9.YUVAYA DÖNÜŞ

2505 Words
"Hatırlıyor olmalısın." dedi yumuşak ama şeytanca tonlamayla. Bakışlarım ilgisiz ve meraksızdı. "Geçtin karşıma, seni kurtarmak için hukuk okuyacağım baba dedin, gıkımı çıkarmadım. Yalan mı?" Dedi son kelimelerine baskı yaparak. "Liseye bile geçmemiştim." diye homurdandım. 14 yaşındaki bir çocuğun söylediklerine bu sorumluluk yüklenemezdi. "Düşüncelerim, isteklerim hatta tüm hayatım değişti benim o zamandan bu zamana." "Neden hukuku seçmene izin verdiğimi unutmamışsındır." gözlerini kıstı. İşaret parmağını başını götürdü, "Her şey burada Sena." "Borçlu muyum? Sırf hukuk okumama izin verdiğin için sana borçlu muyum baba?" yüzümü buruşturdum. Sinirden ağlamak istiyordum. "Herkes ailesine borçludur Sena. Sen de bana borçlusun kızım." Babamdan ve yapacaklarından korkmasaydım, babamın yüzüne öfkeden kudurmuş gibi, 'Asıl onun bana çok şey borçlu olduğunu' söylerdim. 'Babam nerede?' sorusu zorlukla anımsayabileceğim yaşlarda, ağzımdan çıkan beş altı kelimenin oluşturduğu tek bir tümceydi. Benimsediğim bir baba figürü vardı ve ben hep ona ihtiyaç duyuyordum. O figürünü yarattığımda yanımdaydı, benimsediğimde yanımdaydı ama yarattığım ve benimsediğim o baba figüre ihtiyaç duyduğum zaman uzaklardaydı. 'Babam neden gelmiyor?' sorusu ilk defa okul sıralarına otururken babam nerede cümlesinin devam niteliğini taşıyordu. Yıllar geçiyordu, nerede olduğunu bilmem hiçbir şey değiştirmiyordu, çünkü hep uzaklardaydı. Bir çocuğu sevgisi yüceltmesi gereken yaşlarda, ben o sevgiyle çocukluğumu mahvetmiştim. 'Babamı korurum' cümlesi avukatlığın, babamı savunmanın bir yolu olduğunu gösteren, senelerce uykularımın büyülü rüyasıydı. Sınava girmiştim, istediğim bölümü kazanmıştım, babamın beni arayıp kazandığımı söylediğinde çok sarhoştum. Bir bar taburesinde yarı baygındım, yalnızca büyük bir kahkaha atabilmiştim, geç kaldığımı hissediyordum. Her şeye; babama, kendime ve anneme. O anda önemli olan tek şey, daha fazla içme isteğiydi. Dibine vururken, şişedeki son yudumun sefilliğini de yüzüne vurması; anla gelen, meydan okuyucu bir dur durak bilmeme hissiydi. "Beni zorlamasaydın Türkiye'ye adım dahi atmayacağımı farkında mıydın baba?" dedim bağırarak. Ağzımdaki acı tat, sesimi yükselttikçe katmerleşiyordu, yutkundum. Bu gerçekle öncesinde yüzleşmiş gibiydi ve umurunda değildi. "Gayet iyi farkındaydın." Diyerek keyifsizce dudaklarıma gülümseyiş astım. "Öyleyse çoğu şeyin değiştiğini de görebiliyorsundur." Dudaklarımı birbirine bastırıp geçmişi kenara fırlatışımın zaferini tattım. Yüzünü buruşturdu, "Şu, gittim geldim, ben değiştim lakırdıları benim gençliğimde daha çoktu Sena. Ergenlik saçması der, geçerdim." Dedi başını eğip burnunun ucuna alayla dokunurken. "İleride kızımdan duyacağım aklıma gelmezdi." "Ben gittiğimde 20 yaşındaydım, yaşadığımız dünyadan çok farklı bir dünya gördüm, bırak da ben de biraz akıllanmış olayım." söylediğim 'akıllanmak' lafı ona karşı kendimi korumak anlamını taşıyordu. Kollarını birbirine bağlayıp kafasını sağa eğdi, bir süre sadece baktı, alaylı ifadesi donuklaşmıştı, "Bak, hayatım gidip gelmelerle geçti, değişen bir sikim olmadı. Göz korkuttuğunu düşünüyorsan yanılıyorsun, palavra sözler. Bana bunlarla oynarsan, çok zararlı çıkarsın." bana söylediklerini onaylatmak ister gibi dudaklarını birbirine bastırıp kafasını hafifçe aşağı yukarı salladı. Kendisinden bilmeye çalışıyordu beni fakat benim ona benzer yüzüm, onun askıda kalmış yüzüydü. Ne karanlık ne aydınlık. Benden onay beklemekten vazgeçtiğini gördüğümde, bakışlarımı ondan uzaklaştırdım. Gün sırtımın arkasından doğuyordu, yüzüm gecenin alacakaranlığına dönüktü. Yıldızlar kaybolmuş, geçmişe şahitlik eden ay firar etmiş, kızıllık doğmuştu. Sabah soğuğu parmak uçlarımı kızartmıştı, uyuşukluğunu yeni hissediyordum, sırtımdan esen rüzgârla, göğsüm şiddetle titriyordu. Elimi yüzümde gezdirdim, basit çizgiler gibi duruyordu, annemin beni yaralanmış görmesi bir facia olabilirdi. Etrafı incelerken babamın beni izlediğini görünce, soru dolu bakışlarla ona baktım. Bu bakışlar rahatsızlık vericiydi. "Hiç büyümeyeceksin. Hep bıraktığım gibisin." Dedi gözlerini baygınlaştırarak. Hareketleri bundan şikâyetçi olduğunu göstermek için çabalasa da sezdiğim şey, büyümemi hiç mi hiç istemiyor oluşuydu. Nitekim zaman bu kez benim lehime işliyordu. Beni bırakıyordu ardından bıraktığı yerde buluyordu; varlığım akışkan hal alıyor misali avuçlarındaki suydu ve beni her bıraktığında damla damla ölü toprağına akıyordu, avuçları bir gün kuruyacaktı. "Nasıl bilmezsin baba," Dedim sesle homurdanarak. "Peter Pan'ın kız versiyonu, Sena Pan zaten." Onun genelde yaptığı gibi itirazsız bir alaylı kabullenmeydi benimkisi. Düşündüklerime ve hissettiklerime yanaşmadan, yüzeysel konuşmak gözlerimle imzaladığım sözsüz ve yazısız bir anlaşmaydı. Dudaklarında küçümseyici kırık gülümsemesiyle, "Çok konuşma. Telefonun nerede?" diyerek telefonumu almak için elini uzattı. Gri eşofmanımın ceplerini yokladığımda yoktu, arabada düşmüş olabilirdi. Babam yanımda olmadığını anladığından arabayı aramaya başlamıştı. Sürücü koltuğun altından çıkarttığı telefonumu elime alıp gözleriyle sağlamlık testi yaptı. Ekranı çatlamıştı fakat çalışır durumdaydı. "Çevre yoluna kadar yürüyüp oradan taksi bulabiliriz." Dedim endişesiz sesimle. "Çekici çağırıp arabamı almadan, başından ayrılmam." Diyerek ellerini ensesine attı. Yolun ortasına yürüyüp başka bir arabanın gelip gelmediğine göz attı. Elleri hala ensesindeydi, arabasına gelen zarar, gün ışığınla belirginleşmişti. Babam ise hurdaya dönmüş arabasına sürekli göz göze geliyordu, gözü oraya çarptıkça ayağıyla yeri yumrukluyordu. Arabasının çevresinde bir tur daha döndü. Benimsediği bir eşyasına zarar gelmesi, onu delirtebilirdi, yüzünden okunan bir öfkeyle, elini attığı ensesinin etlerini sıkıyordu. Titreyen başparmağıyla numara çevirdi, kulağına koydu. Telefonumu avcunun içinde kırabilirdi, avuç içindeki boğumları bembeyaz olmuştu. Ne zaman açıldığını anlamadım telefon, babamın selamsız sabahsız söze dalmasıyla, tamamen dikkatimi babama verdim, "O siktiğimin piçini ara," sesinin yabanıl kükremesi göğüs kafesimi titredi. "Oğlunun ecdadını, teneşirde benim paklayacağımı söyle." Diyerek patlayacak gibi şişip inen göğüs kafesinden, koca bir nefes verdi. "Evet oğluydu, tanımayacak mıyım o piçi?" Karşı tarafı kısa bir anda dinlemişti ve tereddütsüz sözünü kesmişti, "Başlatma ne olduğundan. Ara dedim." Öfkelenince dostu olamazdı, herkes onun düşmanıydı. "Neyse ne, o piçi ara bul bana," Diyerek dilini sağ damağında gezdirdi. İnsanları önemsemiyordu, çevresindekiler onu böyle kabullenmek zorunda kaldığına emindim. Arabasına yaklaşıp tavanına kolunu dayadı, alnını da koluna yasladı. Yumruk eli alnına belli aralıklarla sertçe vuruyordu ve gözleri kapalıydı. Göz kapaklarının üstü şişti, omuzları aşağı salınmıştı, bedeninde kalan son enerji kırıntılarıyla ayakta durmaya çalışıyordu. Kim bilir kaç gündür başı yastığa değmemişti. Yarım dakika kadar karşı tarafı dinledi, "Bir ara hatırlat, senin o dilini fena terbiye edeceğim." Dedi duruşunu bozmadan. "Önce ebesini bellemem gereken toy bir pezevenk var." diyerek hırsla burnunu çekti. Berat denilen adamın ne dediğini bilmiyordum ama babamın ilgisini çekmişti veya yeni gelişmeleri babama aktarmaya başlamıştı. Sıkıntıyla nefes verdi, her ne kadar alçak sesiyle de konuşsa da "Zaten Sena'yı mutlaka görmüştür," dediğini duydum. "Her ne sikimse şu mesele, sırası değil, görüşünce çözeriz. Ulaş'ı yolla, Sena'yı alsın." Diyerek doğruldu ve bana göz attı. "Sallanmasın!" Uyarıcı ses tonuyla, telefonu kapattı. Cebine telefonunu atarak, "Telefonunla önemli bir işin var mı?" dedi sözde bir ricayla, basbayağı ricacı tutumla alakası yoktu. "Hayır, yok." Dedim kısık sesle. "İyi." Diyerek asfaltta benden olabildiğince uzaklaştı. Hareketsizce onu izledim. Ardı kesilmeyen görüşmeler yaptı, bazıları gırtlağından konuşturan resmi ses tonuylayken bazıları onu düşünce denizinde boğuyordu. Gözünün önünü görmeyecek derece de dalıp gitmişti, kaşları alçalıp havalanıyordu. Yürüyen cesedi az sonra göğsünün ortasından yarılacak, kasvet tüm şehri tarumar edecek gibiydi. Babaların ayakta duran bedenlerindeki ölü ruhları, her kız çocuğunun dünyasında toprak kaymasıydı. Çünkü her kız çocuğunun toprağında en köklü ağaç, babaydı. En derin köklerim, toprağımdan yıllardır sökülüyordu. Kolumun dürtülmesiyle irkildim, pür dikkat babamı izleyip, neler olduğunu, neler olabileceğine dair bulgu ararken algılarımdan kopuktum. Arkamı hızlıca dönerken, kısık gözlerle bana bakan Ulaş'ı görmem şaşırtmamıştı. Yeni kalkmış olmalıydı, "Sabahın altısını mı buldunuz kardeşim?" diyerek gözlerini kaşıdı. "Sabahın altısını bulduk." Dedim göz devirerek. Altta kalmayacak bir cevap vereceğinden eminken babam Ulaş'a, "Ulaş, Sena'yı eve bıraktığından emin ol." Diyerek beş on metre uzaklıktan bağırdı. Ulaş bir an olanları çözmüş gibi bana baktı ama uykuluğu olduğundan karışmamayı seçti. Her an aşağı düşecek gibi duran kafasıyla, gözleri kapalı babamı onayladı. "Bin." Dedi sayıklar kısıklıkta. "Sen yüzünü yıkadın mı?" dedim dalgaya alarak. "Bu godzilla seni uyandıramamış." Diyerek arabasının nasıl bir canavar oluşuna baktım. Bu araba modelinin takma ismi, godzillaydı. Ve tahminimce koca ülkede sayısı elle sayılırdı. "Zırvalamadan bir iyilik yap, o canavarı sür." Dedi arabanın arka koltuklarına kendini atıp. Sallana sallana motoru çalışan arabaya bindim, arabanın içi sıcaktı, parmaklarımın uçları uyuşuklukla sızlıyordu. Korkuyu içime bir kez alır ve o duyguya sarılırsam bir daha araba kullanamazdım; o histen kopmalıydım. Ellerimdeki soğukluğun gitmesi için birkaç dakika bekledim, o sırada gözlerim babamdaydı, sağ elini cebine koymuş telefonumun ekranından bir şeyler kaydırıyordu, dudakları hırsla biçimleniyordu. Bu halleri sıradanlaşmıştı, takmayarak arka koltukta sızıp, beni şoförü yapan Ulaş'a göz attım. Papatya sarısı gür saçları yüz üstü yattığı deri koltuklarda dağılmıştı ve uykusunun derinliğinden ince dudakları hafif aralıktı. Ses çıkartmayarak önüme döndüm, sakince arabayı sürmeye başladım. Bursa. Benim şehrim. Yavaş sürüyordum, çünkü son kez üç sene önce gördüğüm Bursa değişmişti. Bu şehirde doğup büyümüştüm, her sokağında benim çocukluğumun görüntüleri yeniden oynuyordu zihnimde. Her sokağını karış karış gezmiştim ve her sokağını avcumun içi gibi biliyordum. Bu şehir de küçük bir kızın babasını arayışları, kaybedişleri vardı, bu şehirde benim geçmişim vardı, bu şehirde benim gençliğimin sarhoşluğu vardı, bu şehirde benim zihnimin tehlikeli kalabalığı vardı. Ve artık bu şehrin esaretim değil cesaretim olmasını istiyordum. Şehir merkezine yaklaşırken eve az kalmıştı, zihnimin içi tırmalanıyordu, içeride dışarı çıkmak isteyen bir çığlık, bir yakarış, bir serzeniş vardı. O kargaşanın içinden çıkmak isteyen yaralı küçük eller, ruhuma uzanıyordu, kudret dileniyordu. Bedenindeki tüm yara bereleri iyileştirecek bir kudretin dilencisiydi, avucundaki yaraların iyileşmesiyle yakarışları boğazlayacaktı ve yakarışlar susacaktı sonra o ağlamaya başlayacaktı. Seksek oynadığım sokakları, ip atladığım kaldırımları, sobelendiğim kuytu köşeleri geçtim ve çocukluğumun evinin önünde arabayı durdurdum. Bu ev, babamın babasınındı, vefat ettiğinde babamlar bu eve geçmişlerdi. Öncesinde bebekliğim ve çocukluğumda, kocaman şehirde oradan oraya savruldum. Ev. Yuva. Güvenli bir çatı. Bunlar nedir hiç bilemedim. Huzur ve güven, babamın yanında çürüyüp gidiyordu. Derin bir nefes alarak destekliğe kafamı yaslandım, "Geldik," dedim. Ulaş'ın eve geleceğini düşündüğümden arabayı evin önüne park etmiştim. "Pişt, kalk hadi!" "Geldik mi?" diye sızlanan Ulaş'ın ayılmalarını umursamayarak, arabadan indim. Yüksek katlı apartmanlar artmış, dış cepheler renklenmişti. Bizim sitenin güvenlik kapısından geçerken Ulaş arabadan miskince inmeye çalışıyordu. Otomatik sistemli kapı zile basmadan açıldığında annemin pencerede gözcülük yaptığını anladım. Kapıyı tutarak Ulaş'ı beklemeye başladım beni uyuz etmek için mi bilmiyordum ama bu çocuk yavaştı. "Kolum ağrıdı, kolum." Diye kaplumbağa hızında yürüyen uzun heybetine bağırdım. O uzun bacaklar bir boka yaramıyordu işte. "Ölmezsin." Dedi ağır kapıdan vurdumduymaz rahatlığıyla geçerken. Neyse ki, sinirlerimi bozacak zamana denk getiremiyordu. "Saçını başını düzelt, kadının yüreğine indireceksin, bu ne hal?" "Özellikle mi hiçbir şey yaşanmamış gibi yapıyorsun?" diye sordum, dayanamayarak. "İyiysen, hiçbir şey yaşanmamıştır huysuz." Üçüncü kata ikimiz de yürüyerek çıkmaya başlamıştık, bacak kası geliştirmeyi severdim, hızlı, ikişer ikişer ve yürüyerek çıkmakta ki amacım da buydu zaten. Ulaş'ta omuzlarına bakıldığında sportmen duruyordu, büyük ihtimalle onun da bana ayak uydurmasındaki neden buydu. Merdivenlerin sonunda sabırsız bir sesle annemin, "Sena!" diyerek kahkaha atmasını işittim. Neşeli bir annem vardı, suratının uzun süreli düşmesi nadirdi. Gülüşündeki samimiyet dolu özlem, yüzümü az öncekinden sıcak bir ifadeye bıraktı. "Ben geldim!" dedim beceriksiz şekilde elimi heyecanla ona doğru sallayarak. Gözlerim annemi en ince ayrıntısına kadar saniyesinde inceledi, kilosundaki orantıya, gözlerindeki parlaklığa, giyim kuşamındaki özenine, kendimi yanıltmayacak obsesif veya stres bozukluğu belirtisi aradım. Bakımlı ve dinçti, saçlarını dip boyası gelmeden bakımını yaptırmış görünüyordu ve sabah erken kalkmaktan nefret etmesine rağmen sabahlıklarıyla beni karşılamamıştı. Bu sevindirici müjdeyi geçmişimin kulağına akıttım. 'Annem kazandı' dedim, bu kez geçmiş değil. Merdivenleri bitirdiğim gibi boynuma atladı, babam ve benim ortalama üstü bedenimize karşın annem minyon bir kadındı. "Hoş geldin." Dedi sıkı sıkıya ellerini omzuma yerleştirirken. "Çok geç kaldınız." Ellerim yerini bulamıyordu, sırtı mıydı ellerimi koymam gereken yer yoksa omuzları mı? Bir anneye nasıl karşılık verilirdi? Ben çok yabancı hissediyordum. Hiç onun kızı olmamışım gibi, hiç o benim annem olmamış gibi. Temas sevmezdim, samimiyet sevmezdim, ben kolay kolay insan sevmezdim. Bana şu an sarılan kişi annem değil de bir başkası olsaydı, ellerim o kişiyi omuzlarından tutup geriye refleks olarak iteleyeceğini gayet iyi farkındaydım. Annem samimi bir kadınken, babam tel örgülerle kaplı bir adamdı ve ben babamın kızıydım. Donuk halim Ulaş'ın da gözünden kaçmadığını biliyordum fakat annemin alıştığı, kabullendiği bir tavır sergiliyordum. Çok yabancıydım, çok uzaktım. Annem kollarını sırtımdan indirmişti, "Sende hoş geldin oğlum." Diyerek geriye çekilmiş Ulaş'ı içeriye almıştı, spor ayakkabılarımın bağcıklarını söküp kendimi içeriye attım. "Ulaş, hemen otur sofraya oğlum, çekinme." Diyerek yüksek sesle Ulaş'a seslendi. Kapıyı kapatmadan, "Baban valizlerini mi getiriyor?" dedi kaşlarını çatarak. "İşi çıktı onun, valizlerimi de eve gelince getirir." Dedim bozuntuya vermemiş, açıklamamı kısa tutmuştum. Çünkü iyi bir yalancı değildim. "İyi, sende geç otur sofraya, çaydanlığı alıp geliyorum." Cevap beklemeden koridor başındaki mutfağa girdi. Babam anneme asla açık vermezdi, hep içten içe annemin üzülmemesini istediğini hissedebiliyordum. Annem yaşanılanlara tanık olmadığı sürece ondan saklardı, iyi bir kara kutuydu. Gerçi zaman zaman kimse bilmezdi ne yaşadığını. Mutfak kapısından içeri kafamı uzatarak, "Lavabodayım." Diyerek bağırdım. Sıçrayıp, elindeki kavanoz reçeli tezgâha düşürdü, çehreme geçmişten yâd edilmiş sıcaklık üfürüldü; onu bazen daldığını sezip korkutup uzun uzun gülerdim, annem kızgınlıkla gözlerini belertti. "İki dakikadan fazla dur, lavaboda basarım seni Sena." Dedi tehditkârca bakarken. Omuzlarımı umursamazca sallayarak upuzun koridorun sonundaki lavaboya girdim. Evdeki büyük beyaz eşyaların ve mobilyaların değişmiş olması benim için anılarıma perde etkisi yaratıyordu; yoksa her eşyanın başında yaşadığım bir anının matemini tutabilirdim. Geçmişiyle yaşayabilen insanların tutunabileceği ikinci dal maddesellikti. Tüm hatıralı maddelere tutunurlardı. Lavaboya girip yüzümü yıkamak için önünde dikildiğim çeşmeye eğilirken, lekelediğim aynayla üç sene sonra yüz yüze kaldım. Bu evden çıkıp gitmeden önceki Sena'yla: gözlerindeki kibirle, göğsünü palazlandıran gururuyla, nefeslerinin hiddetini dindirebilmek için alnını dayadığı soğuk zeminli aynadaki hırsıyla belirdi. Hissettiği kudretle baktığı ayna, şimdi baktığı Sena'yla sarsıldı. Avcum soğuk beyaz banyo taşına yaslanırken nefeslerim hızlandı, alnımı sertçe aynaya dayadım. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi. Soluklarım aynı yeri buğuladı, gözlerim aynadaki aynı yeri hırsıyla çiviledi. Kendime gelebilmek istedim; aynaya alnımı belli ritimlerle çarptım. Bu evden, bu şehirden, bu aynadan nefret ediyordum. Etmiyordum. Hayır, ediyordum. Kaçıyordum. Enseme aynaya alnımı çarpmalarla sızılar girerken, fiziksel tükenmişliğimi hoyratça hissediyordum. Yaptığımız kazadaki taze şişlikler kendini hatırlatıyordu, boşlukta sallanan elimi enseme sürttüm, yüzüm acıyla buruştu. Uyumalıydım ve aklım varsa bir daha uyanmamalıydım. Annem ısrarla içeriden sesleniyordu, çeşmeyi açıp soğuk suyun altına kafamı soktum. Soğuk su nefesimi keserken sesli ve derin nefesler soluyarak saçlarımı arkaya ittim. Saçlarımın gürlüğünden ıslanmasa da zihnime iyi bir tokat atmıştı sanki. Saçlarımı üstten kurulayarak misafir odasına girdim Ulaş'la annem çoktan yemeğe başlamışlar, koyu bir muhabbete bile girişmişlerdi. Önceden tanışıp birbirlerine ısındıkları belliydi. Sandalye çekip oturduğumda keyifli sohbetleri bitmişti, annem gözlerini yüzümde gezdirmeye başlamıştı, "Yemeğini ye yat. Şu haline bak yüzün çökmüş." Dedi anne gözüyle tüm teşhisi isabet ettirirken. "Dayanabileceğimi sanmıyorum zaten. Babam gelince uyandırırsın." Dedim hazırlanmış tabağıma çatalımı gezdirerek. Canımın hiçbir şey istememesi midemdeki tatsız yanmayla ilgiliydi. Üstelik derinliğine düşemediğim uykunun, fiziksel sistemimi devirdiğini hissedebiliyordum. Hafızam, en son uyuduğum günlere kayıyor ve bilincim afallıyordu. "Yol yine suratını kireç gibi yapmış. Akşam yemeği yediniz mi?" diyerek Ulaş'la ikimize soru dolu baktı. Elbette yememiştik, içkinin olduğu yerde yemek değil meze olurdu. "Atıştırdık işte bir şeyler." Masa da ne bulursa ağzına götürüyordu ve söz almaktan geri kalmıyordu. Bu çocuk yavaşça varlığıyla beni rahatsız etmeye başlamıştı, bence elini çabuk tutup terk etmeliydi evimi. "İyi bari." Dedi annem rahatlayarak. Öğün atlamamak gerekti ona göre fakat bilmiyordu ki kızı öğün nedir bilmiyordu. Çayımı yudumlayarak birkaç şey yutmaya çalıştım, gözüne batarsam iyi olmazdı. Ellerini çenesinin altında birleştirdi, gözlerinin altına zamanla çizilen halkalar suratındaki kasılmayla torbalandı, "Sanki markete gitmişsin de sevdiğin o edebiyat dergilerine dalıp eve gelmeye geç kalmışsın gibi Sena." Dedi düşünceli haliyle. "Hâlbuki dile kolay 3 sene geçip gitti." Diyerek çenesindeki ellerini bozup çayını eline aldı. Duygudan uzak gülümsedim, "Hadi ama anne, yokluğumu bilip az şehir turu yapmadın." Pişman veya özlem dolu ses tonunda değildim, kararlı ve kararlarımda hala direticiydim. Gittiğime pişman olmamıştım ve üç senem muhteşem geçmişti, bunu can yakarak göstermek, anlatmak, belki de gözlerine sokmak istiyordum. Kadınsı bir kahkaha atıp, "Orası öyle tabii ama gezilerimi sen yanımdayken de yapabilirdim." Dedi hafiften suçlayıcı alt tonuyla. Kafamı bilmişlikle sağa eğdim, "Sana babamı bırakıp peşime takılman konusunda teklif sunmuştum anne, geri çevirmiştin." Dedim kalbini kırmamak adına söylediklerini yumuşak kıvama getirirken. Sabırlı davranarak sağ kaşını kaldırdı, gözleri, konuyu değiştirip tartışmaya sebep olmasın diye onu uzaklaştıracak bir şey aradı. Babamdan boşansın istedim, beni bir köşeye fırlatıp hak ettiği o hayatı yaşasın istedim. Annem cehennemden kurtulmak istememişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD