Sen gittin ya hani,
Ben
senin gittiğin o yol oldum,
Yürüdüğün kaldırım taşları,
Soluduğun nefes,
Döndüğün köşe başı,
Oldum…
Sen gittin ya hani
Gittiğin yerler oldum,
Ve ne yapsam hep eksik hep yarım kaldım….
…………
Güneş ve Rüzgar bir süre yürüdükten sonra ormandan dönüp eşyaları toplamaya koyuldular. Rüzgar'a çadır ve eksik listesindeki öteberileri alacaklardı. Tekrar geri gelmek yerine daha güzel bir yer bulurlarsa geceyi orada geçireceklerdi.
Güneş ormanda ve ıssız yerlerde konaklamayı planlamıyordu ama şimdi Rüzgar vardı ve kendini güvende hissetmeye başlamıştı. Rüzgar korumacı tavra çoktan bürünmüştü. Ateş yakması, Güneş'i ateşe yakın oturtması ve iskeleden dönerken ellerini avuç içlerine alması. Havanın soğukluğuna tezat oluşturacak şekilde sıcacık hissetmişti.
Yola koyulduklarında neyse ki en yakın yerleşim yerine kadar bir sürü yol gitmelerine gerek kalmamıştı. Parkın girişindeki ana yolun kenarında kocaman hırdavat ve gıda malzemeleri satan bir tesis vardı, restoran bağlantılı.
Hafta sonu pikniğe gidenlerin ve kampçıların yanına almayı unuttukları malzemelere ulaşabilmeleri için açılmış ve talebe göre büyümuuuuuuuuüş gibi derme çatma bir dükkandı.
"Bunu da alalım mı?" dedi Rüzgar eski bir fotoğraf makinasını sallayarak.
Güneş geziye çıkarken resim çekinmemeyi kafasına koymuştu. Bu hem ileride bakacak zamanı olmamasından hem de ailesinin bakıp üzülmemesinden kaynaklıydı.
Annesi her gördüğünde hıçkırıklarını tutamayacaktı. O yüzden bir gün evdeki bütün resimlerini toplayıp kesmiş ve bir daha resim çekinmek istemediğini söylemişti. Annesinin gözlerindeki hayal kırıklıkları çok can yakıcı olsa da öldüğünde daha fazla canının acıyacağı ve sürekli bakıp yas tutacağı bir resim istemiyordu.
Unutulmak istiyordu, sonsuza kadar unutulmak. Hatırlanıp hüzünlere sebep olmak değil. Hiç gelmemiş var olmamış gibi, bir kuş gibi, doğada kanat çırpıp hiçbir yerde yer edinmeden kül olmak. Kimseyi üzmeden...
"Alooo sana diyorum Anka." dedi Rüzgar makinayı yüzünün önünde sallayarak.
Güneş daldığı düşüncelerden çıkarak Rüzgar'a döndü.
"İstiyorsan al ama beni çekmeyeceksin ve şurada bir resmimi çek, yok bu olmamış bir daha çeksene diyeceksen onu kafanda paralarım." dedi büyük bir ciddiyetle.
Rüzgar gülümseyerek:
"Söylesene sen bir starsın da benim mi haberim mi yok, benimle paylaşabilirsin hani. Söz seni paparazilere ispiyonlamam."
"Hayır, sence stara benzer bir halim var mı?" dedi.
Rüzgar şöyle bir kızı süzdü acayip güzeldi ama daha güzel olan kısım masumdu, su perisi gibiydi, sevimli ve kusursuzdu.
"Yani haklısın." dedi sırıtarak. "Ufak tefeksin, bücürük bir star çıkarmamışızdır her halde, o kadar vizyonsuz değilizdir diye düşünüyorum."
Güneş onun ukalalığına sadece yanaklarını öne doğru büzüp dilinin ucunu çıkararak cevap verip arkasını döndü.
"Küçük sincap!" diye homurdandı Rüzgar. O arada makinayı da sepete yollamıştı.
Güneş, anahtarlıkların olduğu yerde ayıcıklı bir anahtarlığı eline aldı, çok güzeldi yumuş yumuş...
"Bunu da arabaya asalım mı?" dedi Rüzgar'a. Gözleri adeta yalvarıyordu almak için. Saçları iki ayrı topuz yapılmış üzerinde boğazı örme atkıyla sarılı tatlı görüntüsü ile ona bakıyordu. Rüzgar'ın kalbi yine ısındı, hayatında bu kadar kısa aralıklarla bu hissi tattığı bir dönem olmamıştı.
"Alalım." dedi kafasını sallayarak. Oysa o anda kızın dudaklarına minik bir buse kondurduktan sonra söylemek isterdi bunu.
Güneş sevinçle ellerini çırptı.
"Hooop!!!" diye atarak ayıcığı sepete yolladı.
Mutlulukla önüne dönüp reyonları incelemeye koyuldu. Tuhaftı... Kızın ufacık olaylara verdiği her tepki taçlandırılmamış bir ödül gibiydi sanki. Rol yapmıyordu ya da yapmacık değildi saf mutluluk içeriyordu.
Şarküterinin önüne vardıklarında Rüzgar hem balık hem et almak isteyince kavga ettiler. Tabii ki kim yiyecek bu kadar eti diye. Rüzgar yerdi. Hele ormanda ve doğada yenen yemeğin lezzetinin katlanarak arttığı göz önünde bulundurulursa onunla aynı oranda artan diğer kavram da açlık olurdu.
"Görürüm ben seni bir tane tavuk bacağı ile doymayınca."
"Doyarım."
"Bücürük bile olsan Tazmanya Canavarına dönüşmeyeceğin ne malum?"
"Beş kilo et yiyecek kadar sen bile acıkmazsın."
"Ben mi ?" dedi Rüzgar eli ile kendini göstererek.
"Evet."
" Ben işimi garantiye alıyorum bir kere. Hem belki gece aç kurtlar inecek onlara seni atmak yerine alternatif olur. Fazla mal göz çıkarmaz."
Güneş tam cevap verecekti ki Rüzgar:
"Oradan kıyma da ver kardeşim." dedi. Güneş böylece bir etoburla daha fazla tartışamayacağını anladı.
Şarküterideki çocuk ise yorumu yapmıştı.
"Abi, yenge çok inatçı." Deyince Güneş itiraz için ağzını açtı ama Rüzgar'ın onu aç bakışlarla süzerek sırıtan ifadesi karşısında nutku tutuldu.
"Öyledir." demesi düşüncelerini kesti. Yanakları kırmızıya dönmeye başlayınca utancını saklamak için sinirlenmiş gibi yanaklarını şişirdi ve pufladı.
Arkasını döndü ve reyonların arasına dolandı. .
"Ayrıca çok da tatlı." diye de ekledi daha on yedi yaşlarındaki tıfıl oğlan.
Rüzgar fena çıkıştı.
"Yavaş gel yoksa o et tokmağını kafana yersin."
Çocuk adamın sırıtan halinin ne ara kızgın bir boğacığa dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu.
"Yok abi ben senin için şey yaptım."
Rüzgar ters ters homurdandı.
"Sen şey yapma kardeşim."
"Tamam abi ne kızıyorsun? Allah sana bağışlasın." dedi.
Rüzgar'ın bütün siniri aleve maruz kalan buz gibi eriyiverdi. Sonra çocuğa döndü:
"Uzun etme de ver şu paketleri." dedi ama sesi normale dönmeye yüz tutmuştu. Çocuk susmayı tercih etti.
Kasadan geçen bütün malzemelerin sonunda yaşlı adam fotoğraf makinasını eline aldı.
"Bunu satmıyoruz." dedi.
Rüzgar poşetlediği şeyleri bırakıp adama döndü.
"Niye?"
"Bunu müşterilerden biri unutmuş, hatta ben bile unutmuşum ama satamam. Sahibi gelip isterse diye saklıyoruz."
Güneş poşetleme işlemine devam ediyordu, o bununla ilgilenmeyecekti.
"Peki o zaman kalsın." deyip cüzdanını çıkardı ve kart uzattı Rüzgar. O makineyi tuhaf bir şekilde istiyordu.
Güneş ise ona soru sorar gibi bakıyordu. Parasız pulsuz zannediyordu ve beleşçilik olsun diye ona yanaştığını düşünmüştü. Adamın bir cüzdan dolusu kartı vardı. Ayrıca nakit kısım da baya kalındı.
Ses etmedi ama ellerindeki poşetlerle dışarı çıktığında hemen hesap sormaya koyuldu.
"Bir sürü paran var."
"Evet. " dedi Rüzgar umursamazca.
"İyi de bana fakir edebiyatı yapıyorsun sürekli."
Rüzgar onun sinirlenmiş yüz hatlarını izledi.
"Ben sana param yok demedim ki sadece zenginlik içinde büyümediğimi ima ettim."
Kız sakin olmak için gözlerini kapatıp beş on saniye düşünmeye odaklandı. Gözlerindeki ifade netti, sesinin tonuna da yansımıştı.
"Çaldın mı?" deyip ekledi "Yada yasa dışı bir şey mi yaptın?"
Rüzgar bu sözlere öfkelenmişti ve gözlerinden çıkan ateşler Güneş'i oracıkta küle döndürebilirdi. O hırsız değildi. Yetimhaneden okula gittiği zamanlarda sınıftaki çocuklar bir şeylerini kaybedince hemen onun çantasını döküştürürlerdi. Hep akla o ve yetimhane arkadaşları gelirdi.
Rüzgarın bazen silgisi bile olmazdı, o zamanlarda yanlış yapmamak için üstün çaba harcardı.
"Bana baksana sen, sefil bir şekilde büyümüş olabilirim ama bu beni adi bir insan yapmaz ya da zenginlik içinde büyümem mükemmel yapmaz."
Dişlerini sıkıp öfkesini kontrol etmeye çalıştı bir süre. Sol şakağındaki damarın belirginleşerek atması ise Güneş'in ayıp ettiğinin sinyallerini veriyordu.
"Öyle demek istemedim. Ben sadece..."
Rüzgar ise elindeki poşet ile birlikte işaret parmağını kıza kaldırmış ve öfkesini kusmaya odaklanmıştı.
"Sen ne? Sennnnn ne?!!!!" diye bağırdı tekrar.
"Özür dilerim." dedi. "O zaman tüm bunlar, bana açıkla da bileyim." dedi. Sesi gayet sakin ve anlamayı istediğini vurguluyordu. Gözlerindeki hüzün ise gerçekti, Güneş'in biran aklına başka bir ihtimal gelmemişti.
Rüzgar, kızın gözlerinin içine baktı. Göz bebekleri büyümüş ve bal hareleri belirginleşmişti. Saman alevi gibi öfkesi sakin bir kıyıya vuran naif dalgalara dönüşerek yatıştı.
"Çok çalıştım ve mühendis oldum. Başarılı bir mühendis." dedi. Nefesini derin bir solukta vererek. Birden bu şekilde çıkışması doğruydu. Güneş onlardan değildi. Kalbini kıran onu önemsemeyen ve ondan tiksinir gibi bakanlardan değildi.
O hep çok güzel bakıyordu.
Sıcacık..
Yuva gibi...
Kızın mutlulukla ışıldadı gözleri.
"Muhteşemsin Kirpik." deyip ona poşetlerle birlikte sarıldı. Rüzgar arkaya doğru sendeledi. Bu kızın ağırlığından yada hareketinin aniliğinden değildi. Bu Güneş'in verdiği güzel tepkidendi. Hiçbir özür böyle güzel olamazdı.
"Tekrar özür dilerim." diye mırıldandı. Rüzgar ise ellerinde poşetler öylece beline dolanan ve göğsünde biten iki renkli topuza bakıyordu.
Tamamen yatışıp huzurla doldu...
"Patilerini çeksen mi artık?" dedi. Yelkenler suya indi.
"Patilerini çeksen mi?"
Güneş omuzlarını silkip nazlandı.
"Olmaz olmaz banane, affetmeden olmaz."
"Manyak mısın Güneş? Bırak diyorum."
Güneş daha çok sokuldu.
"Bana ne bana ne..."
Rüzgar sırıtıyordu artık.
"Enik misin sen?"
"Evet...."
"Kedi eniği."
Güneş kedi gibi miyavlayıp burnunu Rüzgar'ın göğsüne sürttü.
"Tamam tamam affettim." dediğinde gülümsüyordu Rüzgar.
Güneş istemsizce geri çekildi. Biraz daha affetmese olmuyor muydu sanki?
Rüzgar'a döndü, ukalaca sırıtıyordu.
"Ne?" dedi poşetlerle salınırken.
"Sana da gün doğdu, hemen at kendini kollarıma." dedi haince sırıtırken.
Güneş, bu defa dil çıkarırken yarısını bıraktı dışarıya.
Rüzgar'ın gözleri koyulaşırken homurdandı.
"Bak uyarmadı deme kötü olur." dedi tehdit eder gibi. Sesi kalınlıkta yoğrulmuş, arzuda pişmişti sanki. Güneş'in midesinde koca bir fil tepindi.
Kafasını hızla çevirdi ve kaçarcasına adımladı ama üçüncü adımda durdu. Tam arkasında Rüzgar da durmuştu.
Güneş gözlerini mutlulukla açıp Rüzgar'a döndü.
Aynı ışıktan Rüzgarda da vardı.
"Alalım mı?"
Rüzgar:
"Almasak olmaz." dedi. Yani, olmazdı.
"Kesinlikle, süper!" dedi mutlulukla Güneş. Bunun için çığlık bile atabilirdi.
Rüzgar ve Güneş elinde poşetlerle geri döndü.
Adam ne unuttunuz der gibi bakıyordu.
İkisi aynı anda söylediler.
"Bisiklet alacağız!"
Adam da gülümsedi. İki mutlu çift. Birbirine ölesiye aşık gibi.
Birlikte karavana koydukları eşyaları yerleştirdiler. Bisikleti sıkıca bağlarken yaşlı adam elindeki makine ile onlara doğru gelip Rüzgar'a uzattı.
"Al evladım senin olsun."
Rüzgar bir makineye bir adama baktı.
"Sahibi?" dedi.
"Çoğu eşyanın sahibi çıkmaz, eski bir makine kartını aldım. " dedi adam.
Rüzgar uzanıp eskiyen makineyi elleri arasına alırken gülümsüyordu.
"Teşekkür ederim." dedi.
Yaşlı adam ise onlara gülümseyerek bakıyordu.
"Birbirinize iyi bakın." dedi.
Güneş, ona gülümseyerek bakan Rüzgar'a kocaman gülümseyerek cevap verdi.
Bisikletlerin sağlam bağlandığına emin olup işleri bitince Rüzgar elinin birini havaya kaldırıp uzattı.
Güneş'e çak yap diyordu.
Güneş anca göğsüne geldiği Rüzgar'ın eline ulaşması için zıplaması gerekiyordu.
Bir sıçrayışta ulaştı ve elleri havada çarpıştı.
Rüzgar kızı yere konmadan havada yakalayıp etrafında bir tur döndü.
"Aferin sana renkli kafa."
Güneş tekrar ayaklarını yere bastığında zemin altından kayıyordu. Mutluluktan havaya uçmak bu olsa gerekti. Ayakların yere basmaması....
Bu hayal gibiydi...
Sanki rüyada gibi...
**************