27.Bölüm Part 1

4625 Words
Sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Üzerimdeki elbiseyi sinirle çekiştirdim ve gözlerimle etrafı taradım. Uzak Diyarlar’a geleli neredeyse bir hafta olmuştu ama elimde şu ana kadar elle tutulur bir bilgi yoktu. İstihbaratımı sorguya çeksem iyi olacaktı. Cadılar ile bazı elektrikli salak ejderhaların iş birliği yaptığını söylemişti bana. Bu ittifak bizim için tehlike demekti.  Uzak Diyarlar genelde cadıların yaşadığı ve ejderhaların pek girmek istemediği bir alandı ve ben hemen hemen bir haftamı burada geçirmiştim. Neden? Çünkü kuşlarımdan biri - ki eğer söyledikleri doğru çıkmazsa bu kuşun geri dönüşte boynunu kırıp ve kafasını gövdesinden ayıracağım - her hafta düzenli olarak burada bir toplantı ayarladıklarını söylemişti. Cadılar ve ejderhalar geçmişten beri iyi anlaşamazlardı. Doğamız gereği zıt canlılardık. Bence bu zıtlığın kaynağı cadıların bizi kıskanmasıydı. Sonuçta bilmem kaç tonluk ejderhalara dönüşebiliyorduk ve aramızdan bazılarının çok fazla büyü gücü oluyordu. Örnek olarak ejderhaya dönüşememesine rağmen ejderha ırkına mensup olan RV muhteşem büyü güçlerine sahipti. Vaktiyle insan haliyle beni hem ejderha iken hem de iki bacağımın üstünde iken birkaç kez güzelce patakladığı zamanlar olmuştu. Çok sığ görüşlü, sıkıcı biri olduğum o zamanları pek hatırlamak istemiyordum açıkçası. Başlarda onun çok güçlü bir Ejdercadı olduğunu bilmeden evvel nasıl oluyor da çelimsiz bir insan beni yenebiliyor diye baya kafa yormuştum. Bu büyü işinde çok yetenekliydi. Bana Ejderkatili diye isimlendirilen - Bu adı vaktiyle hak ederek almıştı. - kılıcımı ne zaman istersem çağırabileceğim bir büyü öğretmişti. Tabi öncesinde kılıcımı bunun için efsunlamıştı. Bu tür konularda hiç iyi olmadığımdan dolayı önce kılıcımı çağırmak için sonra da kimseye zarar vermeden elimde belirmesi için yüzden fazla deneme yapmam gerekmişti. Eh ne demişler, pratik mükemmelleştirir. Sonuç olarak artık Ejderkatiline istediğim yerde istediğim zaman ulaşabiliyordum. Doğduğum ve büyüdüğüm ülke olan Kırmızı Topraklar ile her daim sorun çıkaran ve asla rahat durmayan elektrikli salakların krallığı arasında bir savaş olasılığı vardı. RV bağımsız orduyu yardım için Kırmızı Topraklar’a getirme kararı almıştı. Bu kadar beni oldukça sevindirmişti. Çünkü ben RV’ye ve ordumuza bağlı olduğum kadar ülkeme de sadık biriydim. İstihbaratım sayesinde bu savaşı daha başlamadan önleyebilir ya da savaş için önlemler alabilirdik.  Sonuç olarak günlerimi burada, cadıların arasında, heba ederken bırakın elektriklilerden birini tek bir ejderha bile görememiştim. Şükür ki RV beni  daha doğrusu ejderha olduğum gerçeğini kamufle edecek güçlü bir büyü yapmıştı da sadece ateşe hükmedebilen alt sınıf bir cadı gibi görünerek buralarda dolaşıyor ve bilgi toplamaya çalışıyordum. Cadıların sistemi hiyerarşikti. Güçlü olan üst sınıf, güçsüz olan alt sınıf olurdu. Alt sınıf cadılar üst sınıf olanlara hizmet etmek için yaşardı. Evlerinden yedikleri yemeğe kadar hissedilirdi aralarındaki bu fark. Bu çirkin kast sistemini şu an iliklerime kadar hissediyordum. Üstümdeki silme bezinden hallice olan çirkin elbise ile oldukça küçük düşürülmüş gibiydim. Ben lanet olası devasa bir ejderhaydım. Bir ısırıkta yirmi ya da yirmi beş tane cadıyı sığdırabileceğim kocaman bir ağzım vardı be benim! Ordudaki komutanlardan biri beni bu halde, bu pespaye elbise içinde ve elimde ya da üstümde tek bir silahım bile yokken görse eminim kahkaha atarak ölen ilk doğaüstü canlı olarak tarihe geçerdi. Oflarcasına verdim aldığım nefesi ve cadıların çarşısından tam anlamı ile elim boş, yüzüm asık bir şekilde çıktım. Üstün konuşturma yeteneklerimi kullanmıştım ama kimsenin bir şey bildiği yoktu. Sanırım alt sınıf cadılara kimse bilgi verme gereksinimi duymuyordu. Çarşıdan çıkıp dağın tepesine kurulmuş asil cadıların - genelde safkan  ve çok güçlü cadılardan oluşuyordu bunlar - sarayına sinirle baktım. Mükemmel oyunculuk yeteneğimi kullanıp kapılarına dayanmıştım ve bana iş vermeleri için resmen yalvarmıştım. Çaresizliğin dibinde her işi yapabilecek azimli bir kızı oynamıştım. Ahırları bile temizleyebileceğimi sadece kalacak bir yere ve bir kuru ekmek parçası istemiştim karşılığında ama nerede! Valla biz ejderhalar olarak bunlardan çok daha vicdan sahibi bir ırkız. Adımlarımı yere vura vura ormanlık alana doğru hızla yürümeye başladım. Bir süreliğine de olsa üstümdeki şu elbiseden kurtulup rahata ermek istiyordum. Buraya ilk geldiğim zaman tesadüf eseri bulduğum gayzer kaynaklı bir göl vardı ormanın derinliklerinde. Oraya genelde yıkanmak için giderdim ama şu an rahatlamak adına gidiyordum. Bir haftadır boşa uğraşmanın verdiği sinir ve stres yüzünden kendimi çok sıktığım için tüm bedenim gerginlikten kaskatı kalmıştı. Gölde yüzmek beni sakinleştirebilirdi.  Çalıların altından geçip kirlenen elbisemi bile umursamadan hızla hedefime ilerlerken tuhaf bir şeyler hissetmeye başladım. Ardından yürüdüğüm yolun sağında daha önce fark etmediğim bir kulübe gördüğümde kaşlarımı çattım. Nasıl daha önce fark etmemiştim ki? Aldığım eğitimler ve yetiştirilme tarzımdan dolayı yürüdüğüm yolları, gördüğüm şeyleri unutmazdım.  Bir kez görmem yeterliydi hafızama kazımak için. Üstelik öyle gözükmeyecek bir kulübe de değildi. Orman yolunun patikasında sağda duran barok tarzı bir çatısı olan oldukça eski gözüken ahşap bir evdi. Hafif de yana yatmış gibiydi. RV ile izlediğimiz Charlie’nin Çikolata Fabrikası filminden fırlamış gibiydi. O çocuğun - adı her neyse artık, filmi de zaten RV’nin zoruyla izlemiştim ya - evinden bir tık daha sağlam gibiydi. Temkinli olmak adına kafamı hafifçe kaldırıp havayı kokladım ve burnuma gelen kokular ile yüzümü buruşturdum. Bir sürü karışım vardı içeride ve oldukça yoğun kokuyordu ki ejderha koku olma duyum bir süreliğine kör olmuş gibiydi. Yine de diğer ağır kokuların yanında oldukça güçlü bir cadının da kokusunu almıştım. Belki istediğim bilgiye bu cadıdan ulaşabilirdim. Sonuçta burası en yakın yerleşim yerine bile oldukça uzak bir yerdeydi. Gerekirse içeridekine işkence yapardım ve bu ıssız ormanda ona yardım etmeye gelen de olmazdı hatta bizi kimsecikler de duymazdı. Aklımda beliren işkence sahneleri ile sırıtmaya başlayarak doğruldum ve ellerimi birbirine sürtüp birleştirdim. Bu eğlenceli olacaktı. Kurumuş yapraklar ayağımın altında çıtırdarken eve emin adımlar ile yürüyordum. Yüzüme ifadesiz bir surat yerleştirip kapının önünde durdum ve bir süre hangi taktiği uygulamam gerektiğini düşündüm. İçeriye direkt kılıcımla mı dalsaydım yoksa önce içerdekini tatlı dille mi konuşturmaya çalışsaydım? ‘’İçeri gel öksüz ve yetim Destiny.’’ Duyduğum hırıltılı sesin dedikleriyle bozguna uğradım. Ne? Bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Adımı bilmesini normal karşılayabilirdim. Sonuçta burası cadılarla dolu bir yerdi. Dedikoducu kuşlar her yerdeydi. Yine de… Öksüz ve yetim olduğumu yani annemin ve babamın artık yaşamadığını nereden, nasıl biliyordu? Derin bir nefes alıp beni bozguna uğrattığı gerçeğini ifadesiz suratımla maskeledim ve etrafıma bakınıp oldukça temkinli bir şekilde içeri girdim. Tuzak olma olasılığı çok yüksekti. Burada, Uzak Diyarlar’da benim hakkımda haddinden fazla şey bilen, beni tanıyan birisi vardı ve bu görevim ile birlikte beni de riske atıyordu. Tuhaf evin içine adımımı atar atmaz her savaşçının yapacağı gibi etrafı hızla inceledim. Ayaklarından asılmış tavşanlar, kuyruklarından çivilenmiş sincaplar, kavanozlara koyulmuş çeşit çeşit hayvan uzvu beklerken beni karşılayan oldukça modern bir şekilde dizayn edilmiş kulübe olmuştu. Peki ya aldığım o ağır kokular? Etrafta sadece birçok vazo ve içlerinde de çeşit çeşit çiçekler vardı. Şaşkınlığımı umursamayıp tarama işlemime devam ettim. Hımm, güzel. En azından her cadı da olması gereken kazanı vardı. Şöminenin üstündeki demire sarkaçla asılmıştı. Duvarlara daha dikkatli baktığımda bir sürü kitap gördüm. Göz devirmek istedim. Nedense ne zaman bir kitaplık görsem aklıma direkt RV geliyordu. Ev, kale, çiftlik, mağara ve kendisine ait akla gelebilecek her türlü yerleşim yerinde kitap dolu kütüphaneleri vardı. Yaşadığımızı bu koşuşturmaca dolu hayat denen macerada onca kitabı nasıl zaman bulup da okuyordu aklım almıyordu. ‘’ Ah canım ayakta kaldın. Lütfen otur. Çekinme. ’’ RV’ye dalıp mevcut tehlikeyi bir an için unutmanın verdiği gerginlik ile irkildim. Sesin geldiği yöne doğru döndüm. Başka bir odaya giden bir giriş vardı karşımda. Kapının eşiğinden aşağıya doğru sarkan, dünyaya ait olduğuna nedense emin olduğum, boncuklu süs kapı niyetine kullanılmıştı. Ve ses o boncuklu şeyin içinden geçip bana doğru gelen, her an ölecek kadar yaşlı duran bir kadından geliyordu. Baştan aşağıya yorgun, hasta ve şey görünüyordu… Yaşlı. Çoook yaşlı.  Titreyen elleriyle tabaklarının ucundan tuttuğu çay fincanlarını görünce refleks ile ileri atıldım. Her an düşecekmiş gibi tutuyordu. Dökerse ellerini yakması içten değildi. Fincanların içinde her ne varsa oldukça sıcak olduğu çıkan dumandan belliydi. Sonra ne yaptığımı fark edip durakladım. Ve bir süre bunu neden yaptığımı sorguladım. Ben buraya gelirken içerideki kişiye işkence yapmak gibi güzel hayaller kurarak gelmiştim ama az önce sırf elleri yanmasın diye de fincanları elime almıştım. Eh karşıma çıkacak kişinin “ ölüme beş kala ” tarzında bir titrek yaşlı cadı olacağını nereden bilebilirdim ki? ‘’Etrafına gösterdiğinin aksine oldukça yumuşaksın aslında, değil mi? Ve sen bir asker olarak bunu yanlış bulup kendini sorguluyorsun. Yaşlılara karşı saygılı ve yardım sever olmak seni eksiltmez. ’’ Dedikleri ile kaşlarımı çattım. Telepat mıydı yoksa? Yeşil gözlerinin içine bakarken aklımdan geçen düşünceyle bakışlarımı suratında gezdirmeye başladım. Kırış kırış olmuş suratı hayatın sillesini yemiş olduğunu gösteriyordu. Sol kulağı ve diğer kısımlardaki gibi beyaz saçları olması gereken kafa derisinin bir kısmı yanmıştı. Yanık izine çok bakmamak için bakışlarımı kaçırdım ve yine yeşil gözlere denk geldim. Bana merak ile bakıyordu. ‘’Beni tanıyorsun.’’ Diye konuştum sırtımı dikleştirerek. Kafasını olumlu anlamda sallayıp titremeye devam eden eliyle tekli koltuğu gösterdi. “Çekinme otur lütfen savaşçı Destiny.” dedi önceki sözlerini tekrarlayarak. İçimden buradan çıkmam gerektiği ile ilgili bir his git gide büyüyordu ama merakıma engel olamıyordum. Telepat olsa bile geçmişimi bilemezdi. Geçmişi görmek öyle kolay ve hızlı bir şey değildi. Daha buraya geleli ne kadar olmuştu ki? Bir dakika mı? Ayrıca beni görmeden nasıl bilebilmişti kim olduğumu? Elimde çay fincanları ile merakıma yenilerek onun işaret ettiği yeşil renkli tekli koltuğa oturdum yavaşça. Kendisi de karşımdaki turuncu renkli tekli koltuğa oturduğunda ellerini bana doğru uzattı. Ne yapmaya çalıştığını anlamayarak kaşlarımı havaya kaldırıp, kafamı yana eğdiğimde yaşlı yüzünde bir gülümseme belirdi. Açıkçası itiraf etmeliyim ki bu hoş gülümseme yaşlı kadını birden sempatik bir hale getirdi. ‘’Çayımı verir misin? Soğuk sevmiyorum.’’ Çayı dökmeden tutacağına emin olamasam da koltuğumdan ona doğru uzanıp sağ elimdeki fincanı verdim. Titreyen elleriyle fincanı kavrayıp dudaklarına götürdüğünde koltuğumda geri yaslandım ve elimdeki pembe fincanın içindeki sarımsı sıvıya baktım. Çay demişti değil mi? Acaba içine ne koymuştu? Tavuk bacağı? Köpek balığı ödü? Her şeyi koymuş olması muhtemeldi. ‘’Sadece biraz papatya ve bal var içinde tatlım. Koklarsan anlarsın. O minik ejderha burnun eminim çok keskindir.’’ Dedikleri ile hızla kafamı kaldırıp ona baktım. O tatlı gülümsemesi hala yüzündeydi. Bakışlarında hinlik olmasa da onun çok zeki olduğunu belirten farklı bir ağırlık vardı. ‘’Zihnimi mi okuyorsun?’’ Kaşlarımı olabildiğince çattım. Bu gerçekten hoşuma gitmezdi. Bu dünyada gizli kalması gereken en önemli şeylerden biri benim düşüncelerimdi. Çok önemli olduklarından değil. Sadece… Bilmiyorum düşman edinmenin daha eğlenceli yolları da vardı. ‘’Hayır, surat ifadenden her şeyi yeterince anlatıyor zaten.’’ Soruma omuz silkerek cevap verdiğinde suratımı ekşittim. Bu söylediği pek gerçekçi değildi. Ben poker surat konusunda uzmandım. Ama yine de buna şimdilik takılmayacağım. Fincanımı burnuma yaklaştırıp birkaç kez kokladım. Kadın doğruyu söylüyordu. Çay papatya ve bal aromalı bir şekilde kokuyordu. Kaşlarımı çatmayı bırakıp mahcup bir şekilde gülümsedim yaşlı cadıya. ‘’Temkinli olmanı anlıyorum. Sonuçta pek iyi anlaşan türler değiliz. Ama senin benden korkmana gerek yok, sana zarar vermeyeceğim. Aksine yardım edeceğim.’’ Dedikleriyle şaşırarak kafamı yana eğdim. Bak işte bu ilginçti. ‘’Bana neden yardım edeceksin?’’ diye sordum fincanımdan kocaman bir yudum alırken. Çayın tadı kokusundan da anladığım ve beklediğim üzere güzeldi. Ama çok farklı tanıdık yine de çıkaramadığım bir tat vardı. Rosalinda’nın bana yaptığı farklı iksirlere benziyordu tadı ama kesinlikle aynı değildi. Zaten içinde büyü olsaydı daha ilk yudumda anlardım. RV hayatımı tehlikeye atacak zehirler için bana koruma büyüsü yapmıştı. Hayatıma kastedecek herhangi bir şey içtiğimde bunu anlıyordum. Tabi bana afrodizyaklı bir şey içirmediyse. Ki yaşlı bir kadın bunu bana neden yapsın? İçimdeki tüm o sorgulama faslı yavaşça sonra ererken kafamı elimdeki fincandan kaldırıp karşımda oturan kadına baktım. Bana garip bir huzur vermeye başlamış olan bu kadına eğitilme tarzımdan dolayı ön yargılı yaklaşmış olsam da onun bana zarar vermeyeceğinden neredeyse emin olmuştum. Neredeyse. Sonuçta o bir cadıydı. Ben ne olur ne olmaz diye tetikte kalacaktım.   Yaşlı cadı kafasını yana eğdi ve fincanı sol eline alıp sağ elini hareket ettirdi. Tam da biraz rahatlamaya başlamışken acaba büyü mü yapıyor diye yine istemsizce gerildim ve o bir saniyelik anda endişe ile hafifçe geri çekildim. Derken birden tam ortamızda ikimizin de erişebileceği büyüklük de dikdörtgen  bir masa belirdi. Üstünde beyaz bir dantel vardı. Masanın ortasında yana doğru büyümüş çiçekler vardı. Elindeki fincanı masanın üstüne bıraktığında ben de sanki masa başından beri oradaymış, büyü ile getirilmemiş gibi rahat bir şekilde kendi fincanımı bıraktım ve koltuğumda sırtımı dikleştirdim. ‘’Sana yardım edeceğim çünkü gelecekte, çok da uzak olmayan bir gelecekte oldukça önemli bir görevin olacak. Kırmızı Topraklar’ın varislerinin annesi olacaksın.” Sözlerini sindirmemi beklemeden devam etti. “Ama tek nedenim bu değil. Asıl nedenim RV. Yoldaşını bekleyen ölümcül tehlikelerle dolu bir hayat var Destiny. RV’ye her zaman güvenmeli ve daima arkasında olup ona destek olmalısın. Düştüğünde de, hiç gücü olmadığında da. Anladın mı beni? Her zaman onun yanında olmalısın.’’ Yaşlı cadının dedikleri ile kaşlarımı çattım. Cadılarla ilgili bir ihbarı değerlendirmeye gelmişken işler nasıl bir anda ortaya çıkan kulübe de kahinlik taslayan bir cadı ile RV’ye gelmişti ki? Gelecekte neler olacaktı da düşman olması gereken bizi uyarıyordu? RV’yi bekleyen tehlikeler nelerdi ki? Hem Kırmızı Topraklar’ın varislerinin annesi mi demişti o az önce? Benim kralla hiçbir bağlantım yoktu ki? Asil kan değildim ki asil kan olmayı geçtim Connor ile evlenecek kadar kafayı yememiştim. Onunla evlenecek kişinin aklından şüphe ederim. Ona onun gibi deli, gözü kara biri lazımdı. Hem RV tehlikede miydi? Ya ona bir şey olur ise? O benim hem annem, hem ablam, hem kardeşimdi. Aklımda bin bir tilki dolanırken yaşlı cadı titreyen sağ elini avuç içi bana dönük olacak şekilde kaldırdı. ‘’Bu konuştuklarımızı zamanında hatırlaman için sileceğim.’’ Tam itiraz etmek için kendimi geriye atılmıştım ki kolumu fazla savurduğum için elim fincana çarptı. Canımın yanması ile inledim. Çayımı üstüme dökmüştüm ya! Soğumamış mıydı bu çay? Ben o kadar beklesem soğurdum. ‘’İyi misin Destiny? Çay sıcak değildi ya?’’ Yaşlı cadının dedikleriyle dudağımı ısırarak bir süre sakinleşmeye çalıştım hissettiğim acının beni öfkelendirmesini engellerken. Kafamı olumlu anlamda sallayıp kıyafetimin çay dökülen kısmını havaya kaldırarak koltuğumda öne doğru eğildim. ‘’Bana yardım edeceğini söyledin. Karşılıksız mı olacak bu?’’ Dedim ifadesiz bir suratla. Gülümsedi ve masadaki fincanını alıp geri çekildi. Birkaç yudum çayından içtikten sonra fincanı aldığı yere, masanın üstüne geri bıraktı. ‘’Elbette karşılıksız olmayacak. Eğer istediğine ulaşırsan bir cadıdan, daha doğrusu Uzak Diyarlar’da sürgün olan cadılardan yardım aldığını RV’ye söyleyeceksin.’’ Dedikleriyle kaşlarını çattım. Genelde ordumuzda olan cadılar kendi topluluğunu kabul etmeyip bize katılmak için kökenlerine karşı gelen savaşçı cadılardı. Bu tür ile şahsi olarak alıp veremediğim bir şey yoktu ama yıllar önce, henüz ben küçücük bir bebekken, Kırmızı Topraklar’da bir ayaklanma başlatmışlardı. Ayaklanma zorla bastırılmıştı. Yaptıkları tabi ki affedilmemiş ve önceki kral, Connor’ın babası, onları buraya sürmüştü. ‘’Peki, anlaştık. RV’ye bundan bahsetmemi istiyorsan istediğim bilgiyi bana vereceksin demek oluyor bu o zaman.’’ Yüzüme alaycı bir sırıtma yayılırken yaşlı cadı tekrar fincanını aldı ve çayından yine küçük yudumlar almaya başladı. Git gide sabırsızlanırken vereceği bilginin işime yaraması hem onun canının iyiliği için hem de anlaşmamızın geçerli olması için önemliydi. Fincanını masaya bırakıp koltuğunda geriye yaslandı ve ellerini koltuğun kenarlıklarına koydu. ‘’Bu gece yarısı o göle git ve çıplak olarak yüz. İstediğine ulaşacaksın. Buraya ne için geldiysen onu elde edeceksin ve amacına ulaşacaksın.’’ Dedikleri ile kaşlarım havalandı. Çıplak olarak yüzmek mi? Bak bu ilginçti işte. Hem ne alaka? Gölde ne gibi bir bilgi edinebilirdim ki? Hem tüm bunları o nasıl bilebiliyordu ki? “Neden?” “Belki gerçekten çayına afrodizyak büyüsü yapmışımdır.” Gülerek söylediği sözler beni oldukça dehşete düşürmüştü. Tüm bedenim gerilirken olduğum yerde hafifçe doğruldum ve Ejderkatilini çağırmaya hazırlandım. Cadı gerçekten aklımı okuyordu ve bu onu benim gözümde tehlikeli biri yapardı. Tepkilerimi izledikten sonra elini hafifçe sallayarak güldü. “İhtiyacın olan ne ise onu verdim sadece.” “Bana afrodizyak büyüsü yapıp gölde çıplak olarak yüzmem için gönderiyorsun. Buna mı ihtiyacım var?” “Sorgulama asker.” Bir anda elini kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. Bedenim hissizleşirken etrafım silikleşti. Sadece yeşil gözler vardı artık. “Sözlerimden bazılarını sana unutturuyorum. Vakti geldiğinde benim ve ortak düşmanımız Ejdercadı’nın yaptığı hafıza büyüleri yavaş yavaş ortadan kalkacak. Belki onun gücüne tam etki edemem ama bu konuda sana yardım edecek birileri olacak yanında. Sözlerimi hatırladığın zaman Öngörü Kahini’ne git. O ne yapması gerektiğini anlayacak. Ona karşı savaşınızda ben hep yanınızda, sizin safınızda kalacağım. Soydaşlarımı kandırmış olabilir. Ama ben ondan o lanet savaşta onun yüzünden ölen ailemin intikamını alacağım. Rosalinda ve sen bunu benim için yapacaksınız. Şimdi. Sözlerimi ve bu konuştuklarımızı vakti gelene kadar unut. Buraya geldin ve ben sana gereken yolu gösterdim. Göldeki işin bitene kadar afrodizyak olayını da unutacaksın.” Yaşlı cadı bir anda elini masaya vurunca irkilerek ona baktım. Öne doğru eğilmiş ciddi bir şekilde bana bakıyordu. Hala sorumu cevaplamasını beklediğimi belirtircesine kaşlarımı kaldırdım. Neden bir göle gidip çıplak yüzmem gerekiyordu ki? ‘’Sorgulama Destiny ve asla benim gücümü hafife alma. Ben kahinler kadar olmasa da hem yaşlıyım hem de güçlüyüm. Neyi, nereden ve nasıl bildiğimi sormana gerek yok anlayacağın. Şimdi gidip çarşıdan kendine seksi birkaç parça eşya al ve göle git.’’ Oturduğu koltukta iyice geriye yaslandı ve beni eliyle kışkışladı. Oflayarak kalkıp hızla dışarı çıktım. Kafayı yemiş olmalıydım. Bunamak üzere gözüken yaşlı bir cadının dediklerini yaptığıma göre kesinlikle delirmiştim. Cadının dediğini yapıp çarşıya geri dönmüştüm. Bu ahmak kast sistemine ait ait sınıf çirkin kıyafetten kurtulacağıma seviniyordum. Ama sonuçta bir aptal elbiseden kurtulup diğerine girecektim.  Richard ile girdiğim iddiadan kazandığım yerden çıkan küçük ganimeti neredeyse sadece tek bir elbise almak için boşu boşuna harcayarak alışverişi tamamladım. Tam da Rosalinda’nın tercih edebileceği bir parçaydı bu. Kan kırmızısı elbise hem kapalıydı hem de dekolteliydi. Sağ bacağı tam kasık çizgisine kadar açıkta bırakan derin bir yırtmacı vardı. Aynı şekilde sırtı da tam kalçanın üstüne kadar açıktı. Bisiklet yakası vardı. Tam göğsümün üstünde üçgen bir kesim vardı. Kolları omzumdan bileğime kadar dantelliydi. Alt tabaka kıyafeti ile  ortalıkta rahat gezemeyeceğim için bir pelerini üstüme geçirdim. Ve gece yarısını beklemek için bir hana gittim. Arada etrafı incelerken birkaç kadeh şarap içtim. Normal de yediğim iki koca biftek yerine küçücük bir tabağa koyulmuş, tadı hiç de güzel olmayan bir kuzu yahni yemek zorunda kaldım. Cadının dediği vakit geldiğinde o göle gittim. Odunlar ile desteklediğim küçük bir ateş yaktım. Üstümdeki çirkin kıyafetleri çıkarıp yaktığım ateşe attım. Orada öylece çıplak halde durup kast sisteminin kendisini yakarak yok ettiğimi düşledim bir iki saniyeliğine. Sonunda ateş tüm çirkinliği yakıp kül ettiğinde yüzümde tatmin olmuş bir ifade ile işime geri döndüm. Giyeceğim elbiseyi kayalıkların üstüne düzgünce bıraktım ve etrafıma bakındım. Gölün çevresi ağaçlar ile kaplıydı. Göl ile orman arasında hemen hemen iki ejderhanın rahat rahat dövüşebileceği çimenlik bir alan vardı. Burayı kimsenin bilmediği çimenlik otların boyundan anlaşılıyordu.  Bakışlarımı göle çevirdim. Gayzer kaynaklı gölün yüzeyinden karanlık geceye doğru yükselen su buharı burayı çok daha gizemli bir yere çevirmişti. Esen rüzgar tenimi yalayıp geçince çıplak vücuduma baktım. İki güneş altında yıllardır yaptığım antrenmanlar, savaşlar ve diğer her şey yüzünden iyice esmerleşmeye başlamıştı tenim. Birkaç yıl önce annemin oldukça beyaz tenli olduğunu söylediğim zaman orduda vampirlerin olduğu bölüğün komutanı olan Ronald bana dünyadan özel bir süt getirmişti. Kızıllara beyaz ten yakıştığını söylemişti. Başta beni hep esmer sandığı için bir şey dememiş. Annemin beyaz tenli olduğunu duyunca hayatımdaki bu yanlışı düzeltmeyi kendine görev edinmişti. Adamın biraz görsel takıntıları vardı. Her şey istediği gibi olana kadar uğraşıyordu. Neyse. Sonuç olarak o süt ile yıkanınca tenim onunki kadar olmasa da beyazlıyordu. Eh yeni bir süt banyosunun zamanı gelmişti demek ki. Örgümü bir arada tutan lastiği çıkardım ve saçlarımı elimle çözdüm. Kestane kızılı saçlarım belime kadar dökülürken arkamdan esen güçlü rüzgar bir kısmını göğüslerime savurmuştu. Gülümsedim ve gölün kenarına gidip beklemeden adım adım gölün içine doğru ilerledim. Bir insana göre oldukça kaynar olan bu su bana hoş bir ılıklıkta gelmişti. Ayaklarımın artık yere değmediğini hissedince derin bir nefes aldım gölün derinliklerine doğru yüzmeye başladım. Birkaç dakika suyun altında kaldıktan sonra suyun yüzeyine çıktım ve saçlarımı geri attım. İşte tam o anda varlıklarını hissettim. Sonunda enerjimi atabileceğim ve rahatlayabileceğim şeyler olacaktı. Bunun verdiği heyecan ile gülümsedim ve tekrar suyun derinliklerine inip yüzeye çıktım. Onların ilgisini çekmem gerektiği için saçlarımı seksi olduğunu düşündüğüm şekilde savurup yüzümden damlayan sular ile daha da alçalmış olan ejderhalara çevirdim bakışlarımı. Ağaçların üstünde uçan dört tane elektrikli salak morumsu kanatlarını çırparak rüzgar çıkarıyordu. Korkmuş gibi yaparak kafam dışında vücudumu suyun içine soktum ve onları büyülttüğüm gözlerimle izlemeye devam ettim. Yerden beş metre yüksekte insan formlarına dönüşüp yere düştüklerinde geriye doğru yüzdüm korkmuş gibi yaparak. Gölün ortalarında ki taşlardan birine doğru sığındım. İçlerinden biri bana doğru bağırdı. ‘’Hey, hey! Sakin ol! Sana zarar vermek için gelmedik buraya güzellik.’’ Ya bende yedim. Yavaşça suyun içinde onlara doğru döndüm. Çıplaklardı ve tahminime göre kıyafetleri en arkada kalan ejderhanın elindeki çantadaydı. Korkulu bakışlarımı üstlerinde dolaştırıp ardından utanmış gibi yaparak kafamı çevirdim. ‘’Siz yüzecekseniz ben hemen giyinir giderim buradan merak etmeyin.’’ Titrek bir ses ile söylemiştim bunları. ‘Ah hayır. Sakın. Sen keyfine bak. Göl büyük nasıl olsa. Küçük bir işimiz vardı ama bekleyebilir. Biraz rahatlasak iyi olacak değil mi beyler?’’ Az önce konuşan iri yapılı ejderha arkadaşlarına dönerek sormuştu sorusunu. İçimden gülümsedim. Arkadaşları sırıtarak kafalarını salladılar ve ardından suya girdiler birbiri ardına. Onlara bir süre daha bakıp yüzmeye devam ettim bedenimi göstere göstere. ‘’Sen alt sınıf cadılardan mısın? Daha önce seni gördüğümü hatırlamıyorum.’’ Bana yöneltilen soruyla durup onlara baktım şaşkınca. ‘’Daha önce buraya geldiniz mi?’’ Bana soru soran sarışın adama bakarak sorumu yöneltmiştim. Her birini ayrı ayrı inceliyor hangisinden gerekli bilgileri alabilirdim emin olmaya çalışıyordum. Gülümseyerek kafasını olumlu anlamda sallayıp bana doğru yüzerek biraz daha yaklaştı. Kıkırdadım. ‘’ Ay bunu neden sorduysam. Buralarda yeniyim. Yani görmemiş olmanız normal. Ben Kırmızı Topraklar’dan geliyorum. Orada ben ve benim gibilere yer olmadığını anlamam uzun sürdü. Ama sonunda gözüm açıldı ve krallığa siktiri çekip ben de kökenlerimin yaşadığı buraya geldim.’’ Omuz silkerek dediklerimin ardından dört arkadaş birbirlerine bakmıştı. ‘’Ne oldu ki?’’ Diye sordu orta yaşlı gözüken ejderha bana yaklaşarak. Sesimi ağlamaklı çıkarırken kafamı Kırmızı Topraklar’ın bulunduğu doğuya doğru çevirdim. ‘’Orada her işi yaptım. Beni köle gibi kullanmalarına izin verdim. Sırf kendime bir yer bulabilmek adına. Kendimi kabul ettirebilmek adına. Beni kabul eden tek yer taverna idi. Orada üst rütbeli komutanların yatağını ısıttım, sarhoşken zırvaladıkları askeri saçma sapan istihbaratları dinledim. Yakında bir savaş çıkacakmış diye duydum ve asil kanlardan birinin altında ezildiğim sırada artık yeter dedim. Eğer bir savaş olacak ise kendi ırkımın yanında olmalıydım. O yüzden buraya geldim.’’ Derin bir nefes alıp oflayarak verdim ve beni dinleyenlere çevirdim bakışlarımı. Benimle aralarında olan uzaklığı bir kol mesafesine kadar düşürmüşlerdi. İri yapılı olan elini bana doğru uzattığında korkmuş gibi yaparak yüzümü geri çektim. ‘’Sakin ol. Biz onlar gibi değiliz. Biz her ırka değer veririz. Kırmızı Topraklar’daki piçler senin o güzel kıçını öpebilir.’’ Elini tekrar uzattığında ona izin verdim ve elini yanağıma koyunca kafamı eline yasladım ve göz kapaklarımı titreterek kapattım. Söylemek isterim ki normalde oyunculuğum bu kadar iyi değildi. En azında birilerini ayartmak benim için bu kadar kolay değildi. Bana ne olmuştu bilmiyordum.   ‘’İstihbaratları dinlediğini ve savaş olacağını söyledin değil mi? Bize bu bilgileri verebilir misin? Biz buraya cadıları kendi tarafımıza çekmeye geldik aslında. Vereceğin bilgiler ve kendi türünden olan birinin bizim yanımızda olması onları ikna edebilir.’’ İçlerinde şimdiye kadar susmuş ejderhanın dedikleriyle gözlerimi araladım ve kafamı doğrultarak ona döndüm. Siyah saçları vardı. Esmer tenliydi. Aralarında en rütbeli o gibi duruyordu. Su içinde ona doğru ilerledim ve ellerimi omuzlarına koydum tüm oyunculuk yeteneğimi kullanarak. ‘’Peki anladığım kadarıyla sizin kralınızın bu işbirliğinden haberi  var öyle mi? Bu demek oluyor ki savaş dedikoduları gerçek. Herkes o yüzden diğer türleri müttefik olmak için ikna etmeye çalışıyor olmalı.’’ Dedim heyecanla. Siyah saçlı olan ellerini belime koyarak kafasını hayır anlamında iki yana salladı. Yüzündeki her mimiği incelerken bana yalan söylemediğinden ve söylediklerinin ve söyleyeceklerinin doğru olduğuna emin oldum. ‘’Kralımız biraz eski kafalı olduğu için biz ordunun önde gelen dört komutanı olarak buraya kraldan habersiz geldik. Bizim dışımızda kimsenin bu işbirliğinden haber yok.’’ Üzülmüş gibi yapıp sağ elimi omzundan yanağına çıkardım. Ardından gülümsedim. ‘’O zaman cadıların lideri işbirliğini kabul etti demek oluyor bu!’’ dedim sevinçle. Esmer ejderha kafasını çevirip avuç içime öpücük kondurduğunda surat ifademi sabit tutmaya çalıştım. Midemi bulandırıyordu şu an. Belimdeki elleri sıkılaştı ve beni biraz daha kendine çekti. Göğüslerim gövdesine yapışmıştı ve karnıma değen şeyi hissettiğimde kusmak ile onu hemen burada ve bu halde öldürmemek arasında bir an gidip geldim. Neyse ki ve gariptir ki kendimi tuttum. ‘’Cadıların lideri ile değil de alt komiteden bir iki isyancı ile görüşüyoruz. Niyetlerinde daha başa yeni geçmiş lideri indirmek var ve ondan kurtulunca kendileri eski düzeni yeniden kurmak istiyor. Başa geçerler ise bize yardım etmeyi öyle düşünebilirlermiş.’’ Bunu iri yarı asker tıraşlı ejderha söylerken arkamdan bana dayanmış ve ardından omzumu öpmüştü. Kafamı geri atarken daha çok yer öpebilmesi için alan açtım biraz daha dayanmak için tüm irademi kullanırken. Bu RV’nin başa geçmesi için yardım etmediği prens değil miydi? O babasından kat ve kat daha iyiydi aslında. ‘’Bu kulağa pek de güvenilir bir anlaşma gibi gelmedi. Onlar lideri indirene kadar sizi oyalamak ve kullanmak istiyor gibi geldi bana.’’ Dedim kafamı kaldırıp her birinin yüzüne bakıp ardından en rütbeli olan kişide bakışlarımı sabitleyip. ‘’Yeni lideri Kırmızı Topraklar destekliyor. Aynı şekilde lider de Kırmızı Topraklar’ı. Eğer o baştan inerse otomatik olarak cadılar savaşa girecek ve mecburen bizim yanımızda yer alacaklar.’’ Esmer konuşurken kafamı olumlu anlamda salladım. İstediğim bilgileri elde etmiştim. Bu kadar oyun yeterdi. Dört kişi ile tek sefer baş etmek beni zorlamazdı ama teknik olarak su içinde ve çıplak olduğumdan kendimi rahat hissetmezdim. Riske atmamak lazımdı. Rütbeli esmere bakarken dudağımı ısırdım ve sol elimi suyun içine daldırıp onu kavradım. Ona biraz daha yaklaşıp kulağına doğru nefesimi verdim. ‘’İlk senin ile birlikte olmak istiyorum. Yalnız. Kimsenin izlemesini ya da seslerimizi duymasını istemiyorum. Bunu sağlayabilir misin?’’ Dişlerim ile kulak memesini çekiştirdiğimde elimin altında titremişti. Emir verip diğerlerini bir saatliğine somurtmuş bir şekilde çarşıya gönderdiğinde arkamı ona dönüp uçup giden elektrikli salakların arkasından baktım. Gözden kaybolduklarında arkamda hissettiğim sertlik ile kafamı geri attım ve bana sürtünmesine izin verdim. ‘’Seni öyle bir becereceğim ki üstünden tüm o Kırmızı Topraklar ve asil kan olan avanakların izlerini sileceğim. Bana sürekli seni düzmem için yalvaracaksın.’’ Enseme öpücükler bırakırken dedikleriyle görmediği için gözlerimi devirdim. Omzumu ısırdığımda acıyla inlemiştim ve o sırada göğsüme attığı şaplak ile ona döndüm yüzümde ifadesiz bir surat ile. Ani hareketim karşısında oldukça şaşırmıştı. ‘’Benim kim olduğumu merak etmiyor musun? Adımı? İnlerken dudaklarından adım dökülsün istiyorum.’’ Dedim dudaklarını ateşli bir şekilde öpmeden önce. Ayrılırken dudağını ısırdım ve kanamasını sağladım. İnlemişti. Hem haz ile hem de acı ile. Bana gözlerinde şimşekler çakarak bakmıştı. ‘’Adını söyle bana. Senin içine boşalırken adını haykıracağım. Sen ise durmam için yalvaracaksın ama ben durmayacağım. Seni birkaç posta becerdikten sonra arkadaşlarımın seni becermesini izleyeceğim.’’ Dedikleriyle sırıttım ve ondan biraz uzaklaştım. Suyun biraz sığ kısmına doğru ilerledim. Ayaklarım yere bastığında ona döndüm. Elimi sudan çıkartıp kaldırdım. ‘’Adım Destiny. Bir cadı ile ejderhayı ayırt edemeyecek kadar gerizekalı, iki meme görüp tüm sırlarını verecek kadar ahmak seni öldürecek olan Destiny.’’ O tepki vermeden hızla büyüyü mırıldandım ve kaldırdığım elime gelen Ejderkatili ile şoka uğramış adamın kafasını hiç beklemeden bedeninden ayırdım. Adam resmen şoka uğramış olmalıydı. Çünkü ben kellesini alana kadar hiçbir şey söyleyememişti. Sudan çıkıp hızla kurulandım. Üstüme kırmızı elbiseyi geçirdiğim sırada diğerleri insan formlarına dönüşüp yanıma inmişti. Ah… Bunlar biraz erken gelmişlerdi sanki. ‘’Hey! Ne o işiniz çabuk mu bitti. Neden giyiniyorsun? Hem sırada daha biz varız.’’ Ona bakarak yırtıcı bir şekilde gülümsedim. Asker tıraşlı olan yaklaşıp bana doğru hamle yaptığında hafifçe geri çekilerek işaret parmağım ile gölü işaret ettim . O ahmaklar neyi gösterdiğime bakmak için göle doğru döndükleri sırada Ejderkatili ile en yakınımda olanın kafasını uçurup hızla diğer ikisine yöneldim. Sözde ordunun sözde en iyi komutanlarını sadece birkaç saniyede katletmiştim. Değerli kılıcımı gölde temizledim. Kılıcımı bu sefer geri göndermezken içinde kıyafetlerinin bulunduğu çantayı boşaltıp dört kelleyi de içine koyduktan sonra çıkardığım pelerini giydim. İşte tam o an garip bir şey oldu. Bir an bedenim karıncalandı. Aklım gitti geldi sanki. Tanrılar! Az önce gölde ne yapmıştım ben? Iyyy… İğrenç. O pislik herifi öpmüştüm. Şeyini ellemiş – Sanırım kusacağım… Tüm kuzu yahnisini geri çıkardığım halde kendimi iyi hissetmiyordum. Çömeldiğim ağaçtan kalkıp gölün kansız kısmında yüzümü yıkadım. Ah burada yaptıklarımdan kimseye bahsetmemem lazım. Kahrolası afrodizyak büyüsü müdür nedir ondan korunmak adına RV’den başka bir büyü daha isteyeceğim. Bir daha iğrenç heriflerle öyle sohbetler yapıp sağımı solumu elletmek istemiyorum. Lanet olsun! O pislikleri tekrar öldürmek istiyordum. Burada olanları hiç yaşanmamış gibi unutacaktım. Tek çaresi buydu. Bunu hemen yapacaktım. Elimdeki kesik kafa dolu çantayı aldım ve hızlı adımlarla sarayın yolunu tuttum. * - * - * - *                
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD