New York sabahı griydi.
Gökyüzü, gökdelenlerin cam yüzeylerine çarpıp dağılan solgun bir ışıkla örtülmüştü. Aşağıda trafik homurdanıyor, sarı taksiler birbirinin önüne kırarak ilerliyor, kaldırımlarda aceleyle yürüyen insanlar omuz omuza bir akış oluşturuyordu. Şehir nefes almıyor, koşuyordu.
Ben ise Bruno’nun kiraladığı dairenin yüksek camlarının önünde dikilmiş, bu devasa manzaraya bakıyordum.
Buraya ait olmalıydım.
İçimde bunu söyleyen bir his vardı. Kesin, sessiz, inatçı bir his. Sanki bu beton yığını, bu gri gökyüzü, bu gürültü… hepsi benden bir şey taşıyordu. Ama ne kadar dikkatle bakarsam bakayım, şehir yüzünü bana çevirmiyordu. Sadece bekliyordu.
Arkamdan gelen ayak sesleriyle gözlerimi camdan ayırdım.
Edwan durmuş, bana bakıyordu.
Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Yaraları tam iyileşmemiş olsa da yüzündeki o sert ifade geri dönmüştü. Onu ilk gördüğüm günden beri taşıdığı korumacı hal, bugün daha keskin görünüyordu. Sanki beni bu şehrin kendisinden bile korumaya hazırdı.
“Elin titriyor,” dedi.
Bakışlarımı avuçlarıma indirdim. Haklıydı. Parmaklarım belli belirsiz titriyordu.
“Fark etmemiştim.”
Yalan söylemiştim. Fark etmiştim. Sabah uyandığımdan beri göğsümün tam ortasında sert bir taş varmış gibi hissediyordum. Bugün, sadece bir binaya girmeyecektim. Bugün, benden alınan hayata geri dönecektim.
Edwan ağır adımlarla yanıma geldi. Çok yakın durmadı. Bu huyunu seviyordum. Bana alan bırakıyor, ama o alanın dışına düşmeme de izin vermiyordu.
“Korkuyor olman kötü bir şey değil,” dedi alçak sesle.
Başımı çevirip ona baktım.
“Korkuyorum,” dedim dürüstçe. “Ama daha çok... sinirliyim.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“İşte bu daha çok işimize yarar.”
İstemsizce güldüm. Kısa, kuru bir gülüştü ama göğsümdeki baskıyı biraz hafifletti.
Arkamızdan Bruno’nun sesi geldi.
“Hazırsanız çıkıyoruz.”
Bruno çoktan montunu giymiş, elinde araba anahtarıyla bizi bekliyordu. Her zamanki gibi düzenli ve sakindi. Ama onu tanıyacak kadar vakit geçirmiştim; sakinliğinin altında gerilmiş bir dikkat vardı. Bugün yalnızca bana eşlik etmiyordu. Aynı zamanda olacak her şeyi hesaplamaya çalışıyordu.
Kapıya yönelirken son kez daireye göz gezdirdim. Güvenli, sessiz, geçici bir sığınaktı. Ama artık saklanma zamanı bitiyordu.
Asansöre bindiğimizde kimse konuşmadı.
Aşağı indikçe kalbim daha sert atmaya başladı. Parmaklarımı montumun cebindeki bilekliğe götürdüm. Amy.
Bu isim artık sadece bir anı kırıntısı değildi. Kanlı canlı, kirli bir gerçeğe dönüşmüştü. Ablam. Belki de çocukluğumdan beri benden nefret eden kadın. Belki de Matthew’la birlikte hayatımı çalan kişi.
Asansör kapıları açıldı.
Soğuk hava yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım.
Siyah araç kaldırım kenarında bekliyordu. Bruno sürücü koltuğuna geçti. Ben arkaya oturacaktım ama Edwan kapıyı açıp beni bekledi. Bu küçük hareket bile içimde tuhaf bir sıcaklık yarattı. Arabaya bindim. O da yanıma geçti.
Şehir akıyordu.
Kırmızı ışıklar, korna sesleri, gökdelenlerin birbirini kesen gölgeleri… Hepsi giderek daha tanıdık gelmeye başladı. Bir kavşağı döndüğümüzde istemsizce irkildim.
Bruno dikiz aynasından bana baktı.
“Ne oldu?”
Bakışlarımı sağ taraftaki binaya sabitledim. Eski görünümlü, taş cepheli bir yapıydı. Girişinde siyah tente vardı.
“Burayı biliyorum,” dedim fısıltıyla.
“Nasıl biliyorsun?” diye sordu Edwan.
“Bilmiyorum.” Yutkundum. “Sadece… biliyorum.”
Araba ilerledi. Ama artık şehir suskun değildi. Köşeler, ışıklar, binalar içimde belli belirsiz bir yankı uyandırıyordu. Her şey puslu bir rüyanın içinden seçiliyormuş gibiydi.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Bruno arabayı yavaşlattı.
Başımı kaldırıp önümdeki binaya baktığım anda nefesim boğazımda düğümlendi.
Cam ve çelikten oluşan devasa bina gökyüzüne yükseliyordu. Giriş kapısının iki yanında şirketin adı altın harflerle yazılmıştı:
Miller & Doll Holdings
Doll.
Gözlerim o soyadına takılı kaldı. Mideme sert bir yumruk yemiş gibi oldum.
Babamın soyadıyla onun soyadı yan yana duruyordu.
“Piç kurusu,” diye mırıldandı Edwan.
Ben hiçbir şey demedim. Kapıya bakmaya devam ettim. O harfler, bana ait olması gereken bir şeyin üstüne sonradan kazınmış gibiydi.
Bruno motoru kapattı.
“Son kez soruyorum,” dedi arkasına dönerek. “İçeri girdiğimiz an geri dönüşü zorlaşır. Emin misin?”
Emin miydim?
Hayır.
Ama buna rağmen kapıyı açtım.
Soğuk rüzgâr saçlarımı savurdu. Arabadan inip binaya doğru baktım. Dizlerimde güçsüz bir sızı vardı ama geri adım atmadım.
“Ben hazırım.”
Döner kapıdan içeri girer girmez sıcak hava ve pahalı parfüm kokusu yüzüme vurdu. Mermer zemin ışığı yansıtıyor, tavandan sarkan modern avizeler her şeyi steril bir ihtişama boğuyordu. Resepsiyonun arkasındaki dev duvarda şirketin logosu vardı.
Buraya ait olduğumu hissettim.
Hem de ilk kez, bu kadar kesin.
Topuk seslerim zeminde yankılanırken resepsiyondaki kadın başını kaldırdı. Bize profesyonel bir gülümsemeyle baktı.
“Günaydın. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Dilimin ucuna gelen şey beni bile şaşırttı.
“Ben Mia Miller. Yönetim katına çıkacağım.”
Kadının yüzündeki gülümseme önce dondu, sonra tamamen silindi.
Gözleri üzerimde gezindi. Sanki bir hayalet görmüş gibi bakıyordu.
“Afedersiniz… kimi görmek istediğinizi söylemiştiniz?”
Bir adım daha yaklaştım.
“Yanlış duymadınız.” dedim, sesimi alçaltmadan. “Ben Mia Miller’ım.”
Ses tonumda ki otorite sanki olması gerektiği gibi kendiliğinden çıkmıştı. Karşımda ki her hangi bir insan için bu tavrımın korkutucu olduğuna ikna oldum. Belliki vücudum bunu daha önce de yapıyordu.
Kadının boğazı düğümlenmiş gibi hareket etti. Parmakları masadaki telefona gitti ama tuşlara basmadan önce gözleri yeniden yüzümde dolaştı. Sanki tenimin altında gerçekten ben olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“Bir dakikanızı rica edeceğim.”
Sesindeki profesyonellik ince bir çatlağa dönüşmüştü.
Başımı hafifçe eğip bekledim. Bruno sol tarafımda, Edwan ise bir adım arkamda duruyordu. İkisi de konuşmadan etrafı inceliyordu. Ama varlıkları omuzlarıma görünmez bir ağırlık değil, kuvvet veriyordu.
Resepsiyon görevlisi telefonu kulağına götürdü.
“Bay Doll’un asistanına bağlar mısınız?... Evet, acil... Burada...” Gözleri yeniden bana kaydı. “Burada Mia Miller olduğunu söyleyen bir hanımefendi var.”
Söyleyen bir hanımefendi.
Dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı. Daha şimdiden beni gerçekliğin dışına itmeye çalışıyorlardı. Varlığımı bir iddiaya dönüştürerek kontrolü ellerinde tutmak istiyorlardı.
Kadın karşı taraftan gelen sesi dinlerken yüzünün rengi daha da açıldı. Kısa süre sonra telefonu yerine bıraktı.
“Üst kata çıkabilirsiniz.”
“Teşekkür ederim,” dedim.
Bunu söylerken teşekkür etmiyordum. Sadece yolumu açtığını bildiriyordum.
Asansöre doğru yürümeye başladık. Mermer zeminde yankılanan her adım içimde garip bir uğultu yaratıyordu. Sağımızdan geçen takım elbiseli adamlar, ellerinde tablet taşıyan kadınlar, arada fısıldaşan çalışanlar... Hiçbiri yüzüme doğrudan uzun süre bakmıyordu ama herkes fark etmişti. Havaya yayılan o ani tedirginlik hissediliyordu.
Asansör kapısı açıldığında Bruno önce içeri girdi. Ben arkasından girdiğimde Edwan da hemen yanıma geçti.
Kapılar kapanırken lobi son kez gözümün önünde kaldı. Ardından paslanmaz çelik yüzeyler ve kendi yansımamızla baş başa kaldık.
Yansımama baktım.
Ela gözlerim bu kez yabancı gelmiyordu. Keskin yüz hatlarım, dik duran omuzlarım, sıkılmış çenem... Aynada gördüğüm kadın güçsüz görünmüyordu. Kayıpta değildi. Sadece öfkeli, yaralı ve kendisine ait olanı geri almaya gelmişti.
Edwan başını hafifçe bana çevirdi.
“İyi misin?”
“Hayır,” dedim dürüstçe. “Ama durmayacağım.”
Bu cevabımla bakışları yumuşadı. Parmakları elimin üzerine değmedi ama çok yakın durdu. Sanki istersem dokunabileceğim bir mesafe bırakıyordu. Bu bile kalbimi sakinleştirmeye yetti.
Asansör kapıları açıldığında bizi bembeyaz ışıklarla aydınlanan sessiz bir koridor karşıladı. Buradaki hava alt kattakinden bile daha soğuk, daha pahalı, daha kontrollüydü. Duvarlarda modern tablolar asılıydı. Cam bölmelerin ardında geniş ofisler görünüyordu.
Koridorun sonunda siyah takım elbiseli bir kadın bekliyordu. Saçları ensesinde sıkı bir topuzla toplanmış, yüzü ifadesizleşecek kadar profesyonelleşmişti.
“Ben Bay Doll’un asistanı, Clara. Lütfen benimle gelin.”
Bay Doll.
Onun soyadını duyduğum her an içimdeki tiksinti daha da sertleşiyordu.
Clara bizi koridor boyunca götürdü. Geçtiğimiz her adımda bazı kapılar aralanıyor, bazı bakışlar üzerimize çevriliyordu. Belli ki haber yayılmıştı. Ölü olduğu sanılan ya da ortadan kaybolmuş patronun kızı bir sabah çıkıp gelmişti.
Bir kapının önünde durduk.
Clara eliyle içeri buyur etti.
“Bay Doll birazdan burada olacak. Beklemeniz rica edildi.”
İçeri girdiğimde buranın toplantı odası olduğunu anladım. Uzun siyah bir masa, tavana kadar uzanan camlar, şehrin yarısını ayaklar altına seren bir manzara... Gösterişli ama ruhsuzdu.
Pencereye doğru ilerledim. Aşağıdaki trafik buradan bir oyuncak şehir gibi görünüyordu.
Arkamdan kapı kapandığında kısa bir sessizlik oldu.
Bruno masanın bir ucuna geçti. Edwan ise gözlerini kapıdan ayırmadan ayakta kaldı. Onun bu sessiz tetikte hali beni tuhaf biçimde rahatlattı ama aynı zamanda endişelendirdi. Çünkü bir şey olursa ilk hareket edecek kişi oydu.
Tam bunu düşünürken kapı yeniden açıldı. Önce siyah topuklu ayakkabının sert sesi duyuldu. Sonra o geldi.
Amy.
Nefesim istemsizce durdu.
Sarışın saçları omuzlarına kusursuz dalgalarla bırakılmıştı. Üzerindeki krem rengi takım elbise vücuduna tam oturuyordu. Yüzü yıllar içinde daha keskinleşmiş, güzelliği daha soğuk bir hale gelmişti. Ama onu asıl tanınır kılan şey bakışlarıydı. Çocukluk anılarımda saçımı çekip yüzüme nefret savuran kızın bakışları.
Göz göze geldiğimiz an yüzündeki bütün renk çekildi.
“Mia...”
Sesi nefes gibi çıktı.
Anladım ki benim yaşadığım şaşkınlık onunki kadar büyük değildi. Çünkü o beni ölü sanmıştı ya da en azından bir daha karşısına çıkmayacağımı düşünmüştü.
Dudaklarımı kımıldattım.
“Merhaba Amy.”
Bu iki kelime bile odadaki havayı değiştirdi.
Amy bir adım daha attı. Gözleri önce bana, sonra arkamdaki Edwan’a, sonra Bruno’ya kaydı. Hesap yapıyordu. Her zamanki gibi.
“Yaşıyor olman...” dedi, sesi kısılıp duraksayarak, “inanılmaz.”
İnanılmaz.
Ne kadar dikkatli seçilmiş, ne kadar duygusuz bir kelimeydi. Kardeşini gördüğünde sarılmayan, ağlamayan, sevinçten donakalmayan bir kadının bulabildiği ilk kelime buydu.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Ben de senin evlenmiş olmanı ilginç buldum.”
Bu cümlem, beklediğim etkiyi yarattı. Amy’nin çenesi gerildi. Gözlerinde bir anlık panik kıvılcımı parladı. Tam cevap verecekti ki kapı ikinci kez açıldı.
Matthew içeri girdi. Onu gördüğüm an bedenim taş kesildi. Anılarımın içindeki adamla karşımdaki adam aynıydı ama aynı zamanda daha tehlikeliydi. Anılarımda gençti şimdiyse daha yaşlı, daha kontrollü, daha cilalıydı.
Koyu renk takım elbisesinin içinde dik duruşu kusursuzdu. Siyah saçlarının şakaklarındaki beyazlar onu çekici ama aynı zamanda ürkütücü yapıyordu. Kendisine fazlasıyla güvenen, özgüveni yüksek bir adamdı. Dışarıdan bir gözle baktığında ondan etkilenmemek mümkün değildi. Ama karakterini, bu adamı tanıdığında artık korku ve nefret etkisi bırakıyordu. Onun hissettirdiği bu ağırlıkla odaya girdiğinde hava ona yer açtı sanki.
Ta ki bu ağırlığı beni görünceye kadar sürdü. Kontrollü duruşu bir süreliğine sapıttığında sadece eşikte durdu. Bu duruş, bir saniyeden kısa sürdü. Sonra yüzüne o tanıdık, sahte sakinlik anında yerleşti. Bu hızlı değişimi sadece onu tanıyan kişiler fark edebilirdi.
“Mia.”
Onun ağzından adımı duymak midemi bulandırdı. Ses tonu birçok kadını etkilerdi ama beni tiksindirdi.
Sadece sustuğumu gören Matthew kapıyı arkasından kapatıp içeri ilerledi. Amy ise hemen onun yanında konum aldı. Bu küçük refleks bile aralarındaki belirsiz ortaklığı ele veriyordu.
Matthew ellerini cebine sokmadı, önü açık ceketini iliklemedi, telaş göstermedi. Her zamanki gibi kontrolü sevdiği belliydi. Şuan bile kontrolün onda olduğunu göstermeye çalışıyordu.
“Seni gördüğüme sevindim,” dedi.
Hızlıca “Yalan söylüyorsun,” dedim.
Sözüm bıçak gibi çıkıp gergin havayı kesti.
Amy’nin bakışları bir anda bana döndü. Bruno hep yaptığı gibi sessizliğini korudu. Edwan’ın çenesi sertleşti.
Matthew ise sadece bana baktı. Dudaklarının kenarında belirsiz bir gülümseme vardı. Keyif alıyor gibiydi.
“Hafızan geri gelmiş gibi konuşuyorsun.”
“Yeteri kadar geldi.” dediğimde doğrudan gözlerine baktım.
Bakışlarım kaçmıyor, meydan okuyordu.
“Beni dağdan sen ittirdin.”
Amy’nin nefesi bozuldu. O kadar hafifti ki bunu yalnızca dikkatle bakan biri fark ederdi. Ben fark ettim. Çünkü ikisinin yüzündeki en küçük kıpırtıya bile her şeyden çok odaklanmıştım.
Matthew’un ifadesi değişmedi.
“Bu ciddi bir suçlama.”
“Daha bitirmedim.” diye kestim lafını.
Matthew'e doğru adım attım. Ayağımdaki topuklu ayakkabının sesi odayı doldurdu. Sesim yüksek değildi ama daha sertti.
“Babam öldü. Ben kayboldum. Üç gün sonra sen ablamla evlendin. Sonra karşıma çıkıp bana nişanlın olduğumu söyledin. Bunların hiçbirine tesadüf demeyeceğim.”
Amy sonunda dayanamayıp konuştu.
“Ne saçmaladığını bilmiyorsun.”
Başımı ona çevirdim.
“Gerçekten mi?” dedim. “Çocukken de benden nefret ediyordun. Şimdi daha iyi saklarsın sanmıştım.”
Bu kez Amy’nin yüzü bembeyaz oldu. Demek ki anılarımı küçümsememiştim. Onlar gerçekten vardı. Ve gerçek oluşu can yakıyordu.
Matthew hafifçe elini kaldırdı. Amy’yi sanki onun sahibiymiş gibi susturdu. Bu durum midemi bulandırdı.
“Buraya kavga etmeye gelmediğini varsayıyorum,” dedi bana.
“Doğru.” dedim.
Şimdi asıl darbeyi vurma sırası bendeydi.
“Ben hakkımı almaya geldim.”
Matthew ilk kez gözlerini hafifçe kıstığında Bruno masanın yanından konuştu.
“Mia Miller, Andrew Miller’ın öz kızı olarak şirket kayıtlarına erişim talebinde bulunuyor. Özellikle vasiyet, hisse dağılımı ve son iki haftaya ait yönetim kararları dahil.”
Amy hemen öne çıktı.
“Bu kabul edilemez.”
“Tam tersine,” dedim. “Bu yalnızca başlangıç.”
Odadaki sessizlik ağırlaşmıştı. Matthew beni izliyordu. Eski avını yeniden ölçen bir yırtıcı gibi. Ama bu kez hesap hatası yapmıştı. Çünkü ben artık ormanda ölüme terk ettiği kadın değildim.
Bakışlarım etrafta gezinirken gözüm odanın sağ tarafındaki cam vitrine takıldı. İçinde çerçevelenmiş eski bir fotoğraf duruyordu. Babam ve yanında genç bir ben vardım. Bir açılış töreni olmalıydı. Gelecek belalardan habersiz gülümsüyorduk.
Ayaklarım istemsizce oraya yöneldi. Vitrinin önünde durarak fotoğrafa dikkatlice baktığım an başımın içinde bir sızı patladı.
Flaşlar.
Kalabalığın gürültüsü.
Babamın sesi.
“Bir gün bunların hepsi senin sorumluluğun olacak Mia. Çünkü insanlara güvenmek ayrı şeydir, dizginleri bırakmak ayrı.”
Nefesim kesildi. Elimi vitrinin camına dayadım. Edwan hemen yanıma geldi ve omuzlarımdan tuttu.
“Mia?”
“İyiyim,” dedim, ama sesim titriyordu.
Fotoğrafa bakmayı sürdürdüm. Babam bana bu şirketi bırakacaktı. İçimde bunu artık hissederek değil, bilerek söylüyordum. Yavaşça arkamı döndüm. Matthew ve Amy hâlâ beni izliyordu.
“Vasiyet nerede?” diye sordum.
Amy dudaklarını araladı ama Matthew ondan önce konuştu.
“Avukatla görüşmen gerekir.” dediğinde “Görüşeceğim.” dedim.
Vitrinin yanından ayrılıp Matthew'e yaklaştım.
“Ve şunu çok iyi dinle Matthew. Bundan sonra bana kayıp, hasta, kafası karışık bir kadınmışım gibi davranmayacaksın. Ben Mia Miller’ım. Babamın kızı. Bu şirketin de, kendi hayatımın da üstünden elini çekeceksin.”
Matthew’un yüzündeki sakinlik meydan okuyan bakışımla ilk kez gerçekten çatladı. Çok küçük bir şeydi belki ama gözlerindeki o karanlık derinleşti. Tehdidi anlamıştı ve belli ki korktuğuda buydu.
Amy ise öfkesini saklayamıyordu. Parmakları kıvrılarak yumruk olmuştu.
“Sen hiçbir şey hatırlamıyorsun,” dedi dişlerinin arasından.
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Yeteri kadarını hatırlıyorum.”
Sonra doğrudan Matthew’a baktım.
“Ve geri kalanını da bulacağım.”
Kapıya yöneldim. Bruno peşimden geldi. Edwan ise yanımdan ayrılmadı. Tam çıkacakken Matthew’un sesi arkamdan geldi.
“Bu savaşı kaldırabileceğinden emin misin, Mia?”
Durup başımı omzumun üzerinden çevirdim. Kalbim sert atıyordu ama sesim sakindi.
“Sen bence kendin için endişelen.”
Sonra kapıyı açıp çıktım. Koridora adım attığım an ciğerlerime ilk kez gerçek hava dolmuş gibi oldu. Bacaklarım titriyordu, ellerim buz gibiydi ama içimde başka bir şey daha vardı.
Ham, öfkeli, yeni doğmuş bir güçle doluydum.
Asansöre doğru yürürken Edwan bana eğildi.
“Sen az önce onları mahvettin.”
Sinirden, yorgunluktan dolayı istemsizce güldüm.
“Hayır,” dedim. “Onları mahvetmeye daha yeni başladım.”
Asansör kapıları açılırken Bruno bize baktı.
“Avukata gidiyoruz.”
Başımı salladım. Aşağı inerken elim yine montumun cebindeki bilekliğe gitti.
Amy.
Artık o isim sadece bir anının parçası değildi. Bir düşmandı belki...
❄
Bölüm sonu