10.ŞEREFE

2553 Words
Babamdan boşansın istedim, beni bir köşeye fırlatıp hak ettiği o hayatı yaşasın istedim. Annem cehennemden kurtulmak istememişti. Pratik zekâsı işine yararken, "Tezgâhın üstünde şeftali reçelini unuttum, sen seversin." Masadan bahaneyle kalktı. Ulaş'ın bu işine yaramış olmalı ki, masadaki telefonunu annem çıkar çıkmaz kilit ekranını açtı, gözlerini ekrandan çekmezken alçak sesle, "Saruhan abi arabayı kaldırmış, şimdi sanayide." Diyerek ellerini silkti. "Bilgin olsun." Yerinden kalkarak sandalyesini öne doğru çekti, selamsız sabahsız gitmeye kalkışıyordu, anneme, "Ellerine sağlık Hilal abla, ben çıkıyorum." Diyerek bir nevi anırdı. Sonunda gidiyordu. Ayağa babama olan merakımdan kalkarken, "Ne alaka? Sanayide ne işi var babamın?" dedim aklıma takılan soruyla. "Sence? Fabrikası olan bir adamın sanayide ne işi olabilir?" dedi ukalaca çatılan kaşlarıyla. "Arabasını yaptırır, işlerine bakar, iki çay çorba içer." "Kendini çok mu zeki sanıyorsun sen?" dedim alayla gülümseyerek. Dudağımın ucunu gerginliğimi belli ederek içeriye doğru yuvarladım, "Babam sessizliğini koruyacak ve işine bakacak. Kim inanır buna?" gözlerini pencereden dışarıya gezdirdi, doğruluğuna hak verircesine başını salladı. "İhtiyar heyetinde mantık arama. Bu işler veresiye parayla başlamış, şimdi peşin kanla ödeniyor." babamın yanında çıraklığını alıp kalifiye olmuşa benziyordu. "Gözünde büyütme yani bu yaşadıklarını," gözünü kıstı, hafife alır gibi. "Arkanı kolla gerisi kolay." Benim babam; sıcak, taze ve oluk oluk kanı avuçlayacak kadar tehlikeliydi. Arabasıyla alay eden o adamın ise en başından, kendi kanıyla banyo yapabilecek bir iblis olduğunu sezinlemiştim. İkisinden de tehlikenin farklı kokuları buram buram yükseliyordu ve sahne boşalmıştı, babam kenara çekilirken, o adam kanını ateşe vermişti. Ne yapacağını bize önceden izletmek istiyor misali uyarısı şimdiden yapmıştı sanki. Babamın kanlı siciline hakaret etmiş gibi hissettim, "Ne demek istiyorsun, o adamın babamı sindirdiğini mi düşünüyorsun?" kelimeler dilimden saldırıya uğramış gibi zırhlı çıktı. Önemli bir şeyi yeni fark etmişçesine kısıkça gözlerini bana çevirdi, konuşmadığı sürede birçok cümlesinden vazgeçti en sonunda dudaklarını zımbaladı, "Onu zaman gösterecek. Belki de," deyip sustu. "Belki de?" dedim asıl söylemek istediklerini duymak isteyerek. "Çıldırtma beni, söyle hadi." Söyleyeceklerinde kısıtlı davranıyordu, "Emir Sayer tarafından asıl sindirilmek istenen Saruhan Gökyel değil de ya sensen?" deyip telefonuna ardı ardına gelen çağrıları sessize aldı. Birileri tarafından ablukaya alınmış, tembihlenmişti. "Sen geldikten sonra çıktı piyasaya." Gerçekleri yakınımda barındırmaya tahammülü olmayan kişi babam olmalıydı. Peki, bahsettiği kimdi? Emir Sayer? Babamın ağzından Bekir Sayer diye telaffuz edilememiş miydi? "İsim karmaşası yaşıyorum." Dedim babamın plakayı okuduğu andaki işittiklerimi anımsamaya çalışarak. "Bekir Sayer?" duyduğum tek Sayer soyadlı isimdi. "Benimle ne işleri olur? Tanımam etmem." "Bekir Sayer: babası." Dedi, konuştuklarından rahatsız oluyordu. Daha fazla soru sormama izin vermeden telefonunu açtı, "Tamam, geliyorum." ayakları hareketlendi "Umarım görüşmeyiz." Dedi dudakları düz çizgide gülümserken, yanımdan geçip kapıya yöneldi. Bedeninin önünü keserek, "Babam mı çağırıyor?" işgüzarca davranıyordum ama bunu onun anlayabileceğini düşünmüyordum. "Seni ne ilgilendirir?" dedi yanımdan sıyrılıp odadan çıkarken. İşgüzarlığımı anlamasa da benden hoşlanmıyordu, bu sebep yeterliydi. Annemin holde Ulaş'la kısa sohbetlerini duyduktan sonra kapı kapanmıştı, başaramamış ve Ulaş gitmişti. Yararsız bilgiler öğrenebilir, devamını kafamda tamamlayabilirdim ama fırsat ellerimden kaçmıştı. Neyse ki, Ulaş gibi genç bir adam için Bursa küçük bir şehir sayılırdı, gideceğini düşündüğüm bar ve pub mekânlar azdı. En kötü babasından öğrenmek zorunda kalırdım ki Ulaş'ın yaşından gelen toyluk babasından daha çok işime yarardı. Kapı pervazından, şeffaf renkli yağmurluğunu giymiş kol çantasını elinde tutan annemi gördüğümde ona dikkat kesildim. "Ben çıkıyorum, kızlarla buluşacağız." Gözü kolundaki saatteydi. "Kızlarla demek?" dedim yaşına takılarak. "Lunaparka gidiyor olmalısınız. İyi eğlenceler." Elimi kaldırıp parmaklarımı salladım. "Hiç boşuna uğraşma, benim yaşımdakiler Avrupa'da orta yaşlı dahi sayılmıyor." Gülerek söylediklerini bozmamak için dudaklarımı ısırdım. Artık yaşını sağlam bir kanıtla savunuyordu, eskiden epey sinirlerini bozardım. "Elbette. Alt tarafı 45 yaşına bastın." Sesim kinayeliydi. Nedenini bilmiyorum ama içimden bir his, kuşkulanmamı söylüyordu. Dışarı çıkabilirdi, gezebilirdi veya eğlenebilirdi ama beni kuşkulandırıyordu. Neyden kuşkulanıyordum? Belirsizdi. "43, Senacığım." Diye beni düzeltti usulca. Odama gitmek için yanından geçerken göz temasımızı kestim, "Ben geleli bir saat olmamış." dedim ufak ufak sözler dokundurarak. "Neyse, uyuyacağım zaten." "Önceden sözleştik. Ayıp olmasın." diyaloğumuzu sürdürmeden evden çıkıp gitti. "Sen kalkana kadar çoktan gelirim. Bir iki saat." Sözlerini dinlemeyip odamın kapısını açtım, "İyi eğlenceler anne." açık açık bozulmuştum. Odamın kapısı kapalı, diğer tüm odaların kapısı açıktı, muhtemelen odam ardiye odası olarak kullanılıyordu. Kapının sapını aşağıya indirip kapıyı ittiğimde, odamın içerisi tozluydu, karanlıktı ve hiçbir yerine dokunulmamıştı. İki pencerenin birbirine baktığı yerde tek kişilik yatağım, karşı duvarında beş raflı kitaplığım ve yanında giyinme dolabım vardı. Mobilyanın rengi bembeyaz ve aynalıyken, güneşliklerden vuran ışıkla oda sarıydı. Duvarlar yapıştırdığım ünlü ressamların tabloları, edebiyat dergilerimden çıkan yazarların posterleri ve sahaflardan topladığım plak ve kasetlerle doluydu. Babam yapıştırmalarıma kızardı ama gittiğimde çıkarıp atmamıştı, belki de bu odaya girmemişti, muhtemelen girseydi atardı. Kitaplığımın önüne gittim, en alt rafı yıl yıl ajandalarım dikçe sıralıydı ve önlerine yatay şekilde günlüklerimi koymuştum. En alt rafta yatağımın boyundan kamuflaj olmuştular, yine de annem ve babamın erişebilecekleri yerdeydiler ama onları tanıyordum, özel alanıma girmeye çalışmazlardı. Ajandalarım da yıllara göre hatırlatmalarım ve ders notlarım duruyordu, her şey tarihli ve yazım özensizdi. Günlüklerim de ise sayfaların arasına geçmişim sıkışıp kalmıştı, acılar mürekkep izlerindeydi; mürekkep hiç kurumuyordu. Parmaklarımı sürterken toz kaldırdım, en alt rafın üst rafında dünya klasikleri, o rafın üstünde yıkılmış devletlerin hukuk sistemlerini anlatan kalın ciltli kitaplar vardı; okurken zevk alıp en çok kafa patlattığım bölüm burasıydı, bir üst rafta küçüklüğümden beri öğretmenlerin direterek okuttuğu r******r sıralıydı, en üst raf başucu kitaplarımdı. Tıka basa dolu okunmuş bir kitaplığa sahip olmak, zengin ve dinç bir zihne işaretti. Kitaplarımı ziyaretim bittiğinde çalışma masamdaki dağılmış dosyalara ulaştım. Tekerlekli sandalyeye kurulurken tozdan sayfaları kurtarmak için büyük bir nefes dışarıya üfledim. Toza duyarlı burnum anında kaşınıp, gözlerimi yaşarttı, bu hisleri özlemiştim; kitaplarımın tozunu almadığımda beni alerji yaparlardı. Odamın soğuk görünümünü alıp götürecek bir gülümseyiş sundum, en son ne zaman bu denli hisli gülümsediğimi hatırlamıyordum bile. Yatağıma girdiğimde ayakucuma konulmuş battaniyeyi bedenime sımsıkı sardım. Sanki beni koruyacaktı, burnuma kadar çekeledim. Odam hariç bu evde güvensiz, huzursuzdum ve şu an da yalnızdım. Uykunun derinlerine batamayacak, küçük bir tıkırtıda boşluktan zihnim sallandırılacaktı. Böyle bir uyku yerine hiç uyumamayı dilerdim ama bilincim uykuya çoktan kaymaya başlamıştı. Çok derindeydim, ruhumun en derinlerinde. Polisin aniden yüzüme tuttuğu fener ışığı gözlerimden yaşları iplik iplik akıttı, polislerin bellerindeki kemerden kelepçe şıngırtıları annemin çığlıklarına örtündü, telsiz konuşmalarının cızırtısı aniden çoğaldı. Üstesinden gelemediğim geçmişin boşluktaki anı çukuruna atıldım, düşme hissini uykuyla uyanıklık arasında avuçlarımın ince sızısıyla tadarken nefese boğuldum. Bedenimi kıpırdatmaya uğraştım, petek yanmadığından buz gibi olan oda battaniyeyi tepelediğim için iyice donmuştum ama felçli bedenimle tekrardan uykuya daldım. Uyudum uyandım, o hırpalayıcı huzursuzluk hissi gökteki aydınlığı kararttı. Gündüzdü, gece oldu, kâbuslarım uykumda dinmedi, uyandığımda yeni bir kâbus gördüm. Kâbusun içinde kâbus, ben sağ kalabilecek miydim? Defalarca kez uyandım ve her uyandığımda tekrardan istemsizce uykuya dalmak işkenceydi, zihnim toparlandığında bedenim karabasanın ellerinden kurtuldu ve tırnaklarımın içini kazdığı iki avcumu gevşettim, yüzüm buruşmuş ve parmak boğumlarım tutulmuştu. Avcumu gördüğümde dehşetle tırnaklarımın açtığı, içi kanlı izlere baktım. Avuçlarımın sızısının geçmesi için birbirlerine kenetlerken yataktan hızlıca kalkıp karanlık evde yatak odasına koştum. Lambayı densiz denilebilecek halde açıp yatağa baktım. Hiç bozulmamıştı, oda derli topluydu. Komindeki küçük saati elime alarak saate baktım, saat gecenin bir buçuğuydu. Hala bir Allah'ın kulu evin yolunu bulamamıştı, saati yatağa fırlatarak, miskince odama girdim. Sevgili ailemi şimdilik kafama takmayacaktım. Kim hangi cehennemin dibindeyse oradan çıkmamalıydı ve ben o sırada sarhoş olmalıydım. Gardırobun kapaklarını açıp sonbahara uygun bir şeyler baktım. Gece saatlerinde havalar kışla yarışabilecek soğukluktaydı ama benim dolabımda ip askılı tişört ve keten kumaşlı mini etekten başka giyilebilecek pek bir şey yoktu. Siyah kısa Jean bir ceket bulduğumda sevinmiştim, bu havada en azından gövdem donmayacaktı. Dalgalı koyu kestane saçlarımı saldım, saçlarım beni ısıtacak gürlükteydi. Sıradan günlük makyaj yapıp evden çıktım. Bu saatte nereye nasıl gideceğimi bilmiyordum fakat bir kedi gibi yolumu yıldızlardan çizebilirdim. Şehir merkezi yürüme mesafesindeydi ve ben iyi bir yürüyücüydüm, yürürdüm ama yolları tekin değildi. Issız, işlek; güvenli, güvensiz sokak ayrımı yapmak bana göre saçmalıktı fakat bu ülkenin birçok gerçeği vardı. Ellerimi ceketin ceplerine soktum, sokakların gece sessizliğini adım seslerimle bozuyordum. Şehir merkezi yolu boyunca sokaklar sakin bir sessizlikle uğuldadı, yaklaştığım anda ise polis arabalarının sirenleri, dışarıda hovardalık eden gençlerin içki kokan kahkahaları, bar ve gece kulüplerinden dışarıya fışkıran konser sesleri etrafımı sardı. Yanından geçtiğim bazı insanların arsız bakışları dışında, herkes kendi halinde geceyi geçiriyordu. Eskiden sık gittiğim barın merdivenlerinden zemin katına inerken lazerli ışıklandırma gözlerimi kıstırdı, dj ve insanların eğlenen sesleri göğsümde gümbürdüyordu. Bar masasına gitmek için sahneden geçerken neredeyse herkese çarptım, çünkü bir an önce o platformdan kurtulmayı amaçlıyordum, ağırdan alırsam insan fazlalığından sıkışan boğucu oksijen sayesinde nefes almayı bırakacaktım. Kalabalığı yarıp sahnedekilerden koptuğum da mekânı kolaçan ettim, eğlence arayışındakiler lobi veya sahnede sıklık gösteriyordu, bar masasına küçük arkadaş grupları oturmuştu. Herkesten uzak bir köşede uzun bar taburesini tırmanırken esmer ve uzun saçlarını atkuyruğu yapmış barmaid elindeki şarap tirbuşonunu bırakarak beni süzdü. Barmene göz işaretiyle benimle ilgilenmesini söylerken, ortamdan dolayı göremediğim barmenin yüzü lazer ışıklarının dönmesiyle aydınlandı. Tanıdık bir simaydı, şampanya şişesinin ince boynundan tutarak yanıma geldi. Barmenin yüzünde beni tanıdığına dair bir samimiyet belirdiğinde saçlarımı arkaya attım. İşte tanıdık birisi ve açıklama isteyen bakışlar. Yunan burunlu Charlie olduğunu hatırlamam zor olmamıştı, görsel hafızam keskindi ve barmenlerin değişik takma adlarını unutmak mümkün değildi. Genellikle barmen ve barmaidler gerçek adlarını ve kişisel bilgilerini vermezdiler, ayrıntılı bilgi sahibi olmasam da başları belaya sıkça girerdi, bazı bar sahipleri de çalışanlarını korumak için önlemlerini bu benzer şeylerle alıyordular. Tavır koyduğunu göstererek şişeye açmaya döndüğünde bakışlarım ukalalaştı. "Defolup gitmeli miyim?" dedim öne eğilip fısıldayarak. "Ama çözebiliriz." alaylıydım. Dudakları gülecek gibi oldu ama başını iki yana sallayarak aldırmamaya devam etti. Uzun zamandır tanışıklığımız vardı, bir arkadaştan öte onun müşterisiydim, içkilerimi o servis ederdi. Sohbetlerimiz olmuştu: kesik, tamamlanamayan ve sabaha unutulan. "Ver, ben açarım." diyerek elimi uzattım. İlk önce açmaya uğraştığı şampanya şişesine sonra bana baktı, dalga geçecek gibi oldu ama sonraya saklayıp, itirazsız soğuk damlalar damlayan şişeyi elime bıraktı. "Açabiliyorsun buyur." Kanını bile silmediğim avcum sızladı, yine de iddialı bakışlarımı bozmadan, "Genç İtalyan barmenlerden dersimi alıp da geldim." Deyip şişeyi iki bacağımın arasına tutturdum. Espritüel tavırlarını takınıp, elleriyle başını ovdu, "O adamlar ne denli nefes kesiciydi ki su şişesini dahi açamayan sen, şampanya patlatıyorsun?" sesini sinirli çıkartmaya özen gösteriyordu. Barmenler her zaman iyi bir polemikçi ve sağlam oyunculardı. "Yerinde görmen gerek Charlie, dehşetler!" Dedim ince ses tonum ve gerçekçi duran iç çekişle. Kulağımın sesli ortamda ayırt edebileceği kahkahalarıyla, "Müzmin bekârlık yeminini çöpe attın öyleyse?" dedi tek kolunu masaya dayayıp omuzu üzerinden beni tiye alan bakışlarla bakarak. Şişeyi açmayı bırakıp masanın arkasındaki bedenine yavaşça eğildim, "Şu uyduruk efsanelerin ne zaman bitecek?" "Hadi ama. Zilzurna olduğun gecelerde bile kimseyi yanına yaklaştırmazsın sen. Bilmiyoruz sanki." Diyerek gözlerini şişeye indirdi. "Açamıyorsun ver şunu." Şişeyi almak için kolunu uzattı, şişeyi kendime çektim. Dokunma dermiş gibi baktığımda, ne yaparsan yap bakışlarıyla gözlerini baydı. "Bence önce, dönmüş olmamı kutlamalıyız." Şişeyi bacağıma dayayıp tirbuşonunu takıp vida çevirir gibi çevirdiğimde şişeyi havaya kaldırdım, mantar patlayıp içki köpüklerini fışkırdığında kibirle kahkaha atmıştım. "Ee, nasılsın?" Charlie hüsrana uğramıştı, iki kadeh çıkartıp önüme koydu, kadehi orta parmağımdan geçirerek yarısına kadar doldurup ona uzattım, barmen olsa da her gece içmezdi, bu gece de hiç içmişe benzemiyordu. İkinci kadehi de kendime doldururken şişeyi kaygan zeminde ona doğru ittim, "Sahi, neredesin kızım sen?" dedi sinirle masaya eğilip. "Kayboldun, gittin. Saruhan abi arada sırada geliyor hala, alıyorum haberlerini." Göğsümü masaya dayayıp bende ona eğildiğim de, "Buradayım işte." Dedim kadehimi onunkine çarparak. "Hoş geldin demedin." kadehi dudaklarıma götürüp usulca bir yudum aldım. Su gibi kana kana içmek isteyen yanıma iradeli yaklaşmıştım. "Dikkat et, bunun da çıkar yakında kokusu. Yoksa kim döner İtalya'dan?" göz kırpıp dayandığı masadan ağırlığını aldı. Kadehi hırsla dikip masaya ses çıkartarak koydu. Şampanya şişesini bana itip, "Dönmenin şerefine, içki servisi bekliyorum." Deyip kollarını birbirine bağladı. Şişenin kalın boyunlu kısmından tutup kadehe doğru yatırdım ve ilgili gözlerle beni izleyen Charlie'ye uzattım. "Kokusu çıkacak çok şey var." Dedim dürüst bir itirafla. Kadehi tek dikişte damaklarıma değdirmeden boğazıma akıtıp masaya koydum. "Ama henüz erken." Alaylıydım. Parlak ve renkli gözlerinin ne renk bilmediğim Charlie'ye göz gezdirdiğimde anlamak ister gibiydi. Gözlerinin rengini sabahleyin, bu mekân dışında hiçbir yerde karşılaşmadığımız için bilmiyordum. Daldığını düşündüğüm anda, kulağıma eğilip, "Bu seni kesmez. Sert bir şeyler hazırlayım." Deyip yanımdan ayrıldı. Kadehi yineleyip önüme dönüp kendini kaybedenleri izlemeye başladım. Omzuma vurulmasıyla arkamı döndüm, şaşkınlık içinde Charlie'ye bakarken o, şarap şişesini masaya yatırıp sayamadığım içki çeşidiyle oluşturduğu çember etrafında döndürdü. Yan tabureme oturmuş ve ben dalıp gitmişken oyun bile hazırlamıştı. İçkilerin en ağır ve en yere devirenlerini önümüze sıralamıştı, bu gece alkol komasından gebermemi istiyor falan olmalıydı. Sek içkilerin ağırlıkta olduğu çemberin içinde şarap şişesi hala dönüyordu. "Oynar mıyız?" dedi eğlence ister ve beni sekteye uğratmak ister tarzıyla. Bana meydan mı okumak istiyordu o? "Özlemişsindir sen." "Bir dakika," dedim elimi kaldırarak. Samimi tavrıma güldü. İçkilere tedirginlikle baktım, "Alkol komasına girmeden önce acil aranacaklar listesi oluşturalım." ciddi yüz hatlarım hafifçe dağıldı. Yaşanılanları unutturacak bir maceraydı, ilk önce anılardan kopabileceğim bir kargaşa yaşayacaktım, sonra zihnim de izbe bir kara delik olacaktı. Anılarımı yutan kara delik, kanımın temizlenişine kadar sürecekti yutmaya. "Abartma. Alt tarafı sağlam içeceğiz." Dedi dişlerini göstererek gülerken. Gözlerimi devirerek iki elimi de çeneme yaslayıp şişenin hangi içkinin önünde duracağını izledim. "Bana, sana bir şey olmaz kızım. Yamyamı olmuşuz biz." Bana oynayacağımız basit oyunu anlatmak için eğilirken, ikimizde birbirimizin yandan görüntüsünü görebiliyorduk. Göğsümün içinde gümbürdeyen yoğun gürültü, onu arada sırada duymamı engelliyordu. "Bak, şişenin kafasına hangi içki geliyorsa onu sen içersin. Dip kısmını da ben." iyice yakınlaştım. "Bu oyunda eğlence tam olarak nerede? Sen sarhoş, ben sarhoş." yüzüme baktı, göz kırptı. "Sen hiç likörden, biradan veya kırmızı şaraptan sarhoş oldun mu?" dedi sert içkilerin aralarına koyduğu hafif alkolleri sayarken. "Çok değil." İlk büyüdüm dediğim anda içkiye sarılmıştım, bünyem alışıktı ve sarhoş olmaya dirençliydim. Şu an ilk kez alkol alıyor olsaydım, belki sahiden bir kadeh şarapla başım dönebilirdi ama artık içkinin yamyamıydım, en orijinalini, en safını tanımıştım. İçkileri teker teker arşınlarken, oyunun eğlence kısmına dair kafamda ampul yanmıştı, gözlerimi Charlie'ye yükselterek, "Sek ve şatların karşısında daha çok, hafifler var." dediğimde işaret parmağını bana sallayıp ciddi yüz hatlarıyla beni tebrik etmişti. Gözlerimi kıstım. Şans oyununa giriyordum fakat inanılmaz şanssız birisiydim, babamın 'sürekli bir şeyleri zorluyorsun' cümlesi haklı çıkarken, kendimi şu masadaki tüm ağır içkileri içip kalkmaya hazırlıyordum. "Sağlam sarhoş olacağım." muzip bir bakışla bana takılarak omzunu değdirerek güldü. "Yine de ikimizde devrileceğiz." Dedi kolunu dayadığı masadan kaldırıp başlamaya hazır halde. Sıkılaşmış vücudu geceden keyif almaya başlar gibi, yavaşça dj sesiyle ritim uydurup, kıpırdanmaya başlamıştı. "İtalyanlar," dedi kafasını öne doğru hafifçe sallarken. "İyi öğretici olabilirler ama iddia ediyorum ki, benden iyi dans edemezler." İşaret parmağımı dudağımın kenarına koyup, düşünüyor taklidi yaptım. "İyi bir öğreticiyi tercih ederim." dedim özgüvenini kırmak amaçlı. Yüzü bozulmadı yüzünü sahnedekilere çevirip güldü. "En bilmeyeni bile güzel dans ediyor ayrıca." "Sena," dedi boğazından yükselen boğumlu sesiyle. "Buldun mu yoksa bir İtalyan? Ne bu İtalyan seviciliği. Hayırdır?" yüzünden asla inmeyen o kibirli ifade daha çok kendini üsteledi. "Var dersem, kaç saate babamın haberi olur?" çok ciddi yüz ifadesiyle şişeye bakıyordum. "Hm," dedi dudaklarını düşünür gibi büzerek. Kafası hafif kalkık, dümdüz bakıyordu ve eski duruşundan da özgüvenliydi. "Bana da birini bulmazsan bir saat olmadan." bilerek konuyu uzatıyordu ve bundan zevk almıştı. "Neyse ki bir İtalyan'ımız yok." Dedim bitiricilikle. "Olsa ya babama ya sana söylerdim, siz birbirinize söylerdiniz." "İtalyan olması şart mı? Her milletten olur." omzunu omzuma değdirip güldü. Dirseğini büküp masaya yaslamıştı. "İtalyan dedik, hakkını kaybettin." kafamı sağa eğdim. Araya hiç zaman girmemiş gibiydi, eskimemiş, yıl almamış gibiydik. Sabırsızlıkla şişenin durmasını bekliyordum, gözlerim şişenin kafasındaydı, nane likörünü ilerleyip piyasada yasaklı içki diye dolaşan absentte durmuştu. El altından satılıyordu ve üç dört şattan sonra iç organlarımın yer değiştirdiğini hissettirip ölümcül bir sonuca vardırabilirdi. Ne şans ki, masada yalnızca bir şat absent vardı ve onu da ben içecektim. "Acımasız ilahi adalet." Diyerek gülmeye başladı Charlie. Ona düşen viskiyi eline alıp, "Şerefe!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD