''Farkındalıklar''

1942 Words
Keyili okumalar... 5.Bölüm: ''Farkındalıklar'' Bölüm Şarkısı: Faun – Von den Elben Daha etkili bir okuma için şarkıyı açabilirsiniz ??‍♀️ Şafak Akova 2.02.2010 Bugün yetimhaneden kaçtım günlük. İlk defa, kurallara itibar etmedim, ilk defa kendimi özgür hissettim. İlk defa kim olduğumu ya da kim olamadığımı düşünmedim. Bugün, sadece kendimdim. 15 yıldır ilk defa sokakları turladım, vapura bindim. Şubat ayında olduğumuz için çok soğuktu, çok üşüdüm ama çok güzeldi. İnsanlardan uzak bir köşeye geçtim, kendimi denizin içinde hayal ettim. Uçsuz bucaksız görünen Boğaz'da kendimi bir denizkızı gibi hissettim. Balıklarla konuştum, dalgaları dinledim, gözlerimi kapattım ve sert rüzgarın yüzümü okşamasına izin verdim. Ben yetimhanenin ve aynı sokakta bulunan okulun dışında bir dünya var olduğunu bugün öğrendim günlük. Sokaklar çok, çok kalabalıktı. İnsanlar gürültülü ve gergindi. Hava soğuktu ve beni ısıtmaya yetecek bir montum yoktu. Her şeye rağmen mutluydum çünkü özgürdüm. Mutluydum çünkü meraklıydım ve merakımı gideriyordum. Vapur bir iskelede durdu. İnsanlar inmeye başlayınca ben de indim. Bilmiyordum nerede indiğimi, umurumda da değildi. Tabelalardan gördüğüm kadarıyla Üsküdar diye bir yerdi. Duymuştum burayı; şarkılardan, şiirlerden... Şarkılara ilham olan bu yeri merak ettim, keşfetmek istedim. Rastgele, canım nereye isterse oraya yürüdüm. Önce sahili turladım. Sonra sahafların bulunduğu bir sokakta kendimi buldum. Bir kitapçıdan gelen buram buram portakal kokusuyla gözlerim kapandı. Kendimden geçmiştim günlük, bir görsen! Kitapçının önünde durdum ve camından içeriyi izledim bir süre. Birkaç insan kitaplarını inceledi, kimisi okudu, kimisi oturdu, kitapçının içindeki ufak kafeteryada kahvesini yudumladı kurabiyesini yedi ve gitti. Ne kadar süre o soğukta durdum ve kitapçının içini izledim bilmiyordum. Ellerimi ve burnumu hissetmediğimi hatırlıyorum. Yine de içeriye girmedim. Kendimi oraya ait hissedemedim. İnsanlar beni korkutuyordu. Uzaktan izledim ve içerideki sıcaklığın keyfini çıkartarak kurabiyesini yiyip kitaplarını okuyan insanları yüzümdeki manidar bir gülümsemeyle izledim. İçerideki son müşteri de yaşlı amcayı selamlayarak kitapçıyı terk ederken çekingen bir tavırla kitapçının önünden birkaç adım geri çekildim. İçeriden çıkan hanımefendi bir süre gözlerime baktı gülümseyerek. ''Neden içeriye girmiyorsun küçüğüm, buranın kurabiyeleri meşhurdur. Kaçırma derim!'' Bana göz kırpıp gitti. Kollarımı birbirine doladım ve gözlerim kısa bir an tekrar kitapçının içine değdi. İçerideki amca eliyle gelmem için bir işaret yaparken bana mı söylüyor diye şaşırdım ilk. Çevreme bakındım, belki de başka birine diyordu. Ama hayır, etrafta kimse yoktu. Ürkek adımlarımı içeriye taşıdım. ''Beni mi çağırdınız efendim?'' Adam gözünü 'evet' manasında kapatıp açtı ve omzumdan tutarak beni kırmızı renkteki ahşap masalarından birine oturttu, sonra da uzaklaştı. Şaşkınca adamın ne yaptığına anlam vermeye çalışıyordum. Daha önce hiç yabancı biriyle iletişime girmemiştim, bu beni korkutmuştu. Ya bana zarar verecekse? Adam, çok sürmeden tekrar yanıma gelirken masaya bir tabak o meşhur kurabiyelerden ve bir bardak süt bıraktı. Şaşırdım, çünkü ben ondan böyle bir şey istememiştim. Hem param da yoktu. ''Ben...Bunları kabul edemem. Size ödeme yapacak param yok.'' Adam ürkek tavrıma gülümsedi ve saçlarımı iki defa okşadı. ''Ödeme yapmak için para vermene gerek yok ki güzel çocuğum.'' Adama kaşlarımı çattım. Yetimhane müdürümüz bu hayatta hiçbir şeyin karşılıksız olmadığını öğretmişti bize. ''Nasıl yani?'' Adam soruma karşı yüzündeki gülümsemeyle arkasını döndü ve kitapların olduğu raflara doğru ilerledi. Aradığını bulmuşçasına bir ses çıkardıktan sonra yanıma geri döndü. Elindeki kitabı önüme koydu. ''Bu kitabı okursan ödemeni yapmış olacaksın. Keyifli okumalar.'' Yüzümdeki meraklı ifadeyle kitabı elime aldım. Kürk Mantolu Madonna, daha önce hiç okuma fırsatı bulamamıştım. Kitap okumayı seviyorum, sen de biliyorsun günlük. Bu yüzden o yaşlı amcanın cazip teklifini reddetmedim. Bir yandan mis gibi kokan portakallı kurabiyelerin tadını çıkartıp sütümü yudumlarken bir yandan da heyecan içinde kitabımı okudum. Kitaptaki bir kısım dikkatimi çekerken gözlerim o noktada takıldı kaldı günlük. O sırada kitapçının kapısından rüzgar çanlarının çıkardığı ses duyulmuştu fakat umursamadan kitaptaki dikkatimi çeken kısma odaklandım. ''Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim?'' Paragrafı seslice tekrar ederken gözlerimin önünden kendi hayatım geçti. O zamana kadar kendime hiç bu açıdan bakmamıştım belki de. Ben kendimi insanlardan soyutluyor, kendimi onlardan farklı görüyordum. Onlar beni ürkütüyorlardı ama aslında ürkünç bir şey yapmıyor sadece yaşıyorlardı. Kendimi hayata ve insanlara o kadar kapatmıştım ki normal olanın kendi yaşantım olduğunu sanıyor içten içe insanların hareketlerinden ürküyordum. ''Güzel kitaptır. Sabahattin Ali seni fazlaca düşüncelere boğmuş gibi görünüyor.'' Hemen yanı başımdan gelen ses beni korkuttu. Adam gülümseyerek şaşkın ifademe bakıyordu. ''Ahmet Abi, küçük hanıma verdiğin kurabiyelerden bana da getirir misin?'' Yabancı adam, yaşlı amcaya doğru seslendi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. O yabancının adı Basri Ramsay'dı. ❄️ ''Efendi Rona! Orada mısınız?'' Gelen sesle soğuktan donmaya yüz tutmuş yüzüm heyecanla kasıldı ve Rona ile göz göze geldik. Rona, ayaklandı ve yukarıya doğru seslendi. ''Çukurdayız!'' Ah, sonunda tipi bizi karların içine gömmeden sabaha karşı kurtulmuştuk. Tabi, ölmemiş olsam da içinde olduğum durumdan pek de kurtulmuş olduğumu söyleyemeyecektim. " Biraz daha dayanın, sizi yukarıya çekeceğiz!" Aynı adam tekrar seslendi ve derinden birkaç konuşma sesi daha duyuldu. Gözlerimi Rona'ya çevirdim. " Hala bana inanmıyorsun değil mi? Yani benim Şafak olduğuma." Göğe doğru bakan renkli gözleri, kahve gözlerimle birleşti. Gözleri bana dünkü gökyüzünü anımsatmıştı. Orada da olduğu gibi onun gözlerinde de adeta bir renk cümbüşü yer alıyordu. Bana soru işareti dolu gözleriyle bakıyordu, hala beni anlamıyordu. Benim Aybige olmadığımı anlamıyordu. "Tam olarak neye inanmam gerekiyor? Attan çok sert düştün, başına aldığın darbe kendini kaybetmen için yeterliydi. İyileşeceksin." Son kelimesini sanki beni telkin etmek ister gibi söylemiş ve elini omzuma destek olmak istercesine uzatmıştı. Dokunmaktan çekinir gibi son anda elini geri çekti. Hareketlerini yüzüm donuk olsa da şaşkınlıkla izliyordum. Kendi kendine çatışıyordu sanki. Aybige çok sert bir kız mıydı? Hem iyileşeceksin de ne demekti! Beni bu halimle hastalıklı mı görüyordu yani? İyi, madem kimseyi inandıramayacaktım; ben de buradan çıktığım andan itibaren Aybige gibi davranacaktım. ❄️ İşkencemin neden çukurdan çıktığımızda biteceğini düşünmüştüm ki? Soğuk, beni o kadar uyuşturmuştu ki ayaklarımın çıplak olduğu gerçeği bile aklımdan çıkmıştı. Şimdi ise çıplak, yaralarla dolmuş, kurumuş kanların rengiyle bezenmiş ayaklarımın ve buz gibi karın üzerinde çadıra doğru yürümeye çalışıyordum. Rona ve diğer askerler benim yüzümden (!) geciken görevi yerine getirmek için planlama yapıyorlardı. Ben ise lanet ayağım yüzünden geride kalmış, onların seri adımlarına yetişme çabası içerisinde bir ceylan gibi sekiyordum. Rona, askerlerle birlikte iyice uzaklaşırken benim de sabırlı kişiliğim benden uzaklaşmaya başlamıştı. Bu herif, bilerek mi beni arkada bırakıyordu! Bir üzerine basamadığım ayaklarıma bir de uzaklaşan kafalara doğru bakarken dudaklarımdan kısık bir gülüş kaçtı. Bu gülüşün, sinirden olduğunu belirtmeme gerek bile yoktu herhalde! İçimdeki cazgır tarafı bu an zapt etmek çok zordu, oysaki ben oldukça sakin biriydim. Aklıma gelen çocuksu fikirle kendimi yan taraftaki çalıların ardına bırakırken Rona'nın uzaklaşan adımlarını izledim. Rona, yerinde duraksayıp başını birini ararcasına etrafta gezdirirken beni aradığını fark etmekte gecikmedim. Sonunda yokluğumun farkına varmıştı! Endişeyle etrafına baktığını ve askerleri azarladığını görünce içimde büyüyen pişmanlık tohumu beni rahatsız etmeye şimdiden başlamıştı. Rona'nın adımları olduğum tarafa doğru ilerlerken iyice gerilmiştim. Ben neden böyle bir şeye giriştim ki! Rona, olduğum çalılığın biraz ilerisinde etrafa bakmayı sürdürürken yan tarafımda beliren gölgeyle gözlerim aralandı. Şaşkın ifadem yavaşça gölgenin sahibine doğru dönerken gördüğüm hayvanın daha ne olduğunu anlayamadan ağzımdan koca bir çığlık çıkmış, ormanın içinde yankılanmıştı. Kendimi çalılıkların oradan can havliyle atarken biraz ilerideki Rona'nın üzerine kendimi fırlatmıştım. Dağa tırmanır gibi Rona'nın omzuna tırmanmaya çalışan bedenim ne yaptığından habersizdi. Beni korkutan şey, çalılığın ardından görünürken kollarımı Rona'nın boynuna iyice dolamıştım. "O şey kocaman!" "Aybige, kollarını boynumdan çeker misin?! Alt tarafı bir kızıl geyik!" Rona, kollarımı boynundan çekmeye çalışırken kollarımı biraz gevşettim ama sırtında olmayı sürdürdüm. Kızıl geyik dediği hayvan, normal gördüğümüz geyiklerden çok çok daha cüsseli ve büyüktü! Gerçi normal geyik de hayatımda görmemiştim ama bunun normal bir geyik türü olmadığı kesindi! Bana, beni öldürecekmiş bakmıştı! "O beni öldürecekti! Ya sen de beni çuval gibi sallamayı bırakır mısın? İnmeyeceğim işte!" Çemkirme halim iyice artarken kendime ben bile inanamıyordum. Bu yaşıma kadar dışarı vurmadığım öfkenin bugün mü dışarı çıkacağı tutmuştu? Hem de bu kadar cazgır bir ifadeyle? Rona, ona izin verdiğim kadarıyla hareket etti ve öfkeli gözlerini arkamızda şaşkınca bizi izleyen askerlere çevirdi. "Ne duruyorsunuz? Avlasanıza!" Askerler bulundukları şaşkınlıktan sıyrılıp geyiğe doğru atılırken geyikten tuhaf bir ses duyuldu. Rona'nın üzerindeki duruşumu sağlamlaştırdım ve kafasının üstünden saçlarına tutundum. "Aybige, saçlarımı çekiyorsun!" Rona acıyla bağırırken şaşkın bakışlarımı, saçlarını çeken ellerime çevirdim. Ellerimi saçından çekerken başını havaya, yani bana doğru çevirmiş sinirli gözlerle bana bakan Rona'ya yapmacık bir gülücük gönderdim. Dağıttığım saçlarını ufak hareketlerle düzelttim ve kendi kendine konuşarak önüne dönmesiyle derin bir nefes bıraktım. Bu adam çok korkutucu bakıyordu ama bir yandan da Aybige'ye oldukça değer veriyor olmalıydı. Bu kadar sabırlı olmasının başka açıklaması yoktu. Gerçi bu kız normalde askerlerin başıysa böyle önem görüyor olması doğaldı. Bir an Aybige'yi merak ederken buldum kendimi. Nasıl biriydi? Nasıl böyle bir zamanda ordunun başında, hükümdarın en yakınlarından biri olmayı başarmıştı? Etkileyici biri olmalıydı. Böyle birinin bedeninde olmak beni korkuttu. Bu bedene layık görmedim kendimi. O güçlüydü, benim yaptığım hareketleri yapmazdı, benim gibi düşünmezdi. O an içinde olduğum durumdan ve Aybige'yi askerlerinin önünde düşürdüğüm halden utandım. Bedenim, düşüncelerimi desteklercesine gevşerken kendimi Rona'nın üstünden indirdim ve çıplak ayaklarımı karla örtülmüş toprak zemine bastım. Az önce yaşananlardan ötürü hem kendimden, hem Aybige'den hem de karşımda şaşkınca bana bakan adamdan ölesiye utanıyordum. Korku haliyle de olsa adamın üzerine tırmanmıştım! Bunun açıklanacak bir kısmı yoktu, ben Aybige'ydim. Aybige o geyiği korkusuzca alt ederdi ama ben delirmiş gibi kaçmış ve çığlık atmıştım. Aybige gibi yaşayacaksam onun benliğine uygun davranmalıydım. "Kusura bakma, uyandığımdan beri kendime gelemedim sanırım. Dediğin gibi kendime gelmeliyim." Odaksız gözlerim yerde, ayaklarımda geziniyordu. Rona'nın birkaç adım bana doğru yaklaştığını gördüm ama kafamı kaldırmaya yüzüm yoktu. O yüzden yalnızca adımlarını izledim. Dibime kadar geldi, sonra da arkasını döndü ve yere çöktü. Geniş sırtına şaşkınca baktım. "Binecek misin artık? O ayaklarla bizi yavaşlatıyorsun." Ne demek istediğini geç de olsa anlarken utancımı bir kenara bırakıp kendimi sırtına bıraktım ve bacaklarımı beline dolayarak düşmemeyi garantiledim. Bir koalaya benziyor olmalıydım ama takmayacaktım. Bu ayaklarla daha fazla yürümem mümkün değildi. Çukura kadar koşarken ne düşünüyordum ki! Askerler arkalarından sürükledikleri geyiğin kanlı bedeniyle önümüzde belirirken ağzım gördüğümle eş zamanlı olarak aralanmıştı. Az önce gözlerimin içine bakan hayvan, şu anda yerde canından olmuş uzanıyordu. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki! Benim yüzümden bir can alınmıştı. Midemin bulandığını hissettim. Elim ağzıma gitti. ''Aybige, iyi misin?'' Rona yüzünü omzunun üstünden hafif bana çevirdi. ''O, onu neden öldürdünüz ki?'' Soruma karşılık kaşları çatıldı. Sanki benim dediğim anormaldi. ''O vahşi bir geyikti ve biz avlanarak besleniriz. Ya o bizi avlayacaktı, ya biz onu. Ne demek istiyorsun?'' Midemin daha da bulandığını hissederken gözlerimi kaçırdım. Eğer konuşmaya kalkarsam Rona'nın omzuna kusabilirdim, bu yüzden susmayı tercih ettim. Ona içten içe kızsam da şu an olduğum dönemin gerektirdikleri vardı. Elbette avlanmaları gerekiyordu, onlar böyle yaşıyorlardı. Sen Aybige'sin, uyum sağla. ''Haklısın, devam edebilir miyiz?'' Kısık çıkan sesime karşılık kesik bir nefes verdi. Soğuktan kaynaklanan buhar havaya karışırken gözlerim kısa bir an arkamızdan askerlerle beraber sürüklenen geyiğe takıldı. Gözümden akan bir damla yaş çenemden Rona'nın ensesine doğru düşerken irkildiğini hissettim. Kısa bir an duraksayan adımları benim yüzümü onun boynuna doğru saklamamla yoluna devam etti. Buraya alışmak zorunda kalmazdım umarım, çünkü çok zorlanıyordum. Tanrım, bana yardım et. ''Yorulduğunu ve zorlandığını biliyorum,'' Rona dinleyip dinlemediğimi kontrol etmek için başını hafifçe bana çevirip tekrar önüne döndü ve cümlesine devam etti. ''Ama kim olduğunu ve sorumluluklarını unutmamalısın, umarım kendini en kısa zamanda toparlarsın.'' Söyledikleri omzuma daha da yük bindirdi. Görüş açımıza çadır ve çadırın etrafında bir şeyler yiyip, konuşan askerler girdi. ''Gördüklerin, senin sorumluluğundaki insanlar. Köyümüzde daha binlercesi var. Sen sıradan bir kadın değilsin Aybige, Büyük Uygur Devleti'nin birincil komutanısın, hükümdarın en yakınısın. Lütfen kendine gel. Bunca insan senin yüzüne bakıyor.'' Son cümlesiyle gözlerimi bizi izleyen birliğe çevirdim. Çekingen bakışlarım hepsinin üzerinde ağ kurmuştu. Rona, haklıydı. Bunca insan bana umut bağlamış, bu yola çıkmıştı. Aybige'nin tamamlaması gereken bir görevi, alması gereken bir ton sorumluluğu vardı. Aldığı sorumluluksa halkının canıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD