11.DAVA SİZİN DAVANIZ

1307 Words
Ne şans ki, masada yalnızca bir şat absent vardı ve onu da ben içecektim. "Acımasız ilahi adalet." Diyerek gülmeye başladı Charlie. Ona düşen viskiyi eline alıp, "Şerefe!" deyip şat bardağına vurdu. Sızlanarak, "Allah'ım lanet olasıca bu adamı seviyor olmalısın." Dedim, kafamı arkaya doğru eğerek şatı sertçe hap yutar gibi diktim. Gırtlağımdan geçerken yutkunmakta zorlanıp, öksürüğe boğulmuştum. Kolonya ve kesme şeker tadı vardı. "Hop hop!" dedi şat bardağını elimden çekip alırken. "Bir dikişte içilir mi kızım o?" Alkolle cayır cayır yanan dudaklarımı elimle silerken kulaklarım uğulduyordu, alkol oranının çok yüksek olduğu o kadar barizdi ki, boynumdan sıcak bir hissin aktığını hissetmiştim. Cevap vermek yerine ceketimi çıkarıp masaya fırlattım, tadı iğrenç olsa da bana bahşettiği silsileli evren, kanıma karışıyordu. Mekândaki insan gürültüsü azalmıştı, Charlie tuvalete gideceğini söyleyip toz olmuştu, kim bilir patronuna neyin hesabını veriyordu? Absent tamamıyla kanıma karıştığında, şansıma düşen diğer içkileri içmek zor olmamıştı. Çünkü sarhoşlukta ulaşabileceğim en yüksek noktalardan birisindeydim. Tuvalet ihtiyacımı görmek için ayağa kalktığımda, bacaklarım uyuşmuş, bedenim ağırlaşmıştı, dengemi yitirdiğimde bacaklarım dolaşmış uzun boylu tabureye tutunmuştum. Dizlerimin üzerinden kalkıp tekrar dengemi kazandım. Bir sarhoş, sarhoş olduğunu ayağa kalktığında anlardı. Ve ben felaket sarhoştum. Tuvalete girip ellerimi mermerin iki yanına dayayıp güç aldım, suyu açıp kafamı eğdim. Dakikalarca o suyun altından kafamı çekmedim, saçlarım, yüzüm, kıyafetim sırılsıklamdı. Kafamı kaldırdığımda yüzüme yapışan saçları omzumun arkasına attım, ayna da kanı çekilmiş suratımı görüp durakladım. Oysa yalnızca bir kez de olsa, kanlı ve canlıyken aynalarla karşılaşmak istiyordum. Tesadüf müydü? Geçmişin olduğu her yerde, birer ayna vardı. Rumeli akmış, gözleri şişmiş ve soğuktan dudakları titreyen bir kadına dönüştüm. Omuzlarıma saçlarımın suyu damlıyordu, gözlerim kan çanağıydı. Geceden kaçıp aydınlığa kavuşan her saat, yüzümdeki gücü siliyordu. Havalandırma penceresi uğultulu bir rüzgârla açılarak duvara çarptı. Aynadan yansımasına rağmen sıçradım, tekrardan pencere uğultulu bir rüzgârla daha güçlü çarptı, sıçradım. Gerçekleşeceğini bildiklerimden korkuyordum. "Sena?" dedi kafamın içinde derinleşip sığlaşan bir ses. Omuzlarıma dokunan ellerle, sıçradım. Gözlerim, beni kendine çeviren kişiye baktı, Charlie'ydi. "Saruhan abi geldi. Duyuyor musun sen beni?" üzerimdeki ellerden kurtulup iki adım geriye gittim. "Hem bu halin ne senin? Toparla çabuk kendini. Kızdıracaksın şimdi babanı." Babam... Babam. Varsa yoksa babam. Herkes yalnızca babam için varmışım gibi davranıyordu. "Çık." Derken boğazıma düğümlenen sesi yokladım. "Babanın karşısına-" sözünü keserken tahammülümü yitirmiştim. Ellerim kendini kaybetmişçesine Charlie'yi vurarak göğsünden itti, "Çık dedim sana!" boğazımın yırtılırcasına bağırdım. Kapının arkasında sesimi beklediği şüphesini uyandırarak aniden birisi, içeriye daldı, kim girdiğine bakarken dünyam dönüyor ve dönen dünyama yenik düşerek başım omuzuma yatıyordu. Yanımıza yaklaşanın dik dik Charlie'ye baktığını, "Sorun var galiba?" derken Charlie'ye omuzlarını palazlandırmasını görüyordum. Sesi iyi tanımama karşın, kime ait olduğunu karar veremiyordum. Gözlerimi kapatıp açtığımda, giren kişi netleşti: Ulaş'tı. Delirmişti galiba. İkisi burun buruna gelirken savsaklayarak aralarına girdim. Sırtım Charlie'ye dönüktü, "Müdahale edilecek bir durum yok." Kendi sesim beynimde eko yapıyordu. Ulaş'ın sarhoşluktan rengini göremediğim gözleri, kavga çıkartmak için an kovalıyordu. Gözleri Charlie'nin yüksek boyunun hizasından indi ve beni buldu. "Çık." "Berbat gözüküyorsun." Deyip Charlie'ye omuz çarpıp çıktı. Ona neydi nasıl göründüğüm, bilmiyordum. Kafamı toparlamakta zorluk yaşıyordum. Charlie, "Bu ergen kim?" dedi seslice gülerken. Yüksek egosundan Ulaş'ı kaleye almamıştı, bu iyiydi. "Onu şimdi bırak," dedim kendime kızgınlıkla kafamı sallayarak. "Sana öyle davranmak istemezdim. Kusura bakma." Anlayışla kafasını salladı. "Önemi yok." Dedi parmak uçlarıyla kaşının üstünü kaşırken. "Apsentin tesiri. İki gün sürünürsün." Yorgunluğumdan yanıt veremeyip kafamı salladım. "Çıkalım, baban bekliyor." Elleri ayakları iple oynatılan kuklaya dönmüştü zihnim, onun adımlarını takip ettim. İçki tezgâhlarına geldiğimizde ilkten seçemesem de görüşüm açıldığında babamın, sırtının dönük, taburelerde bir kadınla viski içtiğini gördüm. Elimi keten eteğime sürterek sakin olmak için çaba gösterdim. Otuzuna yeni girdiğini düşündüğüm kadın, avcundaki kristal bardağıyla beni işaret etti. İçtiğim içkilerden halüsinasyon görüyor olmalıydım. Görmüyorsam büyük bir problemdi. İkisi de ayağa kalkarken, özenle modern ve şık bir takım giyinmiş kadın, "Ah Sena, güzelim! Bizde seni bekliyorduk." Dedi elini uzatarak. "Ben aile avukatınız, Nilay." Düz bakışlarla bakıyordum, varlığını görmezlikten geldim. Elimi uzatmayacağını anladığında, babama bakarak elini geri çekti. En ince detayıyla ikisi arasında geçen bakışmaları, hareketleri izlemeye başladım. Babam Avukatla aramda konuşmasının geçmeyeceğini anladığında, azarlayarak, "Bu kadar içmenin lüzumu ne? Haline bak." Deyip Charlie'den ceketimi alıp ellerime fırlattı. "Saat 10'a geliyor Sena, sense girdiğin delikte sızmışsın!" Bana hesap soruyordu, ya kendisi neredeydi? Bu kadının kollarında, başka kadının kollarında ya da cehennemin en dibinde mi? Charlie, "Abi, Sena'ya ben ısrar ettim." Derken babam gözleriyle direk onu susturdu. "Bu onun sorumsuzluğu, onun suçunu üstlenmeyin." Diyerek Charlie'nin koruma güdüsünün önünü kesti. Babamın kolunu tutarak uzunluktan toynak olmuş tırnaklarıyla okşadı, "Saruhan, genç o, içip eğlenecek tabii ki." Babamın kolunu öfkeyle çekip sinirle yüzünü avuçlarken, o kadın etkilenmişe benzemiyordu. "Saruhan mı?" dedim kaşlarımı çatarak. İki adım atıp ona yaklaştığımda, muzip bir ifadeyle, "Siz müvekkilliğini yaptığınız insanlara ismiyle mi hitap edersiniz?" Yüzü bozguna uğradığında üstün bakışlarımla gülümsedim, "Resmi müessese sınırları, bilirsiniz." babamın kolumu çekmesiyle adımlarım geriye düştü. Gözleri açılmış, yuvarlarından fırlamaya hazırdı, uyarı vererek bana bakıyordu. Kulağıma, "Hadsizlik yapma Sena!" Diyerek hiddetle fısıldadı. Kolumu sertçe bıraktığında, o kadın ve benim aramda bakıştı. "Nilay," deyip kesik konuştuktan sonra, "Nilay Hanım'ın," diyerek düzeltti. Çenemi sıkarken dişlerim sızlıyordu, "Asistanı olacaksın. Bunu konuşmuştuk zaten." Geçiştiriyor, önemsizleştirmeye çalışıyordu. "Konuşmadık. Ne bu emrivaki?" Dedim eminlikle. "Okulum bitmeden stajyerlik yapmayacağımı söylemedim mesela baba. Ya da senin dava işlerine burnumu sokmayacağımı?" Öfkenin mızrağı alkolle birlikte kanımdaydı. Bu kez asla söylediklerimden geri dönmeyeceğimi anlatırcasına, huzur bozucu bir sakinliğe sahiptim. Öfkemi dışarıya vurmayacaktım, bir dalga vurursa kıyıya, öfke dalgalanırdı ve benim içimde öfke okyanusu vardı. Sesli nefeslerle bana sırtını döndü, elleri boynunda geziyordu, "Geldiğim şu noktada senin siktiğim inadınla uğraşacak zamanım yok Sena." Diye boşalmış bar mekânın da öfkeyle bağırdı. Nilay denilen kadın, yerine sinerken alayla ona baktım. "İnat değil. Hür değil miyim ben?" baskı altına alınmamak için çırpındığımı hissettim. "İstemiyorum, anlatamıyor muyum kendimi?" Babamı tanıyordu, yeni tanıştığı, babamın öfkesiydi ve bu hiçbir şeydi. "O yetmişini sikeceğim adam, beni hapse tıkacak! İzleyecek misin?" yumruk yaptığı eli, bar masasına inmişti. Çıkan öfkeli ses ve ardından cam malzemeli masanın parçalanmasıyla, dizlerimin titreyerek birbirine vurdu. "Şunu unutma Sena, mahvolursam seni de mahvederim." kızını tehdit edebilecek bir adamdı. Gözlerimi sımsıkı yumdum, ardından açtım, babamın heybetli bedenini bedenime bir karış mesafede buldum. 'Korkman için bir yaratığa ihtiyacın yok Sena,' diye fısıldadım küçük kıza. 'Senin baban var. Onun gözlerine bak.' "İzlemesem, ben mi kurtaracağım seni?" kahkaha atacakken son anda durdum kendimi. Babamı son derece ciddiye alıyordum, boşa cümleler sarf etmezdi ama mahvedilmelere o denli alışmıştım ki, korkmamıştım o hislerden. İnsanların korkmadığı hisler olurdu, babamın dibi görme hissinden korktuğunu görmemiştim. Yavaş yavaş, ben de mahvedilmek hissinden korkmaz olmuştum. Omuzlarımı kırarcasına büyük elleriyle kavradı, bedenimi silkercesine salladı; o sırada gözleri gözlerine sığmıyordu, taşıyordu. Nefesindeki alkol kokusuyla sarhoş olunabilirdi. Sarhoş bir zihin, hisleri dolgunlaştırırdı, öfke ayıkken gezmekten çekinebileceğin uçurumun kıyılarında gezinirdi, babamın dalgalarca büyüyen öfkesi, alkoldendi. "Senin itirazlarını mı dinleyeceğim ha?" dedi bedenimi hırpalarken. Elleri beni bırakırsa yere yığılacaktım, elleri beni hırpalamalıydı; yere düşmemeliydim. "Bırak beni baba!" diye ellerinden kurtulmaya çalıştım. Sarhoş yanımın zayıflığıyla boşa çabalıyordum. Kalbim sancıyordu, az sonra tık deyip son kez atacak gibi sancıyordu. "Sana bundan sonra fikrini soran olmayacak. Ben ne dersem o." elleri omuzlarımı iterek bıraktı. Düşeceğimi sanıyordum, bedenim yalpaladı fakat insanları gördüm, göz göze geldim, içimde bir ruhun dizlerinin üzerine düşüşünü bedenime balyoz inmiş gibi hissederken, bedenim düşen ruhun içtiği antla ayakta kaldı. Bedenin omurgası ruhtu, omurgan kırıldığında bedenin, bedenin yıkıldığında ruhun ayakta kalmalıydı. Babam önümden çekildi, görüşüm genişledi; Charlie, Ulaş ve o aptal kadın babamı sakinleştirmeye uğraşıyordular. Gözlerim algılamak için geziniyordu, masadan yere düşmüş pembe kapaklı dava dosyasını gördüm, atiklikle eğilip aldım. Dosyayı elimde buruşturarak salladım, "Dava?" dedim babama soru dolu. Dosyanın kapağını açıp, okumadan yazılara göz gezdirdim. Başım dönüyordu, yazıların satırları karmaşıktı, kalın kapaklı pembe dosyadan kâğıtları sertçe ayırdım. "Öyle mi?" Burada olan herkese baktım, az önce gözlerinin önünde aşağılanmıştım. Bu yaşıma denk hayatımın çirkinliklerini ben dışında kimse bilmemişti, babam bu prensibimi çiğneyemezdi. Kâğıtları ortadan ikiye parçaladım, yüzümdeki öç hissi, avukatın şaşkınlık nidası ve babamın dur bile demeye zamanı vermemem iki saniye sürmüştü. Kâğıtları ellerimden çöp atarmış gibi yere fırlattım. Kurumuş dudaklarımın ucuyla, "Bu sizin davanız, benim değil." Diyerek fısıldadım. Uğursuz sessizlikte sesim duyuldu. "Beni karıştırmayın."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD