Emir Sayer.
Gelmişti. Dudaklarındaki tehlikeli tebessümü altında kibirli kutlayış herkesin gözüne çarpabilecek türden belirginlik taşıyordu.
Elinde şampanya şişesi övünçlü ama samimiyetsiz göz tohumlarıyla bardağına içkiyi doldurdu. Gözleri gözlerimdeydi.
Öyle bir bakıyordu ki bana, daha önce hiç kimsenin bana karşın böyle derin bir gurur duyduğunu hissetmemiştim.
Derin hissiyatlar, bana göre ruhun en katil edici tehlikesiydi, bu da beni ürkütmeye yetmişti; hissettiklerim yalnızca parmak uçlarıma soğukça akarken, çehremin suretinde hissettiklerimle çeliştim, duygularımla kavgalar ettim fakat içimdeki güçlü kadının cüretkârlığı girdiği savaşı kazanıp bedenime ardından gözlerime sahip oldu.
Emir Sayer kadehini havaya kaldırırken, gür sesini salonun her köşesine ulaştırdı, "Sena Gökyel," diye özgüvenle adımı söyledi, "Bu gece sana içiyorum." Diyerek kadehi tek yudumda damaklarına akıttı. Elimi saçıma götürüp sağa gelişigüzel atarken heyecanlıydım.
Sesi o ilk geceki gibiydi; gürdü, uluydu, korkutucuydu.
Damarlarım damarlarımın üstünde atmaya başladı, giydiğim topuklu ayakkabıyı sağa doğru kırdım. Anında bedenimdeki tepkimeyi fark etti, giydiğim topuklu ayakkabılardan başlayarak gözlerime çıktı bakışları.
Yakalanmış hissiyle şaşkınlığı üstümden özgüvenle atarken, onun kısa barış barındıran oyununu devam ettirdim.
Kadehimi ona doğru kaldırdım, dudaklarımın ucuyla, "Sayer," diye desibeli yüksek sesle mırıldanırken cevap verdim. "Bende sana içiyorum."
Başını olduğundan daha da dikleştirdi, sarsılmaz bakışları, hafif aralık dudakları ve deri değiştirmiş kini: içine ateş koyulduğunu düşündüğüm gözlerimi öyle bir tutuşturdu ki, gözlerimin içindeki ateşi gözlerinin içindeki evrende görüyordum.
Gözlerimdeki ateşi büyüten üç kadeh şampanya mıydı?
Aklım suratıma tokadı çarparken gözlerinden kurtulmaya çalıştım. Başardım.
"Ergin Ertürk yok olmuş." Dedi korkusuzca.
Yüzüme sahte bir somurtkanlık asarken Emir Sayer'in onur duymaktan çekinmeyen gülümsemesinin hafif mırıltısını duydum, birkaç kişinin de ona katılmasıyla yalnız olmadığımızın yeni farkına varabiliyordum.
Artık sarhoştum.
Tenim ısınıyor, göz bebeklerim büyüyordu ama ben üç kadeh şampanyadan sarhoş olmazdım.
Emir Sayer, "Sen artık benim gözümü korkutuyorsun" Dedi, gülmemek için zorlanan sesle, bakışları etrafta bir tur döndü.
Tavır ve tutumları kibirliydi ama asla bana duyduğu gururu saklamak gibi bir amacı yoktu, hatta tam tersine, o, bunun zihnimde kalıcılığını yakalamak istiyordu. "Koskoca, itibar sahibi adam girdiği delikten çıkamıyor. Ürkütücü." Diye ironi yaparken yeniden gözlerini gözlerime değdirdi.
Gülüşen kadınlar ve aramızdaki ilişkiye anlam vermek için ciddiyetle izleyen takım elbiseli iş adamları, aramızda fazlalıktı.
Gözlerimi bir kez daha kaçırdım, "İtibarı ona küsmüş olmalı. Af dileniyordur." dedim başımı kibirle kaldırarak. "Ya da ben bu gece kendime içiyorum, Sayer."
Gözlerine yakalanmamak için göz bebeklerimi gözlerinden uzak tutuyordum, kafasını söylediğimi hoş gören bir onaylamayla eğdi.
Damaklarıma içkiyi değdirmeden kadehi bitirip asıl oyuna kendimi hazırladım. "Gecenin sonunu seninle kapatacağım, söz."
Onunla eğleniyordum; rekabetime hırsla, kinime intikamla cevap veriyordu, aramızda yıkıcı bir döngü başlıyordu.
O rahat duracak bir adam değildi, patlattığı şampanya gibi geceye damgasını vuracaktı fakat sakindi, gecenin tadına varırcasına gittiği yolda yavaştı.
Dudaklarını yalarken kafasını sağa döndürüp bana tekrar döndürdü, dudaklarından asla düşmeyen ukala bir gülümseyiş vardı, o ukalalık kanımı ısıtıyordu.
Giyinirken fazla özenli davranmamıştı, ütülü olan kısa kollu düz beyaz tişört, önceki gördüğümden daha spor siyah bir saat takmıştı ve hiçbir modeli olmayan bacaklarını saran siyah kot giymişti.
Dalgalanmış saç uçları dağınıktı fakat Emir Sayer'in özenmesini gerektiren bir kusuru yoktu, vücudu, bedeni, kapıdan sığmayacak bir doksan boyuyla kusursuzdu. O her şekilde herkesin ilgisini çekebilecek bir dış görünüşe sahipti.
Onun bedeninde gezinen gözlerimi gelen sese yönlendirdim.
Erkek spor ayakkabı modelinin yumuşak topuğunun sesi mekânı duyulurken o kişinin babam olmamasını umut ettim. Defalarca vazgeçmiş, gelmemiş olmasını diledim.
Fakat o babamdı, biliyordum ki değişkenlik göstermezdi. Geleceğim dediğiyse gelirdi, yapacağım dediğiyse yapardı.
Emir Sayer o sesin sahibine dönmedi, adımlarının karakteristiğinden tanıyacağına emin olduğu bir bakışı vardı gözlerinde.
Yüzünde tehlikeli tebessüm yoktu fakat dudakları çehresindeki portreden apayrıydı.
Sırtının üstünden babamın büyümüş kahverengi gözlerini gördüm. Korkunç bir şekilde put kesilmişti göz bebekleri. Yalnızca odağı bendim, yalnızca ben.
Yaralarım gece boyu kendini çok hissettirmezken bir anda sızladılar. En içtendi sızı, acısı başımı döndürmüştü. Yaralar, ihanetimin simgesiydi, yanlışımın cezasıydı.
Elim yavaşça karnıma tırmanırken parmak uçlarımdaki soğukluk içimi titretti.
Babamın elini tutan annem, babamı eliyle sarsarken babam gözlerini benden tek bir saniye ayırmadı. Öfkeliydi, çok fazla öfkeli. Kafamı yavaşça sağa eğerken ona olan merhametim gözle görüldü.
Az önceki Emir Sayer'in karşısında duran omuzları dik, burnu havada kadın arkama saklanmıştı.
"Baba." derken ona adımlamaktan kendimi alıkoyamadım.
Emir Sayer'in delici bakışları omuzlarımı ve dizlerimi titretti.
Babama adımladığım o yolu yok edecek gibi bakıyordu.
Bir gün veya bu gece Emir Sayer o yolu yok ederse, o yolu daha güçlü inşa edebilir miydim?
Ona baktım, sanki aklımdan geçen soruyu sormuş dilsiz bir şekilde cevabını ondan alacaktım, çehresinde aradım: o rekabeti seven eğlenceli adam, çehresindeki tüm o dokuyu kaybetmiş, kaşlarının çatıklığının gölgelediği; devasa açık gökyüzünün sardığı kapkara bulutlar gibi olan gözleriyle bana tek bir şeyin cevabını gözlerime bıraktı: Yok ettiğimi yeniden var edemezsin.
Babam adımlarımla bakışlarını benden sinirle koparırken perdeye baktığını gördüm, gözlerini perdedeki yazılanları okumak için kıstığı anda gözlerini yarım dakika dolmadan yine bana çevirdi.
İnanmaz bakıyordu. "Sena?" dedi anlamaz şekilde. Öfkesi tutuklaştı. Gözlerini herkeste gezdirdi, yüzü morgdan daha soğuklaştı; yüzü morgdaki ölü insanların yüzünden daha ölüydü.
Her birisini tanıyordu, onlara arkadaşlık etmişti, bazılarına kardeş demişti, güvendikleriyle dost olmuştu ama hiçbirisi babamın yoldaşlığını hak etmemişti.
Babam öfkeli bir adamken dostu olmaz diye babamı kınamıştım ama bu saatten sonra düşündüğüme pişmanlıkla bakıp babamın hiç dostu olmamalıydı diyordum.
En kötüsü bana onlardan biriymiş gibi baktı. Ona ihanet eden insanlardan biriymiş gibi. Onun dostluğunu lekeleyen birisiymiş gibi.
Annemin elini bıraktı. Öfkeden birbirini kesen bacakları ve yumruk yaptığı eliyle Emir Sayer'le aramdaki yakın mesafeye gelmeye başladı. O gelmeden ve herkesin içinde öfkesini üstüme kusmadan yanından geçip hotelin girişine adımladım.
Onu sakladıklarımın suçluluğuyla ürkekçe beklerken bir hışımla önümde dikilmişti.
O an Emir Sayer'in salonda oluşu bile benim onu öfkelendirdiğim kadar öfkelendirmediğini farkına vardım. Ne yaptığım hakkında fikrim yoktu. Bazen hiçbir şey yapmamış olmamda onu öfkelendiriyordu.
Yüzüme doğru yaklaştı, yüzündeki iki üç kişiye göstermelik gülümsemeyle kolumdan tutup bedenimi kendine çekti.
Dışarıdan beni öpmek için kendine çekmiş sevgi dolu babaya benzediği konusunda şüphelerim vardı; babamla benim aramdaki ilişkiye dışarıdan bakmayı denememiştim, çünkü insanların ne gördüğü, gerçekten daha önemli olamazdı.
Damarlarımı patlatacak denli koluma güç uygulamaya başlarken, saçlarımın arasına ağzını yerleştirdi. İşte gerçek buydu, tam olarak bu.
"Sana bulaşma dedim, değil mi?" Dedi, tıslıyordu fakat boğazındaki düğümden sesi daha kalın çıkıyordu. "Yapma dedim." Derken dişlerinin gıcırtısını duydum.
Aynada baktığın yüzümün çirkinliğin farkındaydı uzunca bakmaya tahammül edemiyordu. Çirkinliğimiz: Hırsımız, kinimiz, kibrimiz ve onca şeydi.
Saruhan Gökyel bu yüzden kızını izlemeye tahammül edemiyordu, kendi çirkinliklerini görüyordu: hırsını, kibrini ve bitmeyen kinini.
"Birisi senin hırsının kurbanıysa Sena, bu onun da hırsının kurbanı sen olduğunu gösterir. Rekabetini sahip olduklarını sakınarak yapmaya çalışabilirsin ama sahip oldukların değerliyse geri çekilmeyi kendine erdem saymalısın." Her kelime dilinin öfkeden dişlerine vurmasıyla çıkıyordu.
Farkında değildi, bilmiyordu, ben onu korumak için ona ihanet etmiştim ama babam bana, hırsımdan onu harcadığımı söylüyordu.
Koluma son bir güçle daha fazla sıktı, "Benim sonumu sen getireceksin kızım." Kolumu çekip kurtarırken, 'kızım' derken ki açık beyanla ettiği hakareti sindirebilecek tahammülüm yoktu.
"Ya sen baba?" dedim saygı tonunu aşarak. "Sen neden hiçbir zaman bu dediklerini yapmadın baba? Halen senin düşmanlarının hırsının kurbanı benim. Asla geri çekilmedin. Sen niye çekilmedin?"
"Haddini aşma!" Dedi aramızdaki saygıyı aradan çeken bir tonla. "Benim yaptığımı yaptın. Yaşattığımı yaşatmak istiyorsun." beni bastırmak isteyecek bir tehditle bakıyordu. "Senin davan benimleymiş." dedi.
Ruhundaki kalın buzlaşmış tabakasına bir darbe indirmiştim, buz çatlamıştı.
Affederim sanmıştılar, unuturum sanmıştılar, çocuğum diye büyüyünce geçer sanmıştılar: affetmemiştim, unutmamıştım ve geçmemişti.
İnkârımı duymak istedi, inkâr etmedim, "Seni etkileyecek hiçbir şey yapmadım, aksine, ben seni akladım." Övünç duydum, belki de kibir. Tekrardan çirkinliğimizi görmesi için yüzüne, aynamı tuttum.
"Müteşekkirim." Dedi alayla. "Aptal bir adama mı benziyorum Sena? Kendini aklayamayacak derece de mi bittim ben?" kendine olan inancının sarsıldığı barizdi.
"Alakasız şeylerle bağdaştırıyorsun baba." Sıkılgan bir nefes salarken tahammülümün son raddesine geliyordum.
"Sena, beni öfkelendirme, hatanı daha fazla savunma!" Diyerek dik bakışlarla onun öfkesinin son raddesine girdik. "Nasıl düzelteceksin onu düşün."
"Baba sen hep öfkelisin, öfken son bulmuyor ki, memnuniyetsizliğin bitmiyor." Kısaca yeter demekti söylediklerim.
Sesiyle yerimde sıçradım. "Yüzlerce dava içinden en basit, en gereksiz dosyayla kendimi niye aklayım? Diğer davalarımda suçlu olduğumu göstermek niye? Sen, aynen beni bu durumu düşürdün." İşaret parmağını omzuma vurdu. Bağırtısı salonun girişinin holünde inlemişti.
"İnsanlara bak," diye bağırdım suçumu kabul etmeyerek. "Hepsi o adamın dolandırıcı olduğunu düşündüler ve ben, içlerinde suçsuzluğuna dair şüphe ektim."
"Ben sana suçsuzum dedim mi?" dedi öfkeyle. "Ben suçsuz değilim. Aklanmak da sikimde değildi, ben neyin ne olduğunu biliyorum."
Niye pişman değildi? Suçluysa hala niye övünüyordu?
"Birisini öldürmüş olmanla övünebilecek hale geldiğini gösterme bana baba, bunu sakın yapma." Sesim tir tir titredi. "Yoksa seni savunduğumda kendimi, o cinayeti ben işlemiş gibi hissediyorum."
Ben babamın suçunu mu savunacaktım? Kanlıydı elleri, bir can almıştı, bir hayat çalmıştı. Kaç çocuğu annesiz veya babasız bırakmıştı? Kaç çocuk ağlamıştı? Ya da hangi anneyle babanın evlat acısıyla yüreğini yerle yeksan etmişti?
O çocukların her bir gözyaşı kalbimin cehennemi olurdu.
Sesini gram alçaltmadı, "Sen hep hissediyorsun Sena." Dedi acımasızlıkla. "Yetim hissediyorsun. Katil hissediyorsun. Bok gibi hissediyorsun, sen hep hissediyorsun." Gözlerimi acıyla kapattım, başımı aşağı eğdim. "Hissetme. Bu da mı benim sana kötülüğüm?" Dedi bencilliğin en büyüğüne kucak açarak.
"Çünkü," elimi öfkeyle savurdum, elim eline çarpıp savruldu, "Seni savunan benim, seni aklayan benim ve duymak ister misin bilmiyorum ama büyük hayal kırıklığın olan ben, senin kızınım." bu tepkime şaşırdığına şaşırmamıştım.
O her zaman susmayı gelenek haline getirmiş küçük kızının canını yakmıştı.
Az önceki Emir Sayer'in karşısında kanı ısınmış o cüretkâr kadını sindiremezdi. Kavgamıza dönen bir iki kişi aramızdaki öfkeyi dindirmedi.
Öfkemi vururken ve onunla ilk defa cesurca yüzleşirken onun öfkesi, kıyılarıma, boyumu aşan dalgalarla vurdu, boğuldum; o öfkenin çalkantısıyla ne zaman baş edebilmiştim ki?
"Engin itinin itibarını yerle bir ederken benim polis aramamı unuttun lanet olasıca!" Derken sesi hırlayan bir öfkeyle baş başa kalmıştı. Göğüs kafesim içe sertçe çöktü ve şişmedi, durdu. "Adamın ilk işi polisi arayıp yerimi söylemek oldu."
"Yerini bilmiyordu. Üstelik arama da çıkmadı." Dedim. "Yeter." fısıldadım varla yok arası. "Yeter artık baba." Dedim ellerimin içini açarak, avuçlarıma bakarsa yaraları görebilecek olduğu aklıma gelip hemen avuçlarımı yumdum.
"Benim hayatımı cehenneme çevirdin. Bense seni hala savunma derdindeyim. Hala niye her şey benim suçum? Her şey benim suçum nasıl olabilir baba?" omuzlarımı kaldırdım, suçsuzdum, ben suçsuzdum niye bana suçlu hissettiriyordu?
"Yalnızca bir an önce defolup gitmenin peşindesin." Derken hayret dolu baktım. Nasıl ki çabamı göremezdi? Kördü, nankördü. "Sikeyim." Diye küfür sıralarken ensesinin kaba etlerini sıktı.
"Evet." dedim çenem sinirden titrerken. Babama olan kinimi hatırladım. "Gideceğim. Bu kez herkesle işim bitmiş olarak gideceğim, asla dönmeyeceğim, bu kez asla baba, duydun mu?" kafamı transa girmiş gibi sürekli sağa sola sallıyordum. "Yerimi bile bilemeyeceksin bu kez."
Gözlerimin içine baktı, "Defol git o zaman." Dedi işaret parmağıyla dönen kapıyı gösterirken. "Her şeyi mahvettin şimdi de dön arkanı git."
"Gitmiyorum." Dedim omuzlarıma doğru vebaya tutulmuş gibi sarsılırken. "Gel deyince geleceğim, git deyince gidecek miyim? 23 yaşındayım baba, artık farkına var."
"23 yaşındasın, güzel." Dedi sağa sola bakıp gülerek. "Peki, niye karşımda 23 yaşındaki kadından çok bir kız çocuğunun hareketlerine katlanıyorum ben Sena?"
Ellerimi saçlarıma götürerek saç diplerimi avuçladım, "Bilmem." Dedim sesimi alçaltamayarak. Vücudum tepkimeye girmişti, içinden çıkamıyordu. "Öyle davranmak zorunda bıraktığından olabilir mi?"
Babam, yumruğunu havaya kaldırıp alnına sertçe vurdu, "Ukalalaşma, saygını koru." Diye kendini yüzünü kırmızıya döndürecek bir şekilde sesini daha fazla yükseltti. "Karşımda dikilmeye devam etme," dedi dişlerini sıka sıka. Burun delikleri kocamandı. "Defol Sena!"
Alamadığım hınçla, "Kazıyacağım." Diye fısıldadım bağırmaktan tükenmiş sesle. "Kinimi adalete kazıyacağım, kim ne yaşattığıysa onu yaşatacağım."
Gözlerimdeki ateş gölü, ateş akan nehre dönüştü: ateşi durağandan olan ölü göl, akmaya başladı, aktı. Ruhumun çökmüş havzalarını alevlendirdi. Öfke, ateşle sulandı.
"Sana olan merhametim, seninle olan davam görülene denkti. Bitti, baba."
O davanın ilk duruşması, başlamıştı. Merhametim de bitmişti.
"Polis kapıda Sena." Dedi alayla gülerek. "Beni tutuklamaya geliyorlar. Ne bitti? Her şey şimdi başlıyor."
'Nefesini tut, gerekirse öl ama bir kez daha merhamet etme Sena' diye fısıldadım. 'Senin davan merhametle adalet sağlayamaz, bunu gördün, baban sayesinde gördün.'
Emir Sayer zihnimde hatırasıyla var oldu, 'Adaleti sağladığını bana göster.' Dedi.
**
BÖLÜM SONU