James aklını kaçırmış gibi davranmasına neyin neden olduğunu düşünürken kasıkları hala biraz sızlıyordu. Charles ve Ellie’yi çalışma odasının penceresinden görmüş ve sonra da bir türlü onları izlemeyi bırakamamıştı. Yapmaması gereken bir şey yapmıştı ama Charles ile Ellie’yi o kadar yakın bir şekilde konuşurken ve gülerken, özellikle Charles’ı Ellie’nin eline, koluna, omzuna dokunurken görünce adeta deliye dönmüştü. O an en yakın arkadaşlarından birini kendi elleriyle öldürmek istemişti. Özellikle de Charles ve Ellie’yi öpüşürken hayal ettiğinde. Bu hissettiklerine bir türlü anlam veremiyordu. Aslında Charles gruptaki en aklı başında insandı ama James hayatı boyunca hiç böyle hissetmemişti. Metresleri ondan ayrıldıktan sonra Charles ya da Richard’la birlikte olabilirlerdi ve James bunu hiç umursamazdı. Ama Ellie öyle değildi. Değil Charles ya da Richard, erkek bir sineğin bile Ellie’ye dokunduğunu düşündüğünde kan beynine sıçrıyordu. James yeniden homurdandı. Aşka inanmıyordu. Çocukken mürebbiyesine aşık olduğunu düşünmüştü evet ama o tamamen çocuk saflığından kaynaklı bir durumdu. Hem zaten Ellie’yi daha doğru düzgün tanımıyordu bile. Aşık olması imkansızdı. Ama ona karşı hissettiği arzu elle tutulabilecek kadar gerçekti. Bu doğal bir dürtü olmalıydı çünkü Ellie şimdiye kadar gördüğü en seksi, aynı zamanda da masumiyetiyle insanı büyüleyen bir kadındı.
James içkisinden bir yudum daha aldı ve bugün onu bir pislik gibi davranmaya neyin ittiğini daha sonra düşünmeye karar verdi. Yemekten önce bu kadar içmemesi gerektiğini biliyordu bu yüzden başka bir kadeh daha doldurmadı ve yemek saatinin geldiğini fark ederek yemek salonuna gitmek için harekete geçti.
***
Ellie kamelyada olanlara inanamıyordu! Bu adam daha ne kadar adi olabilirdi ki? Önce kendisini hafif bir kadın olmakla suçlamış, sonra onu öpmüş sonra da ona sanki bir eşyaymış gibi yatağını ısıtabilecek yeterlilikte(!) olduğunu söylemişti. Ellie hayatı boyunca bu kadar aşağılandığını hatırlamıyordu. Bir an önce eşyalarını toplayıp bu lanet olası adamın yanından ayrılmak istiyordu. Bu yüzden sahip olduğu tek elbiseyi sırt çantasına yerleştirip odadan çıkmaya hazırlandı. Ama evden kaçtığı o lanet günden beri şans hiç yüzüne gülmemişti ki! Ellie tam odadan çıkacakken Lizzie hızla odasına daldı ve Ellie’nin çantasını görünce gözleri önce kocaman oldu sonra da dolmaya başladı.
“Aman Tanrım Ellie! Biliyorum bu sabah sana yaptığım şey hiç de hoş değildi ama sana öyle demesem hayatta yeni elbiseler almayı kabul etmezdin ve ben seninle birlikte balolara katılmayı çok istiyordum. Lütfen affet beni.” Dedi titrek bir sesle. Ellie onun bu halini görünce kalbinin yumuşadığını hissetti ancak o kadar sinirliydi ki, kararından vaz geçmek istemiyordu.
“Lizzie. Bu seninle alakalı değil.” Diye karşılık verdi üzgün bir sesle. Bunun üzerine Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.
“O zaman neden gidiyorsun Ellie? Yoksa benden hoşlanmadın mı?” derken küçük bir çocuğa benziyordu ve bir dudağı titremeye başlamıştı. Ellie kendisini çok kötü hissetti. Nancy’den sonra sahip olduğu arkadaşa en yakın kişi Lizzie’ydi ve Ellie onu kırmaktan nefret ediyordu. Ama James denen o aşağılık adamla aynı çatı altında kalmaya devam etmek istemiyordu.
“Lizzie beni anlamalısın lütfen.” Derken bu defa sesinde bir yalvarma tınısı vardı. Ancak Ellie bundan etkilenmişe benzemiyordu.
“Hayır hayır anlamıyorum! Hayatımda ilk defa ailem dışında birisinden hoşlanıyorum ve o da beni bırakıp gidiyor. Bu hiç adil değil!” dedi bu sefer sesini biraz daha yüksek tutarak. Ellie, Lizzie’nin sözlerinde ciddi olduğunu fark edince kalbinde bir sızı hissetti. Yalnız olmanın ne demek olduğunu biliyordu. Bu yüzden Lizzie’yi çok iyi anlıyordu. Ellie bir aileye bile sahip değildi, yalnızca Nancy vardı ama yine de Lizzie’yi anlıyordu. Muhtemelen en küçük çocuk olduğu ve diğerleriyle aralarında ciddi bir yaş farkı olduğu için o da yalnız kalmıştı. Ellie bunu düşününce Lizzie’yi bırakamayacağını anladı. Olumlu anlamda başını sallarken yine de biraz düşünceliydi.
“Pekala Lizzie. Kalacağım.” Dedi pes etmiş bir şekilde. Lizzie o kadar büyük bir mutlulukla gülümsedi ki, Ellie bir an için James’e olan sinirini unutup doğru bir karar verdiğini düşündü. Ardından Lizzie hızla Ellie’nin boynuna atladı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Evet Ellie kesinlikle doğru bir karar vermişti. Lizzie, Ellie’nin boynundan inince elinden tutup onu yatağa doğru sürüklemeye başladı. Bu sırada sırt çantasını da yatağın kenarına bırakmıştı.
“O zaman şimdi anlat bakalım Ellie. Neden gitmeye karar vermiştin?”
Ellie gerçek nedeni söyleyip söylememe konusunda tereddütlüydü. Sonuçta James onun abisiydi ve Lizzie kesinlikle abisine çok değer veriyor gibi gözüküyordu. Her ne kadar bir baş belası gibi davransa da içten içe, ailesine, özellikle de abisine taptığını biliyordu. Bunu bilmek içinde biraz kıskançlık hissetmesine neden olsa da Lizzie için mutlu hissediyordu.
“Abin benden pek hoşlanmıyor sanırım.” Derken yüzünü hafifçe buruşturdu. Lizzie şaşkınca suratına bakınca Ellie acaba doğru mu yapıyorum diye geçirdi içinden.
“Bunu da nerden çıkardın?” derken kaşları hafifçe çatılmıştı. Ellie bu soru üzerine kamelyada olanları düşününce yüzünün yeniden kızarmaya başladığını hissetti. Lizzie bunu görünce gözlerinde tüm dünyayı geceler boyu aydınlatabilecek bir ışıkla Ellie’ye bakmaya başladı ve Ellie biraz daha kızardı.
“Pekâlâ. Bana pek de hoş olmayan şeyler söyledi diyelim.” Derken gözlerini kaçırmamaya çalıştı Ellie. Lizzie şüpheyle kaşlarını çattı.
“Ne gibi hoş olmayan şeyler mesela?” dedi bu kez bir dedektif edasıyla.
“Lizzie, bu konuda konuşmayı şu an gerçekten istemiyorum.” Derken derin bir nefes aldı Ellie. Lizzie ilk defa kendinden bekleneni yapmadı ve ısrar etmeyerek yüzünde anlayışlı bir ifade ile konuşmaya başladı.
“Ellie, James çok şımarık yetişti. O, bir dükün tek varisiydi ve inanılmaz bir güce ve zenginliğe sahip olarak doğdu. Eminim sen de fark etmişsindir, aynı zamanda fiziksel güç ve yakışıklılıktan da fazlasıyla nasibini aldı. Hayatında herhangi bir şeyi elde etmek için çabalamadı. Her şey ona altın tabaklarda sunuldu. Buna ailesinin ve çevresindekilerin sevgisi de dahil. Bu yüzden zaman zaman şımarık bir çocuk gibi davranabiliyor. Ama inan ki o kötü bir insan değil.” Dedi Lizzie şefkatle. Ellie, ağzı açık bir şekilde Lizzie’yi dinlerken kimin yetişkin olduğunu karıştırmaya başladığını hissetti. Lizzie her gün kendisini şaşırtmayı başarıyordu. Bir gün şımarık bir çocuk gibi davranırken, bir anda sanki tüm dünyanın tecrübesine sahip bir bilge gibi konuşabiliyordu. Ellie en sonunda konuşmayı başardığında Lizzie’nin hatırı için James’e daha ılımlı yaklaşacağını söyledi. Bunu duyunca Lizzie’nin yüzü bir güneş gibi aydınlandı ve on yedi yaşının tüm güzelliğini yansıtmaya başladı.
“Harika! Hadi o zaman akşam yemeği için seni hazırlayalım. Bugün üstüne uydurmaya çalıştıkları günlük elbiseyi bitirdiler ve ben onu senin üzerinde görmek için sabırsızlanıyorum.” Diyerek ellerini çırpmaya başladı. Ellie bir an için yanlış karar verip vermediğini düşündü dudaklarından bir inilti dökülürken. Ardından Lizzie bir hizmetçi çağırdı ve ikisi birlikte Ellie’yi hazırlamaya başladılar.
***
James yemek masasına oturduğunda Lizzie ve Ellie’nin henüz yemeğe inmediklerini fark etmesi uzun sürmedi. Ne de olsa sürekli onu sinir etmeye çalışan küçük kardeşi ve onun, James’i her hareketiyle baştan çıkarmayı başarabilen sevgili şaperonunun yokluğu ciddi bir boşluğa neden oluyordu. James birden sinirlendiğini hissetti ve uşağı Hudson’ı çağırarak ikisini yemeğe çağırmasını emretti. Tam Hudson kapıdan çıkarken Lizzie yüzünde kocaman bir gülümseme ile kapıdan içeri girdi ve neşeyle konuşmaya başladı.
“Abiciğim. Çoktan yemeğe inmişsin bakıyorum da. Biz de bir markinin huzuruna çıkacağımız için biraz hazırlanalım dedik. Değil mi Ellie?” diyerek arkasına doğru seslendi. James kardeşine homurdanarak cevap vermeye hazırlanırken çorbasını içmek için kaşığı eline aldı ve tam o anda odaya Ellie girdi. James başını kaldırıp ona baktığında kaşık, içindeki çorbayla beraber elinden kayarak yemek masasına düştü. James gözlerine inanamıyordu. Ellie’yi ilk defa o kahverengi paçavralar ya da metresinin ona biraz kısa gelen eski kıyafetleri dışında bir kıyafetle görüyordu ve kelimenin tam anlamıyla nefesi kesilmişti.
Safir mavisi kıyafeti gözlerinin çok daha çarpıcı görünmesine neden olmuştu. İncecik belini saran elbise dökümlü bir şekilde aşağıya doğru uzanıyordu ve eteğin uçlarında beyaz minik çiçekler vardı. Dekoltesi tam yerindeydi ve omuzlarını hafifçe kapatan minik karpuz kolları vardı. Ellie o gösterişsiz kıyafetlerle bile çekiciyken, şimdi kesinlikle çarpıcı olmuştu ve James gerçekten de kendini çarpılmış hissediyordu. Ellie yüzünde hafif bir tebessüm ile James’e baktığında James damarlarındaki kanın her zamankinden çok daha hızlı aktığını hissetti.
“Ekselansları”
Ellie mükemmel bir reveransla eğilirken James sesli bir şekilde yutkunmamak için kendisini zor tuttu. Nesi vardı böyle? Sanki ilk defa güzel bir kadınla karşılaşan yeniyetme bir oğlan gibi davranıyordu. Mükemmel kadınlarla birlikte olmuştu. Sarışın, esmer, kumral, kızıl, uzun boylu, kısa boylu… Tanrı aşkına o bir Marki’ydi ve istediği herhangi bir kadını elde edebilirdi. Ellie hariç. Ne kadar ironikti ki o, Ellie’yi istiyordu. Ama istememesi gerektiğini biliyordu. Ellie yasak elmaydı ve James aklını kaybetmemişti. Henüz.
“Bayanlar, bundan böyle yemek saatimize daha çok dikkat ederseniz sevinirim.”
Lizzie inanamayan gözlerle ona bakarken, Ellie sinirlerinin bozulmaya başladığını hissetmişti. Bu adam iflah olmaz bir kendini beğenmişti ve Ellie şu anda yemek masası üzerinden üstüne atlayarak onu boğazlamak istiyordu. Kendini beğenmiş, ukala, kibirli, kabarık horoz…
Lizzie muziplikle parlayan gözlerle ona döndüğünde ve James sinirle kasılmış suratıyla ölümcül bir şekilde gözlerini diktiğinde Ellie, düşüncelerini sesli dile getirdiğini anladı. İşte bu pek iyi olmamıştı. James sanki limon yutmuş gibi konuşmaya başladığında ise her şey değişti.
“Eğer benimle ilgili tespitleriniz sona erdiyse yemeğe geçebiliriz sanırım Bayan Smith. Çorbam soğuyor da.” Dedi asil bir tavırla ve çorbasını içmeye devam etti.
Ellie bu adama inanamıyordu! Biraz önce ona aklına gelen tüm kötü sıfatları söylemişti ve adam çorbasının soğuyacağından endişe ediyordu. Madem o bu kadar soğuk kanlı olabiliyordu, Ellie de ona soğukkanlı olmanın ne demek olduğunu gösterecekti.
***
“Ellie! Ellie! Hadi kalk.”
Ellie homurdanarak kafasını yastığının altına soktu.
“Hadi ama Ellie ne kadar da uykucusun.”
Ellie bir kez daha homurdandı.
“Lütfen sana ihtiyacım var. James’in iki gündür Iceland’deki bir buz kadar duyarlı ve sıcak olduğunu fark ettim ve onun, nasıl desem, biraz eritilmeye ihtiyacı var. Yoksa herkesi soğukluğuyla öldürecek.”
İşte bu ilgi çekiciydi. Ellie başını yastığının altından çıkardı ve yarı kapalı gözlerinin önüne düşmüş sarı buklelerini geriye ittirdi.
“Ne gibi bir planın var?”
Lizzie haince gülümsedi ve Ellie o an James’in yerinde olmadığı için haline şükretti.
“Bugün onunla bir geziye çıkacağız.”
Ellie başını yeniden yastığın altına soktu.
“Hadi ama Ellie eminim sen de James’i birazcık çamura bulanmış bir şekilde görmek istersin.”
Ellie başını yeniden yastığın altından çıkardı.
“Bunu nasıl başaracaksın peki?”
Lizzie sinsice gülümseyerek cevap verdi.
“Sen o kısmını bana bırak.”
Ve Ellie yataktan kalktı.
***
Kahvaltı masasında asık suratla oturmakta olan James önüne kahve koyan uşağına ölümcül bir şekilde baktı ve uşağının âdem elmasını hareket ettirerek sesli bir şekilde yutkunmasına neden oldu.
“Bana neden kahve getirdiğini sorabilir miyim Hudson?”
“S-siz is-istediniz e-efendim?”
James tek kaşını sorgular biçimde kaldırdı.
“Bana ne istediğimi hatırlamayacak kadar yaşlandığımı mı ima etmeye çalışıyorsun, Hudson?”
“Ne haddime efendim!”
“Hemen kaldır şu kahveyi gözümün önünden ve bana bir bardak çay getir!”
Hudson aceleyle kahve fincanının alırken bir kısmını masaya döktü ve bir kez daha James’in ölümcül bakışlarına maruz kaldı. O hızla mutfağa giderken James arkasından homurdanıyordu. Hudson’ın bu halini gören hizmetçi Maddy ne olduğunu sormak için Hudson’ı durdurdu.
“Ben de anlamıyorum ki. Her zaman nazik ve neşeli olan ekselansları bugünlerde çok hırçın ve sürekli kızgın. Sabah benden kahve istedi. Ben de ona sabahları kahve içmeyi sevmediğini söylediğimde bana bağırdı. Sonra kahveyi götürdüğümde kahve istemediğini söyleyip tekrar bağırdı. Dün katibine kahverengi boyunbağı taktığı için uzun süre fırça çekti ve o sırada kendisi de kahverengi bir boyun bağı takıyordu. Hastalanıyor mu acaba?”
Maddy de en az Hudson kadar endişeli gözüküyordu.
“Bilmem ki. Böyle hastalık mı olur? Daha önce hiç duymamıştım. Umarım en kısa zamanda Longfield Park’ı başımıza yıkmadan önce iyileşir.”
“Umarım.”
Sonra Hudson aceleyle efendisine çay getirmek için mutfağa gitti.
***
Lizzie ve Ellie kahvaltıya indiklerinde James’i masada çay içerken ve gazete okurken buldular. James kısa bir baş selamı dışında herhangi bir ilgi belirtisi göstermedi. İki gündür buradaydılar ve James nadiren onlarla vakit geçiriyordu. Ya odasına kapanıp çalışıyor, ya kiracılarını ziyaret etmek için çıkıyor ya da tanrı bilir ne yapmak için evden ayrılıyordu. Bu durum artık Ellie’nin de sinirini bozmaya başlamıştı. Savaş baltalarını çıkarmıştı ve hazırdı ama düşman savaşmak yerine ona sadece soğuk davranmayı tercih ediyordu. Ne yani? Ona soğuk davranarak zatürreden ya da kalp kırıklığından ölmesini mi bekliyordu? Hah! Daha çok beklerdi.
“Abiciğim.”
Lizzie James’e seslendiğinde James’in yüzünde oluşan dehşet ifadesi Ellie’nin kıkırdamasına neden olmuştu ve bunu bir öksürükle kapatmak zorunda kalmıştı.
“Boğazınıza bir şey mi kaçtı Bayan Smith?”
“Yo, hayır. Birden gıcık tuttu da.”
Ellie bir bardak suyu dudaklarına götürürken James’in gözleri de Ellie’nin dudaklarına kaydı ve Ellie ise kızarmaya başladığını hissetti. Bu sefer boğazını temizleyen Lizzie oldu.
“Biliyorsun beni Londra’dan uzaklaştırdığın için istediğim gibi balolara katılamıyorum ve çok sıkılıyorum.”
Lizzie dramatik bir şekilde iç çekince James şüpheli gözlerle ona döndü.
“Babamın yokluğunda buradaki işleri halletmem gerektiğini biliyorsun Lizzie. Ayrıca yarın akşam Pembroke balosuna katılacaksınız diye biliyordum.”
Lizzie dudaklarını düşürerek abisine baktı.
“Sen gelmeyecek misin?”
James sanki dehşete düşmüş gibi görününce Lizzie kazanamayacağı bir savaşa girdiğini anlamıştı. Yine de ona biraz işkence etmenin bir zararı olmazdı.
“Hadi ama bizi yalnız mı bırakacaksın?”
“Lizzie, tatlım, sana balolarda eşlik etmesi için bir şaperon tuttum. Böylelikle benim yakamı bırakman gerekiyordu.”
“O konuda kesinlikle hakkını ödeyemem abiciğim ama baloda sen de olunca daha eğlenceli oluyor. Seni görünce ziyafet görmüş akbaba gibi bakan ve birbirleriyle yarışan evli kadınları, bayılma tehlikesi geçiren tüm o genç kızları izlemek operadan bile eğlenceli.”
James derin bir nefes alarak kaşlarını çattı. Konuştuğunda sesi bir kaya kadar sert çıkıyordu.
“Gelmeyeceğim dedim Lizzie. Yarın sabah baloya katılmak için yola çıkacağız ve balodan sonraki gün buraya geri döneceğiz. Anlaşıldı mı?”
Lizzie itaatkar bir biçimde başını salladı. Ellie, Lizzie’nin bu kadar kolay pes ettiğini görünce James’in balolara katılmaktan ne kadar nefret ettiğini anlamıştı.
“Peki o zaman madem baloya gelmeyeceksin o zaman bu öğleden sonra bizi biraz gezdirmeye ne dersin? Eminim Ellie de Longfield Park’ı daha yakından görmek istiyordur.”
Lizzie bunu o kadar masumane sormuştu ki, Ellie onun planlarından haberdar olmasa ona inanabilirdi. Nitekim James de öyle yaptı.
“Pekala ufaklık. Öğleden sonra sizi gezintiye çıkarırım ama rica ederim o zamana kadar beni rahatsız etmeyin.”
Sonra James izin isteyerek masadan kalktı. Lizzie ise yüzünde kocaman bir sırıtma ile Ellie’ye göz kırptı.