Giriş
Graham Markisi, James Alexander Murray Graham doğduğunda hiçbir aksilik olmadı. Asla! Babası ve annesi onu çok sevdiler. Kardeşleriyle araları her zaman çok iyiydi. Çok güzel bir çocukluk geçirdi. Tabi buna James’in gözünden bakarsanız öyleydi.
O biraz, nasıl desem, biraz yaramazdı? Hayır hayır kesinlikle yaramaz değildi. Yaramazlığın kitabını yeniden yazmıştı! Tüm öğretmenleri ona en fazla bir ay dayanabilirken, bir gün bir mucize gerçekleşti. James, Bayan Young ile tanıştı ve âşık oldu. Aşkı için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırdı. Aradaki yaş farkı önemli değildi. Âşıktı ve aşkı uğruna göze alamayacağı bir şey yoktu. Onun için yaramazlığı bile bırakırdı. Yalnızca sekiz yaşında olabilirdi. Bayan Young da yirmi beş yaşındaydı ama ne derler bilirsiniz, sekiz yaşındaysanız ve âşıksanız hayat çok daha güzeldi.
Bayan Young’ın gelişiyle James o kadar uslu ve terbiyeli bir çocuk oldu ki, başta babası, 3. Montrose Dükü William Graham olmak üzere, annesi, kız kardeşleri ve hatta evdeki tüm hizmetçiler buna çok şaşırdılar. James artık mutfağa fare bırakmıyordu, tavukları korkutup yumurtadan kesilmelerine neden olmuyordu ve en önemlisi, artık gömleğinde çamur ve henüz tanımlanamayan birçok leke yerine yalnızca mürekkep lekesi oluyordu. Tüm aile, Bayan Young’ın onlara Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyordu. James öylesine âşıktı ki, tüm kadınlara iyi davranmaya başlamıştı, tabi ki başta Bayan Young olmak üzere…
Her gün derse gelirken yanında bir tane pembe gül getiriyordu. Gülü Bayan Young’ın masasına bırakıp saygılı bir şekilde kafasıyla selam verdikten sonra masasına geçip can kulağı ile onu dinlemeye başlıyordu. Ya da en azından öyle görünüyordu. O sırada aklından geçenler aslında Bayan Young’ın ne kadar güzel ve ipeksi sarı saçlara sahip olduğu, teninin pembesinin yanında getirdiği güllerin bile aslında ne kadar soluk kaldığıydı. Deniz mavisi gözlerini ona dikip hafifçe gülümsediğinde ise hayat James için duruyordu. Tanrı’nın bu kadar güzel bir mavi rengi yaratmış olmasından ötürü ne kadar şanslı olduğunu düşünürken, gamzelerin başka herhangi bir insanda asla bu kadar çekici olamayacağından neredeyse emindi.
Ah! Ama kesinlikle yanlış anlamayın! James asla aptal bir çocuk değildi. Aptal bir şekilde âşık olabilirdi ama duyduğu, gördüğü ya da kıyısından köşesinden geçtiği hiçbir bilgiyi unutmazdı. Zaten bu yüzden Bayan Young konuşurken aynı anda hem onunla ilgili hayaller kurup, hem de derslerinde bu kadar başarılı olabiliyordu. Her şey sanki bir rüya gibiydi. James okulunu bitirecek, sonra bir beyefendi gibi gidip Bayan Young’ın kendisini onurlandırmasını isteyecekti. Her çocuk gibi hayalleri vardı ama onun düşlerindeki tek şey Bayan Young’dı.
Ne yazık ki her güzel şeyin bir sonu vardı ve Eton’a gitme vakti geldiğinde, James Bayan Young’dan ayrılmanın bu kadar zor olacağını asla hayal etmemişti. Gözlerinden akmak için can atan yaşları geri göndermeye çalışırken, sesinin titremesine engel olamadı.
“Bayan Young, lütfen kendinize iyi bakın ve beni bekleyin. Bir gün mutlaka sizi bulacağım.”
Bayan Young gülümserken de çok güzeldi. Ona sıkı sıkı sarıldığında ise mürebbiyesinin o bilindik ferah kokusu, James’e her zaman olduğu gibi yine bir çiçek bahçesini hatırlatmıştı.
“James, benim küçük markim, eminim çok güzel kızlarla karşılaşacaksın ve bir gün beni unutacaksın.”
“Hayır! Hayır! Sizi asla unutmayacağım! Asla!”
Bayan Young bu ateşli itiraza hafifçe gülümsemekten kendini alamadı. Ne yazık ki eninde sonunda James’e doğruyu söylemesi gerekiyordu.
“James, çok üzgünüm ama ben başka birisiyle evleniyorum canım. Bu yüzden okuluna gidip çok başarılı olmalı ve mutlaka âşık olduğun kızla evleneceğine dair bana söz vermelisin.”
Duyduğu haber James’in kalbini o kadar çok kırdı ki, kırıklarının sesini duyabiliyordu. O anda gözlerindeki yaşlar kurudu ve yaşların yerinde soğuk bir ifade oluştu. Bayan Young, James’in bu haliyle tam bir dük gibi göründüğünü düşünmeden edemedi. Küçük Marki konuşmaya başladığında ise ne kadar büyük bir hata yaptığını anladı.
“Anlıyorum, Bayan Young. O zaman size mutluluklar diliyorum. Şimdi izninizle,” diyerek yaşına göre güçlü adımlarla, gururlu bir şekilde kadının yanından ayrıldı. James böyleydi işte, eğer bir şeye sahip olamıyorsa, onun için asla uğraşmaz, asil burnunu kaldırıp yoluna devam ederdi. Tıpkı şimdi yaptığı gibi…
Umarım hayatta çok mutlu olursun küçüğüm, umarım bir gün uğruna mücadele edeceğin birilerini bulursun ve gerçek mücadelenin ne olduğunu anlarsın, diye düşündü Bayan Young James’in arkasından bakarken.
Ve işte o an, Graham Markisi, geleceğin Montrose Dükü, James Alexander Murray Graham’ın, amansız bir çapkına dönüşmeye karar verdiği andı. Gerisi de, sosyetedeki bekâr leydilerin ve onların akbaba gibi damat arayan annelerinin sorunuydu.
***
Öte yandan tam o sıralarda İngiltere’de başka hayatlar da yaşanıyordu. Mesela Leydi Eleanor Agnes Horsley-Beresford, bir Kontun kızı olmasına rağmen sefalet içindeydi. Üstelik James’ten çok daha küçük olmasına rağmen, ne onun gibi ailesi tarafından seviliyordu, ne âşık olmanın anlamını biliyordu, ne de hayatında öğretmenleri, hizmetçileri vardı.
Tam şu anda üvey anne eline düşmüş zavallı bir kızı tasvir ettiğimi düşünebilirsiniz ama aslında durum bundan çok daha vahimdi. Buradaki kötü kahraman ne yazık ki kendi öz kızına acımasızca davranan vicdansız bir anneydi. Tabi bir de bu duruma kayıtsız kalan umursamaz bir baba. Aslına bakarsanız, Kont Decied, John Horsley-Beresford atlar, içki ve politika dışındaki her şeye karşı kayıtsızdı. Ne karısına, ne kızına, ne evine dikkat ederdi. Zaten eve de pek fazla uğradığı söylenemezdi. Yatmak için arada sırada uğrardı elbette ama neyse ki, İngiltere’de karı kocaların ayrı yataklarda yatması normal olarak karşılanıyordu. Yoksa Tanrı korusun, karısıyla aynı yatakta yatmak zorunda kalsa muhtemelen eve hiç uğramazdı.
Gündüzleri uğramak zorunda olduğu nadir zamanlarda ise işini en kısa zamanda bitirip çıkmak için elinden geleni yapardı. İşte tam da bu zamanlarda, Eleanor babasının yüzünü görüp unutmamaya çalışırdı. Onu gördüğü zamanlar öylesine nadirdi ki…
Babasının yüzünü her gördüğünde ise kendine, erkeklere asla güvenmeyeceği ile ilgili söz verirdi. Tabi bu nadir zamanlarda ya elinde bir bezle toz alıyor, ya çamaşır için hizmetçilere yardım ediyor ya da mutfakta aşçı yamaklığı yapıyor olurdu. Eğer gizli gizli kütüphaneden aldığı kitapları okuyorsa, onları bir kenara bırakıp, babasına görünmeden onu izlemeye çalışırdı. Neyse ki hizmetçileri Nancy vardı ve Eleanor için annesinin yapmadığı şeyi yapardı. Onu korumaya çalışır, çalıştırmaya razı olmaz, elinden geldiğince ona verilen görevleri de kendisi yapardı. Sonuç olarak Nancy’nin de üstünde çok fazla yük vardı ama yine de küçük kızı koruyup kollamak için canla başla çalışırdı.
Ah, bu arada yanlış anlamanızı istemem. Eleanor’ın annesi, Leydi Margaret çok güzel bir kadındı. Yani asla içindeki çirkinlik yüzüne yansımamıştı. Yeşil gözleri, kumral saçları ve bembeyaz, süt gibi teniyle, gençliğinde pek çok kişiyi peşinden koşturmuş bir Leydi idi. Ne yazık ki Kont’a âşık olduğunda her şey onun için değişmişti.
O zamanlar saf bir kızdı ve Kont’un sarı saçlarını ve masmavi gözlerini gördüğünde adeta ona vurulmuştu. Onunla evlenebilmek ve onun ilgisini çekebilmek için o kadar fazla uğraşmıştı ki, İngiltere için bu kadar uğraşsa muhtemelen ulusal kahraman ilan edilirdi. En sonunda bu yolla onunla evlenemeyeceğini anladığında, bir erkekle bir kadını en kısa yoldan evliliğe götürecek elindeki tek kozu kullanmıştı. Onu baştan çıkarmıştı ve bunu da sosyetedeki insanların görmesini sağlamıştı. Bu olaydan tam üç gün sonra abisinin ve babasının zoruyla, elbette ki alınan özel izinle çabucak evlenmişlerdi. Leydi Margaret çok mutluydu ve hep böyle olacağını zannediyordu.
Ne yazık ki Kont ondan nefret ediyordu ve bu gerçeği değiştirme gücü henüz kimsede yoktu. Evliliklerinden tam dokuz ay sonra doğan Eleanor bile bunu değiştirememişti. Soyunun devamlılığını sağlayacak bir varisi olması Kont’un elbette hoşuna giderdi ama bunun için karısıyla aynı yatağa girmesi gerektiği için, Kont bu düşüncesinden çoktan vazgeçmişti. Her gördüğünde zorunlu evliliğinin sebebini ona hatırlatan Eleanor ise sadece onun hayatındaki küçük ayrıntılardan birisiydi. Onu görmemesi Kont’a yetiyordu. Bu yüzden hiçbir zaman Eleanor’u sorup onunla ilgilenmemiş hatta onu görmek bile istememişti. Yalnızca evin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar parayı sağlıyordu, o kadar. Ne Eleanor’ın düzgün bir eğitim alması onu ilgilendiriyordu ne de bir genç kız olduğunda sosyeteye tanıtılması.
Eleanor henüz küçük yaşında erkeklerden uzak durmanın kendisi için en iyisi olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ama kafasını karıştıran başka bir şey daha vardı. Aşk... Ne olduğuyla alakalı bir fikri yoktu ama kötü bir şey olduğundan emindi. Bu kanıya da annesi ve babasının nadir konuştuğu –ki bu konuşmalar genellikle kavga şeklinde olurlardı, anlardan birisinde onları gizlice duyduğunda varmıştı. Yaklaşık sekiz yaşlarındayken yine babasının eve geldiği bir gün onu izlemeye başlamıştı. Bu sırada annesi sinirli bir şekilde babasının yanına gelmiş ve bağırmaya başlamıştı.
“John, yeter artık! Sana yalvarıyorum benden nefret etmekten vazgeç!”
Bu sözlerin üzerine babasının o yakışıklı yüzünde öylesini soğuk bir ifade oluşmuştu ki, Eleanor bile içinin titrediğini hissetmişti.
“Dünyada hiçbir güç benim sana olan nefretimi azaltamaz Leydi Margaret.”
“Biliyorum hatalıydım ama...”
“Hiçbir mazeret benim hayatımı mahvettiğin gerçeğini değiştiremez. Ben seninle evlenmeyi hiç düşünmedim! Bunu bana kur yapmaya çalışırken anlamış olman lazım. Yapabileceğim her şekilde seni reddettim!”
“Biliyorum ama ben sana öylesine âşıktım ki, başkasıyla birlikte olmana katlanamazdım.”
Babası, “Aşkının da senin de canın cehenneme. Rahat bırak beni!” diyerek sert ve hızlı adımlarla odadan çıkmıştı. Annesi ise olduğu yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Eleanor, her ne kadar annesi ona iyi davranmasa da, o an içinde bir acıma hissetmiş ve annesini teselli etmek için yanına gitmişti. Küçük ellerini annesinin pamuk gibi yumuşak saçlarına koyup “Ağlama anne,” dediği anda annesi hızla kafasını kaldırmış ve katıksız bir nefretle kızına bakmıştı. Ardından da saçlarındaki o küçük eli çekip ayağa kalkmış ve Eleanor’ın hayatı boyunca unutamayacağı şu sözleri söylemişti.
“Sakın bana acımaya kalkma seni küçük sürtük. Sen de tıpkı baban gibisin. Onun saçları, onun gözleri... Senden nefret ediyorum. Babana âşık olmak hayatımda yaptığım en büyük hataydı ve sen de bunun canlı kanıtısın. Şimdi defol gözümün önünden.”
Annesi bu zehir gibi sözleri söyledikten sonra Eleanor’a o kadar hızlı bir tokat atmıştı ki, Eleanor’ın zaten zayıf ve çelimsiz olan bedeni adeta havada savrulmuştu. Ardından Leydi Margaret yaptığı şey için vicdan azabı bile duymadan arkasını dönüp, asil burnunu kaldırarak oradan uzaklaşmıştı.
Eleanor ise yerde, yüzündeki acıdan çok kalbindeki sızıdan dolayı ağlarken iyice anlamıştı ki, hayatı boyunca asla ama asla âşık olmayacaktı. Ve işte bu da, Eleanor Agnes Horsley-Beresford’un erkeklerden ve özellikle aşktan ömrü boyunca uzak duracağına dair kendi kendine yemin ettiği andı. Gerisi de onun güzelliği ile büyülenen lordların, düklerin ve markilerin sorunuydu.