8.KOPMAK

1638 Words
İçinize dokunsun. Zevkli okumalar! Bölüm şarkısı: Solace - Pterodactly Plains MISSIO - Everybody Gets High (Stripped) The Weeknd - I Was Never There *** 8. B Ö L Ü M ₪ MAHVEDİLMEK Pusuya kurulmuş bir pusu vardı, adı sessizlikti. Seslerin çalkantısı, duruldu. Ve sessizlik, dünyanın en gürültülü sesiymişçesine kulaklarda infilak etti. Derin sessizliğe gömülmüş gece, arkasına bakmadan hızlı hızlı adımlıyor, sabaha kavuşmak istiyordu. Sanki bir karabasan, gecenin sessizliğine çökmüştü, gıkını çıkaranın nefesini keserdi. Dolanıyordu üçümüzün soluklarında ve bir hışırtıya, son nefesini bağışlayacaktı; kimin soluğunu hissederse, onunkini kesecekti. Soluğum kesildi, soluklar kesildi, diğer her şey devam etmesi gereken yerden devam etti. Araba lastiği boşa dönmeye, bariyerler çarpma sonrası titriyordu. Yol kenarındaki koruluktan uğuldayan tüm gece hayvanları avcının onlara geldiğini sanıp sesini kesmeye ve sonra tekrar uğuldamaya devam etti ama ben, yeniden soluk hışırtısı duyamadım. Gözlerim yuvarlarından fırlayacak kadar açık kaldı ve belimi tutmakta zorlanan el, yer çekimine doğru, yavaşça salındı. Gerçekleşen olayları yerli yerine oturtamıyordum. Babamın el refleksleri zayıflıyordu ve bunun nedenleriyle yüzleşemiyordum. Ne, ne olabilirdi? Üst dudağım sessizce titredi, avuçlarım asıldığı bedeni suçlulukla avuçladı: Babamı koruyamamıştım. Kaygan kumaştan yapılma hırka avcumda buruştu, parmaklarım dolanıp avcumu tırnak uçlarıyla deşti. Babasının göğsüne saklandıkça saklanan küçük kızdım ve bir bebeğin ki kadar savunmasızdım fakat korumak istiyordum; soluğunu kesen karabasandan, Azrail'in cinayetinden ve Azrail'e itiraf etmem gerekirse babamın tüm cinayetlerini ben işlemek istiyordum. Anaç duyguların mantığı yoktu, savunmasızken babamı korumak istiyordum. O, varlığı ölmüş bir adamdı benim için, ölmüş, gömülmüş, yası hala devam etmekte olan bir adam. Öldüğünde yaşadığını görecektim ve bir kez daha ölecekti. Yaşanacak son ölüm, Azrail tarafından kıyılacaktı. İlk ölüm insanın insana işlediği içsel bir cinayetti. Gerçek ve yalan aynı yerde, kaçış ve sığınak aynı kişiydi. Sanırım uyarı algım devreye yeni yeni giriyordu, bacaklarım arasında dolanıyor, çelme takıyordu. Çünkü kafamın içerisinde büyük algı karmaşası vardı, göremiyor, duyamıyor ve belki de hissedemiyordum. Tepkim: tepkisiz, donuktu. Yakınlarda is kokusu vardı ve bir bacadan tüter gibi tütüyor ön camın önünden yükseliyordu. Duman çemberinden, dışarısı flu görünüyordu fakat bir arabanın üs tüste motoru çalıştırmasını ve sonra arabanın durduğunu duyuyordum. Düzensiz fakat tek var olan sesti, algılarım bu sesler sayesinde çözülüyordu. Çevre sesleri duyabilme hassaslığım artıyordu ve her şey yerli yerine geçiyordu. Kesildiğini düşündüğüm o nefesleri, canımı yakacak hızla aldığımı görüyordum. Karşımızdaki arabadan çıkan ses yara aldığını şanzımanından vuruntu sesleriyle açıklıyordu fakat sahibi inatçılıkla zorluyordu. Bir kez daha denediğinde motor ağır bilançolu sesiyle ısınmaya geçti ve sahibi arabayı süründürerek yürüttü. Arabanın tamponu koparak ucu yere sürttü, arabayı geriye alarak iki arabadan da dağılan parçaların üzerinden geçti. Duman dağıldı: Camları en koyusundan siyah filmle kaplı, Suv tarzı bir arabaydı. Taze bir kazadan çıktığını, beyaz boyasındaki siyah islerle kanıtlıyordu ve her kimse sahibi, arabayı kaygısızca kullanıyordu, polis çevirmesi veya bir ihbar onu kafeslerdi. Polis çağırmanın işten bile olmadığını tahmin edebildiğini düşünüyordum veya gözü pekçe davranan bu adam, suç işleme kaygısını çoktan aşmıştı. Olay mahallini süpersonik yavaşlıkla terk etmişti, karıştığı bir suça nasıl bu kadar aldırmaz davranabilirdi? Hangi hakla, ne sebeple bunları yapabiliyordu? Üstüne atıldığım beden, kıpırdadı, sesini kısa sürede toplayıp, "İyi misin? Hâlâ tek beden görünüyorsun?" diyerek suratıma düşmüş saç tutamlarını, koca avuçlarını tenime sürterek kulağımın arkasına çekti. Babamın hareketleri baygınlık geçirmiş veya şoka girmiş bitapta durmuyordu, en başından benim yaptığım gibi seyirdeydi. Niye müdahalede bulunmamıştı o adama? Omzuna yasladığım yanağımı kaldırdım, kemiklerim kırılırcasına ağır geldi, zedeleyici bir darbe almamıştım fakat garip bir ağırlık vardı bedenimde. Babamı cevaplamak için ona baktım ama cevaplayamadım, yüzündeki kurşungeçirmez ifadeler midemi büzüştürdü. Yalpalamalıydı, en azından yalpalamalı. Dimdikti. Midem ağzıma doldu, içeriye çökmüş arabanın kapısına hızla omuz atarak, kapıyı açtım. Yol kenarındaki mazgala çöker çökmez boş midemdeki safrayı istifra etmeye başladım. Dizlerim asfalta çökerken boğazımı tahriş eden öğürmeler kesilmiyordu. Yaşaran gözlerimle etraf bembeyazdı, yer ayağımın altında yoktu, avcumun içini bulduğum herhangi yere dayarken bedenim yere serilmek için bana savaş açmış gibiydi. Babam huzursuz homurdanmaları arasından, "Yapma şunu!" diyerek bağırdı. Öfkesi kendineydi, tek dizinin üzerine çökerek kolunu belime sardı. "Kusma Allah'ın cezası, kusma! Daha fazla midendekileri çıkarırsan, kan kusarsın." Dedi telaşlı öfkesiyle. Durdurabileceğim bir şey değildi ve babam, her şey benim suçummuşçasına öfkeliydi. Gözlerimi sımsıkı acıyla yumdum, birikmiş yaşlar, şafak serinliğiyle buz kesmiş tenimin üstünden sıcak bir hisle yüzüme dağıldı. Her şey benim suçum olamazdı! Tekrardan boğazımı bir öğürtü kaplarken tahriş yollu açılan yaralar, nefes almayı bıraktıracak kadar canımı yakıyordu. Babam bu döngünün devam ettiğini görünce telefonunun kilidini açmıştı. Çağrı sesi birçok kez, cevapsız kalıp hattan düştü. Kimi arıyordu, fikrim yoktu. Ağzına ne geliyorsa küfretmeye başladı, "Aç şu telefonu." Öfkesi ellerine akıyor, mimiklerine yerleşiyor bedeni yerinde sabit duramıyordu. "Uykunu sikeceğim şimdi senin." Deyip telefonunu asfalta çarptı. Sıçrayarak zorlukla başımı kaldırdım, yatıştırıcılıkla bakmak zorundaymış gibi düşünüyordum, iyiydim. İyi olmaya mecburdum. Elimin tersiyle dudaklarımı silmek üzereyken babam kuru mendil uzattı. Beni irdeleyerek izliyorken yanıma çöktü, bir konu da kararsız kalmış gibi düşünceliydi. "O uyku manyağı annen, telefonlarımı açmıyor." Dedi büktüğü dizine kolunu dayayarak. Ashabı bozulmuş tarz da kafasını omzuna çevirerek kısa bir küfretti. İkimizde biliyorduk ki, annemin kullandığı ilaçlar onu uykusunda ölüye çeviriyordu. Sarsarak uyandırmak normal uykuya sahip insanlarda en fazla on saniye, annemdeyse iki dakikayı buluyordu. Ona kızamazdı, kızamazdım. İşaret parmağınla burnunun ucunu kaşıdı, "Hastaneye gidelim." Dedi sıkıntıyla. Gözlerimi kurulayıp, burnumu çektim, babamın suratında saliselik ılımlı bir ifade dağılmış, o da farkına vardığında gözlerini benden uzaklaştırmıştı, tekrardan bana baktığında çoğu kişiyi iki adım geri attıran morg ifadelerini görmüştüm. Yanılsamalarım, görmek istediklerimdi. Kendime gelerek kafamı iki yana salladım, hastanelerden kaydımı uzak tutmam gereken, zorunlu zamanlar geçirmiştim, anaokulu yaşlarım da sağlık ocağında çalışan annemin yakın arkadaşı torpiliyle, kayıdım yapılmaksızın bronşit teşhisi koyulduğunda bile, doğal yöntemler ve doktor gözetiminden bihaber ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılmıştım ve şimdi stres yüzünden oluşan bir istifrayla başa çıkabilirdim. Babam kararsız bakmaya devam etti, iknacı davranmalıydım, ayağa kalktım. O da beni taklit ederek karşıma dikildi. "Sena, kızım," dedi. "Sorun hastane polisiyse üzerimde polis araması yok, rahat ol." Çenemle bedenini işaret ederek, "Polis aramasını mı?" dedim çatallı çıkan sesim ve konuyu saptırma isteğimle. "Tek bedensin dedim ama kafana darbe yiyebileceğini hesap edememişim. Gerçi şu halinden de belliydi ya neyse." Dedi alayla, tek bir sözcüğümle öfkelenmeye başlayacak sakin bir tepki verdi. Kafasını öne uzatarak, "Kızım, sen doğduğunda da başım beladaydı. Şimdi yine belada." son cümlesini dişlerini sıkarak söylemişti. "Her zamankinden farksız yani." Diyerek sakin kalabilmek adına kafasını çevirdi, keşke bir an olsun öfkesi dinseydi. "Ben giderken aranmıyordun." diye kısa açıklama geçtim. "Davalar devam ediyordu ama aranman yoktu." Aniden kaşları çatıldı, bir ayrıntıyı atladığını fark etti ve bana döndü, "Sen nereden biliyorsun? Anladık etraf it kaynayınca kol kırılıp yen içinde kalmıyor ama ben o kolu, ötenin bir yerine sokmasını iyi bilirim." "Ne fark eder?" Hedefsiz işaret parmağıyla sinirle otoyolunu göstererek, "Berat ibnesi değil mi?" ben biliyordum dermiş gibi yamukça güldü. Sesinin gürlüğü ve esen rüzgâr uykusuzluktan çökmüş suratıma yakıcılıkla vuruyordu. "Şu olanlardan sonra bunun önemi var mı?" dedim kınarcasına kafamı sağa sola sallarken. "Yok. Anlıyor musun baba? Yok. Çünkü peşinde dolaşanlar bunu bana söyleyen adamdan çok daha zararlı." Elimi kafama koydum, beynimin içi ağrıyordu. Çenesi kasıldı, "Herkes kendi menfaati uğruna itlik yapıyor Sena. Kestirip atamayız." bana doğru eğildi, gözlerinin bebeği büyümüştü. Tek gördüğüm, gözleri ve gözlerinin insaniyetsiz bir öfkeyle yuvarlarından taşacak gibi olmasıydı. "Ben kimseyi tanımam." dedim 'biz' adı altında konuştuğunda. "Beratmış, Sayermiş, oymuş buymuş ben kimseyi tanımam baba." öfkemi kusmama ramak kalmıştı. "Herkes herkesin iti, o da benim itim. Tasmasını uzun buldu ki böyle bir şey yaptı." Başımı onu ciddiye alamayarak tekrardan iki yana salladım. "Bunlar beni ilgilendirmez." Diyerek ondan bir adım geriye gittim, sesim aramızdaki sınırı çekmeye yönelik, düzdü. "Düşündüm de beni ilgilendiren kısmı da yok. Başındaki belalar, peşindeki insanlar beni ilgilendirmiyor." Dedim kendisinden aldığım acıma yoksunluğuyla. "Beni karıştırma baba." Deyip gözlerimi ondan aldım. Bakmaya çekinmiş, gözlerine baktığımda küçük kızın merhametini görmek istememiştim. "Ne diyorsun sen? Söyle söyle, yeniden söyle. Korkma!" açıkça bir tehditti bu bana. "Biz aileyiz, benden sana kalacak olan bir ev de olabilir bir düşmanım da. Ayağını denk kal, başlattırma ilgilendirip ilgilendirmemesine. Canım burnumda zaten!" beni önemsemeyip hala tehditlerini sürdürüyordu. Kaşlarımı çattım, "Ölümü şaka mı sanıyorsun?" cevabını duymak için bekledim. "On dakika önce ölüme çok yakındım ben!" Arabasına baktı, "Olanları görmemişsin gibi bir de geçmiş karşıma, beni ilgilendirmez diyorsun." Daha ilerisine gidebileceğimi düşünmüyor, o yüzden küçük bir tehdit bana yeterli geldiğini düşünüyordu. Anlamamakta ısrarcı kaldım, "Ne dersen de ben beni ilgilendiren hiçbir şey göremiyorum. Hukuk okuyorum ya ben. Hukuk." dedim sarsıcı kelimeler sarf ederek. Anlam veremediğini biliyordum yoksa beni çoktan azarlardı, "İlgilendirmediğinden anlatıyorum zaten bunları sana!" diyerek hızla tersledi beni. "Seni resmi müesseseden almak gibi bir derdim yok." Dedi sakin tutmaya zorlandığı ses tonuyla. "Sadece hukuki vekâletim sana verilir, bitti gitti." İnanmaz gözlerle yüzümü ona döndü. "Dalga mı geçiyorsun baba?" dedim gözlerimi kısarak. Yüzümü inceleyip, "Senelerdir boku bokuna okuduğun mesleği, ailenin faydası için kullan diyorum. Ne işe yararsın sen?" dedi ciddiyetinden ödün vermeyerek. Adamın adaletten haberi yoktu. Kaşlarımı istemeden çattım, "Bilmem. Henüz hukuk öğrencisiyim." Dedim alaylı bir küstahlıkla. Kendisini ciddiye almadığımı gördüğünde öfke başlangıcını, damağına attığı dil darbesiyle kutladı. "Ne bu haller?" dedi göz kırparak. Bu bile bir tehditti. "Görmeyeli anlama güçlüğü başlamış sende." Ağzı güzel laf yapıyordu, onunla elbette baş etmek zordu, öyleyse üç maymunu oynamak işime gelirdi. "Başıma darbe alan yalnızca ben değilim." imayla burun deliklerimi büyüterek solumuştum. Sınırlarımı çizmem gerektiğini kafamın içinde sürekli tekrarlanıyordu. "Benim üniversite diplomam bile yok. Okuyorum halen ben, öğrenciyim öğrenci." Ölçüsüzce yükselen sesim, yol kenarında bulunan yeşillikte yankı yaptı. Yüzünde değişen bir şey olmadı, taviz veriyordu, bile isteyerek yapıyordu fakat yine de özündeki öfkeden beslenmekteydi. "O ses tonunu ayarla!" işaret parmağını gözüme sokarcasına aramıza sokmuştu. "Sonra beni dinle." Parmağını göz hizamdan indirecek kadar babama yaklaştım, "Bütçen ülkedeki en iyi Avukatı tutmaya yeter, git tut baba. Bu kadar basit." dedim tonlamamı düzeltmeyip yükselterek. Gözlerinde gözlerime çarpan, ilerisini biliyorum ve her nasılsa benim dediğim olacak rahatlığı gücümü emiyordu. Beni pes ettirmeye sürükleyen, neydi bilmiyorum. Bakıyordum gözlerine, o gözlerinde her şey netti. Ben kendimi babamdan koruyamıyordum. Aile, birbirine bağlı zincirdi. Kim nereye uzanıyorsa zincir oraya sürükleniyordu; dolanıyor, düğümleniyor ve kopuyordu. Annem ve ben sürükleniyorduk. Sürünmekten her an kopabilecek üç zincir halkasının iç içe geçmiş haliydik. Kim kimden kopacaktı? Nasıl kopacaktı? Sahi ben onlardan kopmak istemiş, becerememiştim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD