Bölüm 6 - Yiğit’in Gözünden

826 Words
Hücrenin içindeki zaman, gerçekte var olan saatlerden bağımsız işliyor. Burası, saniyelerin ağırlaştığı, dakikaların kurşun gibi battığı bir yer. Duvarlardaki soğuk, kemiklerimin içine kadar işliyor. Ne kadar derin nefes alırsam alayım, hava hâlâ pas ve nem kokuyor. Ama alıştım. Burada alışmamam gereken tek şey var: Susmak. Zeynep… Yani Savcı Hanım, yine geldiğinde bakışlarının arkasında bir şeyler gördüm. İlk geldiği günkü gibi değildi. Artık sadece dosyadaki boşluklara değil, gözlerime de bakıyordu. Ve ben o bakışların nereye varacağını biliyorum. Sorular, daha keskinleşecek. Ama cevap vermek… cevap vermek başka bir şey. Çünkü burada, kelimeler de silah. Tatbikat günü… Bunu bana her sorduklarında yüzümde aynı o soğukkanlı maske oluyor. Çünkü anlatırsam, olan bitenin sadece bir kısmını değil, tamamını anlatmam gerekir. Ve tamamı, sadece benim değil, başkalarının da canını yakar. Ama anlatmazsam… o zaman da başkaları kaybeder. Bir karar vermem lazım, ama bu karar mahkeme salonunda değil, kendi içimde verilecek. Tatbikat sabahını hâlâ net hatırlıyorum. Soğuk, gri bir gökyüzü vardı. Sis, vadinin içine oturmuş, görüş mesafesini kısaltmıştı. Plan kağıt üzerinde basitti: A bölgesinden B bölgesine ilerleme, belirli saatlerde iletişim kontrolü, belirli noktalarda risk analizi. Ama biz, kağıt üzerinde savaşmıyorduk. Arazi, kâğıttaki gibi düz ve temiz değildi. Hata kaldırmayan bir coğrafyada, hata kaldırmayan bir görevdeydik. Raporlarımı haftalar önce iletmiştim. Planın eksiklerini, risklerini, acil durum protokollerinin yetersizliğini. Ama her defasında aynı cevap geldi: “Tatbikat bir disiplin testidir, prosedür dışına çıkmayın.” Ben de sustum. Çünkü emir, emirdi. Ama sustuğum her dakika, içimdeki huzursuzluk büyüdü. O gün, üçüncü saatte ilk işaret geldi. İletişim hattında parazit oluştu. Normalde bu, teknik ekibin anında çözebileceği bir şeydi. Ama yedek frekanslar devreye girmedi. Yani ya sistem gerçekten çökmüştü ya da birileri bilerek kesmişti. Takımdaki en genç asker, Erdem, sürekli saatine bakıyordu. Yüzünde, kendi de farkında olmadan taşıdığı bir endişe vardı. Ben ona baktıkça, kendi ilk yıllarımı gördüm. Emirleri sorgulamayan, ama sorgulaması gerektiğinde de sessiz kalan o acemi halimi. Yaralının haberi geldiğinde koordinatlar karışıktı. Haritada işaretli olmayan bir noktadaydı. Resmi prosedüre göre, tatbikat sırasında yaralı olursa tatbikat durdurulur. Ama o gün kimse “durdurun” demedi. Aksine, “devam edin” emri geldi. O an anladım… Bu tatbikat, tatbikat değildi. Koşarak o noktaya ulaştığımda Erdem’in bacağı kötü durumdaydı. Sıcak kan, karla karışıyor, kırmızı bir iz bırakıyordu. O an tüm prosedürleri unuttum. Yanımda taşıdığım ilk yardım kitini açtım. Ama telsizden bir ses geldi: “Demirci, bulunduğun noktada bekle. Kurtarma ekibi geliyor.” Kurtarma ekibi… beş kilometre uzaktaydı. Bu soğukta beş kilometre demek, ölümle yaşam arasında bir çizgi demekti. Beklemedim. Erdem’i sırtladım. Her adımda kar daha derinleşiyor, nefesim daha hızlı kesiliyordu. Arkadan bağırışlar geliyordu, ama duymamayı seçtim. O an tek bir hedefim vardı: Onu yaşatmak. Ama o sırada başka bir şey oldu. Sağ kanattan bir patlama sesi geldi. Küçük bir patlayıcıydı, tatbikatlarda kullanılan cinsten, ama o mesafede olmaması gerekiyordu. Bu, planlı değildi. Bunu biliyordum. Birileri, senaryoyu değiştirmişti. Kampa geri döndüğümüzde komutanın yüzü asıktı. Bana tek kelime etmeden odasına geçti. Erdem’i revire götürdüm. Doktor bana teşekkür etti ama yüzünde garip bir ifade vardı; sanki teşekkür etmesi yasakmış gibi. O gece, beni çağırdılar. “Emre itaatsizlik” dediler. “Planı bozmak” dediler. Ama ben bozmadım. Plan zaten bozuktu. Şimdi, hücrede otururken bu anları tekrar tekrar düşünüyorum. Zeynep bana sorduğunda, “Başka biri bedel ödedi” dediğimde yüzünde bir kıpırdama oldu. O kişi Erdem’di. Ama Erdem sadece yaralı bir asker değildi. O gün orada, onun dışında da hedef alınan biri vardı: Ben. Çünkü biliyorlardı. Raporlarımı, uyarılarımı, taviz vermeyen tutumumu… Hepsi birer engeldi. Ve engeller, ya susturulur ya yok edilir. Beni susturmanın en kolay yolu, disiplin ihlali suçlamasıydı. Böylece hem rütbemi elimden alacaklar hem de güvenilirliğimi bitireceklerdi. Ama planlarının bir eksik yanı vardı: Gerçeğin tamamen yok edilememesi. Zeynep’e güvenebilir miyim? Bu soruyu kendime defalarca soruyorum. Babası… Karaca. Onun kim olduğunu biliyorum. Bu sistemin kalbindeki adamlardan biri. Eğer Zeynep, sadece bir savcı değil, aynı zamanda Karaca’nın kızıysa… o zaman bana yardım eder mi, yoksa beni de susturmaya mı çalışır? Ama gözlerindeki o ısrar… Herkesin korktuğu soruları sorması. Bu, dikkatle izlenmesi gereken bir şey. “Düşman, her zaman üniforma giymez” dedim ona. Çünkü gerçek bu. Bu sistemde, dost ile düşmanı ayırmak bazen imkânsızdır. Bazen aynı masada oturursun, ekmeğini paylaşırsın, ama sırtını döndüğünde o masadaki kişi, seni satmaya hazırdır. Bu gece uyumayacağım. Hücredeki sessizlik, düşüncelerimi daha da gürültülü yapıyor. Duvarın köşesindeki çatlaklara bakarken, tatbikat gününün ayrıntıları zihnimde yeniden canlanıyor. Patlama sesinden sonra sağ kanattaki askerin bağırışı… O ses, kime aitti? Sesini tanıyordum, ama o gün kalabalığın içinde kaybolmuştu. Belki de bunu bilerek yaptılar. Şahitler, bu tür oyunlarda en çabuk ortadan kaldırılan şeydir. Sabah olduğunda Zeynep tekrar gelecek mi bilmiyorum. Ama geldiğinde ona tek bir şey söyleyeceğim: “Eğer gerçeği istiyorsan, arşive in. Ama dosyada değil, saklanan belgelerde ara.” Çünkü orada, tatbikatın asıl planı var. Ve o plan, kağıt üzerinde bile farklı. Kendi içimde bir hesaplaşmam daha var. Eğer bu gerçeği ortaya çıkarırsam, sadece kendi ismimi temizlemeyeceğim. Ama aynı zamanda bazılarını da tamamen bitireceğim. Ve bu, onların beni bitirme isteğini daha da güçlendirecek. O yüzden sessizliğim, bir korku değil; bir strateji. Çünkü bazen, konuşmadan da savaşırsın.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD