Rüzgar da kızın önce şaşkın bakışlarına ardından kapanan göz kapaklarına baktı. Niye bırakamıyordu bu küçük Anka'yı? Beyaz teni, cansız kirpikleri, incecik açık kahve kaşları ve yüzünün solukluğuna tezat kalın ve şu ana kadar gördüğü en açık renk dudaklara sahipti. Günaha davet ediyordu adeta ama çocuksu bir tatlılığı da barındırıyordu. Kızın dudaklarından yayılan tebessümün eşlik ettiği, anda kalmak isteyen silüeti. İçindeki çocuk o kadar mutluydu ki! Rüzgar onu bırakmamıştı. Onu bırakmamıştı! Peynirleri ve simiti araklayan da oydu anlaşıldığı üzere. İçinde hissettiği o sıcaklığın kalbinden yayıldığını hissetti. Bu gerçek olamayacak kadar güzeldi... Hayatında hissettiği en güzel histi.... Mucize gibiydi. Belki de sihir. Gözlerini hafifçe açıp Rüzgar'ın onu hayranlıkla izleyen bakışlarına döndü. Tekrar dünyaya, var olmaya, belki de aynı hissi defalarca yaşama isteğine döndü. Bunu tekrar yaşamak isteme arzusu şimdiden baş göstermişti bile. Hayatı ufacık bir avuç içini kaplayan bir genç kız için çok büyük bir olaydı. Çok da masumane. "Senin ne işin var ki burada?" dedi sakince. Yüzündeki şaşkın ifadeden kurtulmak ve Rüzgar'ın varlığının verdiği o güzelliği belli etmemek için yüzüne dokunan saçları soğuk parmak uçları ile ittirdi.  "Düşündüm de uzun bir tatile çıkmam gerekiyormuş." deyip göz kırptı. "Bunun benim karavanımla ne ilgisi var?" "Gördüğüm kadarıyla senin de hayatta kalabilmen için bir yol arkadaşına ihtiyacın var." Güneş gülümseyip dışarı çıktı. " Belki de daha fazlasına ihtiyacım vardır." dedi. İçindeki ses 'sağlık gibi meselan diye fısıldarken. Rüzgar kendini kabul ettirmeye öyle çok odaklanmıştı ki yapılan imayı es geçti. "Hadi ama daha yumurta bile kıramıyorsun bücürük." "Öğrenirim." Rüzgar gülmeden edemedi. "Her şeyine iddiaya girerim ki daha önce yemek yapmamışsındır." Gerçekten de yapmamıştı, yani buna izin vermezlerdi. Evde, dışarda hep üzerine titrenilen bir hayat geçirmişti. Suratı düşünce Rüzgar dayanamayıp burnuna minik bir fiske attı. "Söylesene hangi sarayda büyüdün?" dedi dalga geçerek. Güneş öfke ile burnuna dokunan eli ittirdi. "Bu benim sorunum." "Artık benim de sorunum." dedi Rüzgar ve ekledi "Hadi ama Anka ben yemekleri yaparım ve birlikte muhteşem bir tatilin keyfini süreriz. Üstelik ateş yakarım, kamp ateşi, kötüleri haklarım ve muhteşem çay demlerim. İzci ruhumu sana sunuyorum bence bu fırsatı kaçırma." Güneş bakışlarını kaçırıp birkaç saniye verdi kendine. Ondan ayrılırken hissettikleri ve şuanda ki mutluluğu. Engel olamayacak kadar güçlü bir hissin esiri olmuştu. "Arabayı da sen kullanırsın." dedi Güneş. Rüzgar'ın yüzü aniden aydınlanıverdi. Bu, anlaşmanın göstergesiydi. Yani kabul edilmiş oluyordu. Hızlıca kucağına alıverdi Güneşi, zaten kuş kadardı ve ağırlığını da hissetmiyordu. Etrafında dönerken gülerek haykırmaya başladı: "Sen muhteşemsin Anka Kuşu." Güneş ise ne olduğunu anlamadan kendini Rüzgar'ın boynuna sarılırken buldu. Deli gibi dönüyorlardı. Güneş Rüzgarı ve soğukluğu teninde yüzünde hissettikçe kalp atışı daha da hızlandı, yoğun bir akıma dönüştü ve yanaklarında patladı. Artık ikisi de kahkaha atıyordu. Rüzgar onu bıraktığında başı dönmeye devam ediyordu. Rüzgar'ın koluna yapıştı ve dengesinin geriye gelmesini bekledi. Soluğu da hala kesik kesikti. "Nefesim kesildi." dedi elini göğsüne bastırıp sakinleşmeye çalışırken. Rüzgar ukalaydı. "Nefes kesici olduğum doğrudur." Güneş ona ters bir bakış attı ama görüntüsü cidden de nefesini zorladı. "Ukalasın!" Rüzgar gülümsedi. "Farkındalık sadece." Güneş bu özgüvenin, ukalalığın üzerinde tepinmek isterken aslında bunu sevdiğini fark etti. "O zaman ben yemeği hazırlayayım." dedi Rüzgar. Karnı da guruldayınca bunun ne kadar iyi bir fikir olduğunu onayladı. Güneş'ten aşırdığı bir simit, bir parça peynir hiç bir yerine yetmemişti. Ateş yakacaktı bir de, hava soğuktu ve yerler dün akşam yağan yağmurdan dolayı çamurlu ve ıslak soluk yapraklar seriliydi. Güneş de tabi ki oturup önüne koyulmasını bekleyecek değildi. Rüzgar'a yardım etmek için peşine takıldı. Rüzgar hiçbir şeye dokundurmayınca Güneş'e de salata yapmak düştü ama onu bile beceremiyordu. Domateslerin cılkı çıkmış biberin ateşi tavan yapmış, salatalık suyunu kaybetmiş hepsi eciş bücüş bir şekilde ona bakıyordu. Kız tatlı bir ifadeyle suratını buruşturup tek kaşını kaldırıp dudaklarını büzüştürerek Rüzgar'a baktı. Rüzgar da salata tabağından bakışlarını kaldırıp naif yüze tırmandırdı bakışlarını. Onaylamaz bir şekilde başını salladı. "Cidden domates bile doğramamış, salatalık soymamışsın Anka." dedi tezgahtaki yarısı çöpe gitmiş sebzelere bakarak. Kız vasatın da vasatıydı! Güneş'in tatlı ifadesi bir tık daha artarak mahcup olma moduna geçti. "Aslında haklısın hiç bunları yapmadım." Rüzgar kızın bu tatlı halini içine sokmak istedi. Normal şartlarda böyle bir kızla karşılaşsa büyük ihtimalle bir daha karşılaşmamak dilekleri ile ondan hızlıca uzaklaşırdı. Artık büyük bir sorunu vardı, bu kızdan uzaklaşmak değil tam tersi yakın olmak istiyordu. "O zaman." diyerek bıçak ve bir salatalık aldı. "Salatalıkları bu şekilde soymamız gerekiyor." dedi bir taraftan anlatıyı eyleme dökerken. Ama Güneş'in şu anda yapılan işlemle alakası yoktu. Bütün dikkati Rüzgar'da idi. Bu kadar basit ve kolayca yapılabilecek bir şeydi ama Rüzgar bunu yaparken hayallere baş rol olacak bir görüntü sergiliyordu. Çekici, cezbedici, öpülesi... Güneş daha fazla dayanamadı ve parmaklarının ucunda yükselerek yanağına bir buse kondurdu. Sonra da gülümseyerek fısıldadı. "Teşekkür ederim." Rüzgar böyle bir şeyi beklemiyordu ki az daha elini kesecekti. Bakışları Güneş'in gülümseyen yüzünde. "Bu niyeydi?" diye sordu. "Sadece...." deyip bir süre düşündü ve kelimeleri toparlamaya çalıştı genç kız. Söyleyecek bir şey yoktu ya da vardı? "İçimden geldi." Kısa ve net, sizin içinizden böyle bir güzellik geçti mi hiç? Ansızın gelen öpme isteği ya da sarıp sarmalama. Peki ya bunu yapmaya cesaretiniz var mıydı? Rüzgar muzipçe gülümsedi. "Her içinden geleni yapacaksan namusum büyük tehlikede desene." dedi. O da içinde bir yerlerde oluşan sıcaklığın yönünü sorgulamamaya çalışıyordu. Çünkü bariz bir şekilde orası lav gibiydi şuan. Neresi mi? Bilirsiniz işte damardaki kanın toplanıp dağılma merkezi işte.kalp Oralar fenaydı, yakardı, kapardı, tuttuğunu bırakmazdı hani... O yüzdendi ki göz ardı etme durumları, şakaya karıştırma, su serpme ihtiyacı.. Güneş gözlerini devirdi. "Pişman oldum." dedi. "Buradaki tek pişmanlık ne biliyor musun?" diyen Rüzgar kızın üzerine eğildi. Dudakları çok yakın bir mesafede bekliyordu, o pamuk şekeri anımsatan şeker pembesi dudaklara. Kesinlikle öpmemekti pişmanlık. Ufacık bile olsa.... Yine de kendini ele verip sobelenmek istemedi. Beklenti ile aralanan dudakları es geçti. "Şu sebzeler diyorum, sebze olduklarına bin pişman." Cümledeki kelimeler Güneş'in beyninden düşen birer jetona dönüştü ve teker teker yuvarlanıp köşelerden geçip beynin algılama merkezine zor da olsa ulaştılar. Sonunda idrak vuku buldu. Kalbi bir hayal kırıklığına salınırken beyni ise canlandı, şu aşamada iki hayati organı kaybetmenin anlamı yoktu. "Çok komiksin." dedi ve bir manipülasyon geliştirdi o çok bilmiş beyin. "Ben de sanmıştım ki?" dedi gözlerini Rüzgar'ın dudaklarına dikerek. Bakışlarına ateş katabildiğine hala inanamıyordu ve şu an ava giden avlanır lafını Rüzgar'a uygulamalı olarak göstermek için yola koyulmuştu. Gerçekten öpse miydi? Bunu hemencecik toz bulutuna karıştırdı. Rüzgar'ın göğsüne elini koyup kazağını avuç içlerinde buruşturdu. Altında yatan sert kayayı andıran bedeni de hissetti ama şu anda aslanı tuzağa düşüren ceylan rolündeyken hissetmemiş gibi yapmayı tercih etti. Ama kalp atışlarının göğüs kafesini dövüşü ve avuç içini ısıtıyor olması müthiş bir histi. Parmak uçlarında yükseldi yükseldi.... Rüzgar biraz önce oynadığı oyuna kurban olurken Güneş tam sınırda durdu haince sırıttı, yutkundu. Tüm bunlar Rüzgar'ın heyecanını, kan basıncını arttırarak o muhteşem buluşmanın beklenti çukuruna düştü. Sabırsızlık her geçen saniyede artıp bir kasırgaya dönüşürken Güneş, elindeki kalın salatalık kabuğunu Rüzgar'ın alnına yapıştırdı. Kabaca! "Cilde iyi geliyormuş." Rüzgar resmen dağılmıştı, oysa pamuk şekeri tadına kavuşmasına ramak kalmıştı. Beklenti, yere düşen bir sonbahar yaprağı gibi süzülürken soluk ve bezgindi. Bücürük resmen onu alt etmişti. Fena halde hem de! ********* Bir saatin sonunda Güneş sebzelerin yüzde doksanlık kısmını kurtararak ilk deneme için başarılı denebilecek bir salata yapmış ve Rüzgar ilk yaptıklarını da attırmayarak sofraya koydurmuştu. Yanan ateşten tarafa Güneş oturmuş, kırmızı örtülü piknik masasında göle doğru kurdukları sofranın tadını çıkarıyorlardı. Konuşmadan, ölesiye bir açlıkla... Karavanda Türk kahvesi ve çay olmadığı için makine kahvesini yudumlarken Güneş birlikte yaşam şartlarını meclis tüzüğüne sunmaya koyuldu: MADDE BİR: Sana bir çadır alacağız ve orada yatacaksın. Karavanda yatman yasak.... "Çünkü bir tane yatak var ve bana ait." Rüzgar hemen itiraz etti. "Havalar çok soğuk ve güzergahında Anadolu'ya yani karasal iklime." "Uyku tulumu da alırız." Rüzgar hoşuna gitmese de kahvesini yudumlayıp sessiz kaldı. MADDE İKİ: Yemekleri sen yapacaksın ben yardım edeceğim temizlik bana ait. Bulaşık da dahil. Rüzgar'ın kalbi yine ısınmaya geçti. Kız çok adildi. Bulaşık yıkarken resmen duş alsa da bu görevi Rüzgar'a yıkmıyordu. Tamam anlamında başını salladı. MADDE ÜÇ: Şartlar ne olursa olsun aracı sen kullanacaksın. Ben direksiyona elimi bile sürmem. "Niye?" diye çıkıştı Rüzgar. Bilmese de burada Güneş onu korumak istiyordu. Kahve fincanı dudaklarına yakınken gülümsedi. "Çünkü ben araç kullanmayı sevmiyorum." dedi ve kahvesini yudumladı. Koca bir palavraydı, araç kullanmaya bayılıyordu. İyi ki bunu öğrenmişti. Aslında yetenekli bir kadındı ama bunları geliştirecek fırsatı olmamıştı. olduğu zamanlarda da izin verilmemişti. Ne gerek vardı şoför vardı. Ne gerek vardı aşçı vardı. Ne gerek vardı Altay’lar her şeye sahipti. Sağlık dışında… "İtiraz etsem." dedi. Güneş kaşını hayır anlamında kaldırdı. "Ama senin de istemediğin bir şeyi ben hallederim eşitlik olur." "Bunu düşüncem." MADDE DÖRT: Birbirimizin özel hayatına karışmak ve müdahale etmek yok. Bu Rüzgar'ın işine gelirdi. Her şehirde bir çiçek. Ama kız da aynı şeyi yapabilirdi. Beynine bir orta parmak salladı. O biraz sıkardı. Yapamazdı! O tilkilerle tartışa dursun Güneş diğer maddeye geçti. MADDE BEŞ: Bir önceki maddeye istinaden karavana kız yada erkek arkadaş getirmek yok. Tek gecelik ilişki özellikle. Rüzgar rahatladı kadınlarla işi olmazdı. Yine de piçlik etmeden geçemedi. "Ben one night ilişki tercih ediyorsam güzelim?" "O şehirde arkamdan su dökersin." "Puffff!!! Çok sıkıcısın." MADDE ALTI: Maddelere durum ve şartlar altında ekleme yapılabilir. "Bu kadar." "Nihayet." diyen Rüzgar not defterini eline aldı. "O zaman sıra eksik listesinde." "Her şey var." "Yuvayı dişi kuş yapar derler ama sen tam bir vasatsın Anka." dedi kınayarak. "Ay iyi tamam yaz." dedi Güneş. Çok da becerikli sayılmazdı ve Rüzgar ne yaptığının gerçekten farkındaydı. "Semaver yok, kahve yok, mangal yok, ateş için tencere yok, hamağımız yok, baltamız, küreğimiz yok." "Bunları nerden biliyorsun?" "Askerlik." deyip göz kırptı. "Hmmm nerde yaptın?" Rüzgar çapkınca gülümsedi. "Boş ver." Güneş boş verdi. O gülümseme hiç de duymak istemeyeceği şeyler vaat ediyor gibiydi yine de deşelemedi. Yapacak çok fazla şeyleri vardı.. Yerinden kalktı. "Ben biraz yürüyeceğim." dedi Güneş. "Şapkanı tak." diye uyardı Rüzgar. Güneş bal rengi gözlerini baydı. "Peki anne." dedi bezmiş gibi. Rüzgar ona sadece gülümsedi. Güneş duymadı başına taktığı örgü şapkası ve boynuna doladığı atkı ile çıktı dışarı. "Bulaşıkları gelince yıkarım." "Pasaklı." dedi Rüzgar. Kızı sinirlendirmek istiyordu. Güneş ise bunları asla kafaya takmazdı. Her şey bekleyebilirdi o sadece hayatının tadını çıkarmak istiyordu biraz da yalnız kalıp düşünmek istiyordu. Rüzgar'ı hayatının içine almakla hata mı etmişti yoksa doğru bir karar mıydı verdiği? Bu soruyu defalarca kendine soracağına şimdiden emindi. Rüzgar ise kız gittikten sonra bulaşıkları yıkadı? O da sorguladı. Bu yaptığı bir saçmalıktı. Sadece bir süre ortalıktan kaybolması gerekiyor diye arkasındaki belalar ile bir kızın peşine düşmek hiç akıl karı değildi. Daha çok merak ettiği daha uçmayı bile bilmeyen bir Anka'nın bu serüvene neden çıktığıydı. Gördükleri basit bir macera değildi ya da arayış. Bunu Anka'ya soracaktı. Ormanda ilerleyip kızı gölün ucundaki tahta iskeleye oturmuş halde buldu. Islak zemine. Zaten hasta olmaya yatkın bir vücudu vardı bir de sorumsuzluk mu yapıyordu? "En azından atkıyı altına serebilirdin." dedi. Yanına otururken. "Sen de ıslak zemine oturuyorsun." "Ben alışkınım ama sen sarayda pamuklara sarılarak büyümüşsün hasta olabilirsin." Rüzgar yetimhanede büyümüştü. Rutubet kokan duvarların arasında ve çamurda, yağmurda ıslanarak geçirmişti çocukluğunu. Bağışıklık sistemi güçlüydü. Büyürken savaşmadığı mikrop kalmamıştır herhalde. Kendi kendine geçen gripler ve sürekli burnunun akıntısı problemi yaşamıştı yıllarca. "Doğru." dedi Güneş. "Ailem çok zengin." "Ben de sümüklü bir velettim." dedi Rüzgar gülümseyerek. ”beş parasız ve sefil.” Güneş Rüzgar'ı öyle hayal etti, kafasında canlanmadı. Best model olup Hollywood'a gidebilirdi hatta iyi de gideri olurdu. "Sen yakışıklı bir adamsın." dedi gülümseyerek. "Sen de zengin bir kızsın, söylesene niye bu serüven merakın?" Güneş üzeri buğulanan göle baktı. "Çok bilinmezli bir yolculuk, en engin denizler, uçsuz bucaksız ve hiçbir zaman bitmeyecekmiş gibi görünen gökyüzünü keşfetmek, kanat çırpmak, okyanuslara dalıp o dünyayı keşfetmek, en tekinsiz fırtınalara meydan okumak, ıssız sularda hayatı kovalamak, hissizleşmek, yorgun düşmek, unutmak, yaşamak, gülümsemek için." dedi burukça gülümseyerek. Çünkü ölüyordu... Bunları yaşaması da imkansızdı ama beyni ve hayal dünyası, sınırları her zaman aşıyordu. İnsanın ulaşamadığı her an cazip geliyordu ya hani işte öyleydi... Rüzgar kızı kollarının arasına alıp göğsüne bastırdı. Tıpkı Güneş'in öpmesi gibi içinden gelerek apansızın. Güneş daha şaşıramadan hapşurdu. Rüzgar ise: "Çok yaşa ANKA!" dediğinde kızın buz tutan ellerini sıcak avuç içlerine aldı. Güneş'in sol gözünden firar eden bir damla yaşı görmedi. *****      
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD