''Geleceğe Gözünü Açmak''

3119 Words
Keyifli okumalar... 4.Bölüm: ''Geleceğe Gözünü Açmak'' Bölüm Şarkısı: Melanie Martinez - Nurse's Office Ay batıyor ve ölmekte olan ay ışığı sapsarı bir yarı ışıkta, şafağın ilk solgunluğuna karışıyordu. Çalılar mürekkep kadar siyah, toprak kasvetli bir gri, gökyüzü renksiz ve de keyifsizdi. Tepenin üstünde bazı karaltılar gördüğümü sandım. Yamacı gözlerimle tararken bana doğru koşan atlılar gördüm. Doğu'da gökyüzü aydınlanıp gün ışığı belirince ve dünya canlı renkleri bir kez daha kazanınca, manzarayı daha keskin gözlerle taradım. Atlıların başındaki beni kurtaracak olan adamdı. O kişi hükümdar Tun Baga Tarkan'dı. Yaralı bedenim bir yandan bulunduğu için acizce seviniyor, bir yandan da bir o kadar aciz zihnim 'ya sizi öldürürlerse?' gibi kanlı düşüncelerle boğuluyordu. Atlılar yanıma ulaştı, arkadaşım çoktandır baygındı. Bense acizdim. Ben ve yoldaşım için yardım dilenen aciz bir hırsız. Tun Baga Tarkan atından indi, dibime kadar yürüdü. Heybetli bedeni yürürken gri toprak havaya karıştı. Birkaç kez öksürdüm. ''Şu eşkıyalar sizsiniz değil mi? Herkesi canından bezdiren?'' Sorduğu soru yüzümü kızarttı, kendimi gri toprağa karmak katmak istedim. ''Ölümü hak ediyoruz gök ve ayın temsilcisi, Tanrı'dan kut bulmuş bilge! Lakin, lütfen canımızı bağışlayın, size hayatım boyunca hizmet edeceğime söz veriyorum!'' Tun Baga Tarkan'ın yüzü kırıştı ardından kocaman bir kahkaha attı. ''Bu bala pek tatlıdır! Yanındaki genci ata sırtlayın. Bu kız bana eşlik edecek!'' Hükümdar birliğine emir verirken odaksız, şaşkın gözlerim hükümdarın suretine çevrildi. Çekik gözleri gülümsemesinden kaynaklı daha da çekilmiş, adeta yok olmuşlardı. 15 yaşımda hayattan bihaber, hırsızlık yapan, sıradan bir köylüyken hükümdarın yüce kudretine mazhar olmuştum. Rona'nın ve benim yaralarımızla ilgilenmişti. O gün yerleşkeye kadar yan yana atlarda sohbet ederek zaman geçirdik. Manzara hakkında, sanat hakkında, hayatım hakkında... Her konuyu benim 15 yaşında, küçük bir kız olmama aldırmadan benimle konuşmuştu. O zaman kendimi değerli hissetmiştim. Beni baş muhafızı yapacağını söylediğinde de hissettiğim buydu. Hükümdara hürmet ve de minnet duygum üst seviyelerdeydi. Peki ya zamanla hissettiğim değer neden azalmıştı? Neden mutlu değildim? 'Tak! Tak!' Savaş mı çıkmıştı? Yattığım yerden inanılmaz baş ağrıma rağmen adeta fırlayarak doğruldum. Gördüğüm rüyadan sıyrılmama neden olan ses de nereden geliyordu? Adeta zelzele kopuyordu! İlk şaşkınlığım yerini bir diğerine bıraktı, zira şu an ne ormandaydım ne de çadırda! İçi tuhaf objelerle döşenmiş odaya kaşlarım çatılarak baktım. Elim omzuma doğru giderken okumun yokluğunu hissetmek beni iyice telaşa sokmuştu. Silahsızdım, bilmediğim bir yerdeydim. Odanın köşesindeki aynadaki yansımamla karşılaşırken telaşlı adımlarım birbirine dolandı. Saçlarımın rengi açılmıştı! Tanrı aşkına, büyülenmiş ya da lanetlenmiş olabilir miydim? Saçımın içindeki asıl saç rengim olan siyah tutamlardan, yüzümdeki boyalara, oradan üzerimdeki kaliteli ve yumuşak kumaştan yapılma giysilere kadar dikkatlice incelerken bir iki adım geriledim. Aklıma gölette gördüğüm yansıma gelmişti birden. Bu... O kız değil miydi? ''Şafak, geç kalacağız!'' Derinden gelen seslenişle yerimden sıçrarken gözüme çarpan bir nesneyi avuçladım. Elime aldığım tuhaf alete kaşlarımı kaldırarak bakarken, şu an bunu incelemenin sırası olmadığını biliyordum. Bizim etleri pişirirken yaptığımız kapana benzeyen alete benziyordu fakat bunun bir kuyruğu vardı. Olduğum odadan ayrılıp çıkıştan geçerken kendimi bir başka odada bulmuştum. Labirenti andırıyordu ama dekore edilmişti değişik objelerle. Burası bir büyücü ini olabilir miydi? Melodi sesi de odayı doldururken elimdeki nesneye daha sıkı tutundum ve sesin kaynağını bulmak için etrafımda döndüm. Sonunda metal bir geçidi andıran kapıyı görmemle temkinli adımlarımı oraya taşıdım. Rona'nın yaptığı şakalardan biri olmasını o kadar istiyordum ki şu an! Kapının üzerindeki çıkıntıyı indirirken kapının aralanmasıyla elimdeki nesneyi kendime siper ettim ve birkaç adım geriledim. ''Kimsin?'' ''Şafak, çok çalışmaktan beynin pelteleşti sanırım. Benim, Nur! Mahkemeye seni ben götürecektim hani?'' Mahkeme? Kızın konuştuğu lisanı anlayabiliyordum, konuşabiliyordum fakat bu lisanın ne olduğunu bilmiyordum! Adının Nur olduğunu iddia eden kız yüzündeki kocaman gülümsemeyle içeri dalarken ne yapacağımı bilemez halde birkaç adım geriye sendelemiştim. ''S-sen ne yaptığını sanıyorsun? Burası neresi de, önüne gelen kurt gibi dalabiliyor! Benim otağıma böyle dalsaydın balıklara yem olmuştun.'' İlk şaşkınlıkla başladığım cümlenin devamında kendimi toparladım. Düşmanına, güçsüz tarafını gösterme Aybige. ''Sen iyi misin Şafak? Nur ben, hani iş arkadaşın? Ay yoksa dünkü hava ruh halini bozdu ve kişilik mi değiştirdin! Bu tür olayların gözlemlendiğini duymuştum.'' Karşımdaki kız kendi kendine evhamlanıp konuşurken kaşlarım havalandı. Şafak derken bana mı sesleniyordu bu deli? ''Aybige benim ismim. İlk kadın baş muhafızıyım Uygur Devleti'nin, beni nasıl tanımazsın?'' Elimdeki nesneyi yere attım. Karşımdaki minik kızı silahsız da alt edebilirdim. Nur, bir süre yüzüme saf saf bakmış sonra kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Şaşkınlıktan aralanan ağzımı tutamamıştım. Beni her görenin saygıdan dili tutulup, benden merhamet dilenirken bu kız yüzüme doğru seslice gülüyor muydu şimdi? Kendime yapılan saygısızlığı hükümdarıma yapılmış sayarken kaşlarım derince çatıldı. ''Hükümdar, Tun Baga Tarkan'ın öfkesinden nasibini alacaksın. Tabi benim de. Bu cesareti gösterdiğine göre ya cahil ya da aptal olmalısın.'' Kıza doğru kendimden emin adımlarımı atarken hala bana bakarak gülüyor ve gözünden akan yaşları eliyle siliyordu. ''Şafak, seni ilk defa şaka yaparken görüyorum. Bildiğim kadarıyla cumhurbaşkanına hükümdar denmiyor ama sen bilirsin. Çok komik olduğunu itiraf etmeliyim ama mahkemeye geç kalacağız.'' Lafını bitirip yüzünü elleriyle yellerken gözlerini bedenimde gezdirdi. ''Aman Allah'ım üzerini bile değişmemişsin! Hala dünkü giysilerinlesin. Giray Bey'in ağzına düşeceğiz!'' Bileğimden tutup beni uyandığım odaya doğru çekiştiren kıza karşı koymadım. Burada neler döndüğünü anlamalıydım. Bu kız beni Şafak sanıyordu. Şafak denen kişinin göletteki yansımada gördüğüm kız olma ihtimali neydi peki? Sorularımın cevaplarını almak istiyorsam Nur denen kızın dediklerine uyum sağlamalıydım sanırım. Üzerlerine giydikleri paltarlardan hiçbir şey anlamadığımdan Nur'un beni giydirmesine izin verdim. ''Sen saçına n'aptın? O siyah tutamlar da ne öyle? Ayrıca kolyeni de değiştirmişsin, inanmıyorum!'' Nur'un bitmek bilmeyen soru işkencesi beni giydirirken de peşimi bırakmamıştı. Sorularına geçiştiren cevaplarla karşılık vermiştim. Sonunda benimle işi bittiğinde aynadaki görüntüme gururla bakıyordu, bense gururla bakacağı bir görüntü göremiyordum. Gözlerim siyah, deri ve kürkten yapılma yeleğimi ararken görüntüme karşı yüz kırıştırdım. Ben diğer halimden daha memnundum. Gerçi bunlar da epey rahatlardı ama şu ayağıma giydirdiği şey tam anlamıyla işkenceydi! Ne demişti? Hah, topuklu botlar! Hava soğuk olsa gerek içime önce göğüslerimi örtmem için bir içlik, üzerine beyaz bol duran bir gömlek, onun da üzerine gömlek gibi bol, yünlü, koyu mavi tonda bir kazak giydirmişti. Altımda ise üzerinde yatay ve dikey çizgilerin iç içe geçtiği taş rengi bir pantolon vardı. Ah, bir de şu topuklu botları da unutmamak lazım... Kahverengi saçlarımı özenle taradıktan sonra yüzümü renkli şeylerle boyadı. Yaptığı hiçbir şeye sesimi çıkarmıyor, sessizce işinin bitmesini bekliyordum. Nerede olduğumu, kim olduğumu, belki de hangi zaman diliminde olduğumu bilmiyordum. Tek bildiğim gözlem yapmam gerektiğiydi. Avımı izleyip sonra da onu avladığım gibi şu an içinde olduğum durumu izlemeli, anlamalı ve alt etmeliydim. Ben Uygur Devletin'de herkesin gözünün aradığı, hükümdarın ise baş muhafızı ve de askeri olan ilk kadındım. Ben Aybige'ydim. Böyle bir durum karşısında yenilemez, bocalayamazdım. Beni getirdiği son hale tepkisizce baktım ve oturduğum sedirden (?) kalktım. ''Çok güzel oldun! Sana dokunulmasından nefret edersin, doğrusu seni süslememe izin vermene şaşırdım. Gerçi şu an pek kendinde olduğunu sanmıyorum ama acilen toparlanmalısın.'' Elindeki değişik alete gözlerini değdirirken ağzı aralandı. ''Hiii! Geç kalacağız Şafak!'' Üzerime doğru kalın kumaşlı bir pelerinle çanta fırlattığında son anda düşmeden havada yakalayabilmiştim. Kaşlarım çatılırken, hiçbir şeyden anlamayan bakışlarım kızın yüzünde geziniyordu. Benim hareket etmeyeceğimi düşünmüş olmalı ki bileklerime asıldı ve tüm itirazlarıma rağmen beni kendisiyle beraber önce bulunduğumuz odadan sonra da kendisinin geldiği demir kapıdan dışarıya çıkarttı. İçinde bulunduğum durum çok, çok saçmaydı. İmkansızdı hatta! Her yere, her şeye, herkese, her nesneye hatta kendime bile yabancıydım. İçinde olduğumuz yer bizim en büyük çadırlarımızdan, en büyük toprak evlerimizden çok çok kat daha büyüktü. Bu kadar gelişmiş bir şehir devleti var mıydı ki? En gelişmiş olanın biz olduğunu sanıyordum oysaki. Gerek mimaride, gerek sanatta, gerekse tarımda... Sonunda temiz ve açık hava benliğimi kavrarken serin havayı derince soludum. Soğuğu seviyordum, beni güçlü ve dinç hissettiriyordu. ''Soğuktan nefret eden biri için fazla oyalanmadın mı sence de Şafak, yürüsene!'' Nur, telaşlı adımlarını dev bir nesneye doğru taşırken meraklı bakışlarımı oraya diktim. Daha fazla kim olduğunu bilmediğim bir kızdan azar yemek istemediğimden seri adımlarımı nesneye doğru ilerlettim. Kız, nesnenin kapısını açıp içeriye oturdu. Bir tür sığınak mıydı bu acaba? Daha fazla oyalanmamak adına Nur'u taklit edip yan tarafındaki kapıyı açtım ve kendimi içeriye attım. Oturakları deriden oluşuyordu ve içi sembollerle doluydu! Birden nesne ufak bir titreşimin ardından ilerlemeye başlarken gözlerim şokla aralandı. Ellerim bir yerlere tutunma ihtiyacıyla nesnenin içinde dolaştı. En sonunda bulduğum bir tutamaca sıkıca tutundum. ''Bu lanet olası da ne böyle!'' Kıza doğru seslendim. Verdiğim tepkiye anormalmişçesine baktı ve odağını üzerinde gittiğimiz kaya yoldan çekmeden beni cevapladı. ''Neyden bahsediyorsun? Araba çok mu hız yaptı, 50 ile gidiyorum aslında ama?'' Kendi kendine konuşurken ne dediğinden hiçbir şey anlamıyordum. Ne diyordu bu kız? Neyden bahsettiğim gayet açık değil miydi? Bir nesne bizi götürüyordu resmen! Tıpkı atlar gibi, ama bu tamamen demirden oluşuyordu. Tanrı aşkına ben hangi zamana düşmüştüm? Farkında olmadan zaman gezginliği yapmış olamazdım herhalde? Bunlar mitlerden ibaretti! ''Atlar nerede? Bu binek yeni mi keşfedildi? Neredeyiz? Yoksa Çin'de miyiz? Bu etraftaki kocaman yapılar da ne böyle?'' Sorduğum sorularla göğe doğru başını çevirdi ve ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. ''Şafak, sen iyi misin? Eğer değilsen davanın savcılığını ben devralabilirim bugünlük. Ama lütfen kendine gelir misin artık? Beni korkutmaya başlıyorsun.'' ''Değilim, iyi falan değilim! Neresi burası, hangi zaman dilimindeyiz bana cevap ver!'' Sesimi yükseltmemle kız iyice gerilirken derin bir nefes bıraktı. ''2021 yılında, İstanbul'dayız. Günlerden 19 Ocak, Salı ve sen bir savcısın. Savcılığın gereği olarak da bir davaya katılmak zorundasın. Dünyadan Şafak'a! Bu bilgiler yeterli mi? Artık şakayı bırakır mısın, gerçekten çok gerginim şu an! Zaten şu Giray denen avukat bizi yeterince geriyor, sen bizi rahatlatacak kişi olmalıydın.'' Şaşkın yüz ifademle sessizce önüme döndüm ve bu kabusun son bulması için Tanrı'ya dualarımı sundum. Kızın bahsettiklerinden hiçbir şey anlamasam da kendi zamanımda ve kendi şehrimde bulunmadığım kesindi! Bir de üstüne burada da sözde sorumluluklarım vardı. Belki de lanetlenmiş ya da bir şekilde bir büyüye maruz kalmıştım ha? Uyandığımdan beri kendimle baş başa kalacak ve düşünecek zamanım olmadığından kafamda bir türlü bir şeyler oturmuyordu. Yalnız kalıp, bu olanları mantık çerçevesinde etraflıca düşünmeliydim ama yanımdaki kız bana fırsat tanımıyordu ki! Şimdi de savcısın, davaya gideceksin diye bir şeyler konuşuyordu. Ben ne anlardım ki o bahsettiği şeyden? Askerim ben; savaşırım, avlanırım, eğitirim... Benden daha fazla şüphelenmemesi ve beni deli sanmaması için yerime sinip, dışarıyı izleyerek bu deli saçması anın sonlanmasını bekledim. Sonunda demir binek durmuştu. Nur ise o kadar gergindi ki bacaklarını titretiyor, yumruklarını sıkıp duruyordu. Bu dava dedikleri şey insanı bu kadar geren bir şey miydi? Peki ben savcı olarak ne yapmalıydım? Şafak denen bu kız kimdi, neyle uğraşıyordu, nasıl biriydi, nasıl davranırdı hiçbir fikrim yoktu. Kendimin Şafak değil, Aybige olduğunu da kanıtlayamıyordum. Gergince ellerimi boynuma götürdüm ve bana bu yerde tek yabancı olmayan şeye yani kolyeme tutundum. Kendimi bildim bileli boynumdan çıkarmadığım bu eski kolye beni birkaç dakika önceye kıyasla daha güvende hissettirmişti. Hareketlerim Nur'un telaşına uyum sağlarmışçasına seri ve telaşlıydı. Kendimi binekten atıp soğuk havanın yüzümü okşamasına izin verdim. Dikkat çekmemek için bu sefer fazla oyalanmamıştım. En ufak hareketimden bir şüphe duyup beni sorgulamaya başlıyordu bu kız! Yok 'Şafak sen böyle değildin' yok 'sen bunu yapmazdın' bir sürü laf söylüyordu. Şafak denen kızla karakterlerimiz arasında uçurumlar vardı herhalde, her hareketim 'ben Şafak değilim!' diye bağırıyordu adeta fakat Aybige olduğuma da inandıramıyordum. Belli ki düşündüğü tek şey Şafak denen kızın şu büyü seline kapıldığıydı... Yine devasa bir yere doğru ilerliyorduk. Burası uyandığım yerden çok farklı bir mimariye sahipti. Tapınakları anımsatıyordu. Önünde kocaman merdivenler sıralanıyordu. ''Hayatında ilk defa adliye görüyormuş gibi bakmaz mısın Şafak?'' Nur yine beni azarlamaya başlarken sinirlerimin bozulmaması için içimden üç kez tekrarladım. Sabır, asaletten doğar. Sabır, asaletten doğar. Sabır, asaletten doğar. Ceylan'nın gergin olduğumda kendimi sakinleştirmem için söylediği bu cümle umarım bugün işime yarardı. Büyük binanın içine giriş yaparken gözlerimi ister istemez her ayrıntıda merakla gezdiriyordum. Her ne kadar Nur bana kötü bir ruh Şafak'ı ele geçirmiş gibi bakıyor olsa da buradaki her şey, her yer bana yabancıydı. Merak etmemden ve şaşırmamdan doğal ne olabilirdi ki? Nur koluyla beni dürtüklerken dişlerinin arasından mırıldandı. "İşte, seninki geliyor!" Seninki derken? Başıyla da hafifçe bize doğru gelen adamı işaret ederken yüzünde doğal olmadığı her halinden belli olan bir gülümseme vardı. Adam yüzündeki sinir bozucu gülümsemeyle bana bakarken Nur araya girdi. "Günaydın Giray Bey." Giray? ''Günaydın Nur. Sana da günaydın Şafak Hanım.'' Hanım kelimesini bastırarak söylemişti. Hanım neydi ki? Nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Şafak denen kız bu adama karşı nasıl yaklaşırdı? Bu adam şu sırıtkan suratıyla Aybige benliğime yaklaşsa okumdan nasibini alırdı ama işler burada böyle yürümüyordu belli ki. Düşünürken yüzümde tuhaf ifadeler oluşuyor olacak ki Nur ve Giray bana boğa yılanı görmüş gibi bakıyorlardı. Cevap vermem gerektiğini fark ederek boğazımı hafifçe temizledim ve hiçbir şey olmamış gibi yüzüme kibar bir gülümseme kondurdum. ''Size de günaydın Giray Hanım!'' Son söylediğim kelimeye Nur gülmemek için ağzını kapatırken Giray denen adam ağzını bir açıp bir kapatıyor sanki diyecek bir şeyi vardı da söyleyemiyordu. Ne? Tuhaf olan neydi? O bana nasıl selam verdiyse ben de onu öyle selamlamıştım. Hiçbir şeyden anlamadığım için bir Nur'a bir Giray'a bakarken kimsenin konuşmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Giray boğazını temizleyip toprak rengi saçlarını eliyle karıştırdı. Gözlerim en ufak hareketini itinayla takip ediyordu. ''Hanım mı dedin sen?'' Giray sanki az önce duyduğunu yanlış anlamış gibi sorarken omzumu silktim ve başımı 'evet' manasında iki defa salladım. Başını yana doğru çevirip gülmeye başladı. Bu adam da kesinlikle deliydi! Hatta Nur da deliydi. Delilerin yaşadığı bir zaman dilimine mi düşmüştüm? ''Ne yapmaya çalıştığını anladım. Davadan önce dikkatimi dağıtmaya çalışıyorsun. Daha önce de dediğin gibi biz acemi değiliz Şafak, bu nasıl bir taktik?'' Giray denen manyak gülmesine devam ederken bir iki adım geriledi. ''Mahkeme salonunda görüşürüz! Bu arada saçlarını beğendim.'' Son cümlesinde göz kırptı ve arkasını dönüp ıslık çalarak uzaklaştı. Şaşkın bakışlarım onu arkasından takip etti. Ne saygısız adamdı bu böyle? Umarım ben burada neler döndüğünü anlamaya çalışırken sık karşılaşmazdık. ''Hadi gidelim.'' Nur, Giray'ın arkasından hakaret içeren birkaç şey söyledikten sonra kolumdan tutup beni büyük alanda ilerletmeye başladı. Bana bahsettikleri davayla ilgili detayları anlatıyordu ama ben hiçbir şey anlamıyordum tabi ki de. Tek anladığım şöhretli birinin büyük bir suç işleyip üstünü bir şekilde kapadığıydı. Bana ve bizim dönemimize göre adamın cezası infaz edilmekti fakat yine burada işler böyle yürümüyordu zannımca. ''Nasıl yani? Bu adamın yargılanmaya hakkı bile yok! Cezası başının kesilmesi ve leşinin suya bırakılmasıdır.'' Nur'a verdiğim şaşkınca tepki onu yine güldürmüş ve delirmiş olduğumla alakalı birkaç şey söylemişti. Ha, bir de az önce yanımızda ukala ukala konuşan adamın suçlu adamı savunacağıyla ilgili birkaç şey söylemişti. Anladığım kadarıyla yani; benim yapmam gereken iş, adamın suçlu olduğunu hakim denen adama ispat etmekti. Ve bunun hakkında ne yapacağımı hiçbir şekilde bilmiyordum. Nur, beni Şafak sandığı için tabi ki bana detaylarıyla ne yapmam gerektiğini, neden burada olduğumuzu söylememişti ama o kadar çok konuşan bir kızdı ki anlattığı şeylerin içinden seçtiklerimi birleştirip bu kanıya varabilmiştim. Sabah benim yerime dava savcılığını üstlenebileceğini söyleyen Nur ise o kadar heyecan yapmıştı ki verdiği teklifi unutmuşa benziyor, üzerimdeki halimden sıyrılmam için beni telkin etmeye çalışıyordu. Bilmiyordu ki bunun birkaç telkinle düzelemeyecek bir durum olmadığını... Zaten gergindim bir de üstüne açlığım peşimi bırakmıyordu. Ne kadar zamandır aç olduğumu bile bilmiyordum! Alt dudağım istemsizce sarkmış mideme doğru kederli bir bakış atmıştım. Ben yemeye düşkün bir insandım, bu benim için bir işkenceydi! Midem, et açlığıyla iyice büzüştü. Nur ve Barış diye seslendiği diğer savcı birazdan gireceğimiz mahkeme hakkında konuşup ellerindeki kalın şeyleri okuyordu. Bense onlardan biraz uzaklaşmış, açlıktan bulanmaya başlayan midemi dindirmeye çalışıyordum. Anlaşılan şanssızlığım üstümdeydi; lanetlenmiştim! Hem de çok önemli bir görevin başındayken. Tanrı bilir Tun Baga Tarkan ne kadar sinirlenmişti! Güvenini boşa çıkartmıştım. Rona ve Ceylan ne yapıyorlardı? Ben şu an Şafak denen kızsam o da şu an ben olmalıydı. Rona ve Ceylan mutlaka onun ben olmadığını anlardı, o zaman ne olacaktı? Eğer değişik bir durum fark ederlerse halk tarafından lanetli bir ruh ilan edilme ihtimali bile vardı. Ah, burada durmuş tanımadığım bir kız için endişeleniyordum! Yine de ne olursa olsun benim bedenimdeydi... Yetmezmiş gibi bir de Şafak denen kızın işiyle uğraşıyordum. Anlaşılan bugün onun için de önemli bir görevinin olduğu gündü. Üzgünüm Şafak, ama savcılık günlerini sona erdirebilirim... Tanrı aşkına ben ne anlardım yeni dünya hukukundan! Bizdeki işleyişten o kadar farklıydı ki her şey. Konuştuğumuz dil bile bana yabancıyken birden bu dili konuşabiliyor olmak benim için tuhaftı zaten başlı başına. Ah, bir de bana bir metin uzatmış ve incelememi istemişlerdi. Kullandıkları dilin farklılığı yetmiyormuş gibi yazıları da farklıydı. Yine de Şafak'ın bilinçaltı hala beni tam olarak terk etmemiş olsa gerek, dili bilmeden konuşabildiğim gibi yazılarını da okuyabiliyordum. Tabi yazabiliyor muyum orası ayrıydı! Okumak başkaydı, bilinçaltımdan gelen sezgiyle okuyup zihnimde cümleleri bir araya getirebiliyordum fakat yazmak? Elim kendi kendine hareket edip yazacak değildi ki. Bizim kendimize ait Uygur Alfabemiz vardı ve bu lisan bana çok uzaktı. Kendimin ne olduğunu, olduğum yerin, zamanın neresi olduğunu bilmediğim bir dünyadaydım. Yüce tanrı beni aydınlat, bana bir yol göster. Midemi tutarak kıvrıldığım bir an daha yaşanırken yandan bana doğru uzanan bir el gördüm. Görüş açıma giren güzel kokulu yiyecekle ağzım sulanırken kimin, neden uzattığını sorgulamadan yiyeceği aldım ve yemeye başladım. Tanrım! Bu da neydi böyle? ''Yavaş ye, mahkemeden önce boğulmak istemezsin.'' Tanıdık ses kulaklarıma çalınırken soluğuma kaçan kırıntıyla birkaç kez öksürdüm ve sorgulayan bakışlarımı Giray denen adama çevirdim. ''Aç olduğumu nerden bildin?'' Elimdeki yiyeceği iştahla yemeye devam ederken gözlerimi gözlerine dikmiştim. '' Kıvranıp duruyordun. Aslında hamur işlerinden nefret edersin ama ne kadar açsan artık, simit bile yiyorsun.'' Demek bunun adı simitti. Bu şeyden nefret etmek için gerçekten deli olunmalıydı! Karnımı doyurduğu için Giray denen adama minnetle baktım ve ellerimde kalan minik taneleri elimle silkeledim. ''Teşekkür ederim Giray, biraz daha aç kalsaydım Nur'un kolunu yemeye başlayacaktım.'' Giray'ın kaşları havalandı. ''Sen? Bana teşekkür ettin, bir de üstüne gülümsedin! Şafak, bugün kendinde misin sen? Simidi reddedip hiçbir şey demeden o acemi arkadaşlarının yanına dönmen gerekiyordu.'' Bugün o kadar çok aynı cümleyi duymuştum ki artık, bu sefer duymazdan gelmeyi tercih ettim. Bana şaşkınca bakarken ensesini kaşıdı ve aklına bir şey daha düşmüşçesine kaşları çatıldı. ''Sen bana Giray mı dedin az önce? Yanında 'bey' olmadan?'' Bunda şaşırılacak ne vardı? Alt tarafı adıyla seslenmiştim. En ufak hareketimden şüphe duyuluyordu gerçekten! Sadece susup bana denileni mi yapmalıydım bu lanet olası yerde! ''Ne duyduysan o!'' Daha fazla dikkat çekmemek adına uzatmadım ve elimdeki simitten kalan kağıdı avuçlarının içine bırakıp yoluma devam ettim. Derin bir nefesi gergin havaya karıştırırken Nur ve Barış'ın yanına adımlarımı taşıdım. Yargılanan şahıs çok mühim biri olduğundan olsa gerek mahkeme salonu çok kalabalıktı. Barış'ın dediğine göre halka açık bir mahkemeydi ve izlemek için birçok halktan insan koltukları doldurmuştu bile. Bu kadar kişinin önünde ne yapacaktım, artık kaçmak için çok geçti! Nur'un üzerime geçirdiği pelerinimsi şeye iyice tutundum ve derince yutkundum. Yapabilirsin Aybige, sen nelerin altından kalktın kızım! Yapabilirim, yapabilirim, yapabilirim... ✨ Hayır, hayır yapamam... ''Savcı Hanım konuşmayacak mısınız?'' Hakim, gözlerini üzerime dikmiş gözündeki camdan şeyleri düşük burnunun ucuna kadar indirmişti. Salonda bir sessizlik peyda olmuş, Şafak'ın görev arkadaşları ise gergin gözlerini yüzümün her bir noktasına sabitlemişti. ''Ş-şey...'' Karşı tarafta yerinde oturmuş, tek kaşı havada merakla neler olacağını bekleyen Giray'a gözlerimi değdirdim. Aklıma gelen şeyle içten içte Şafak'tan özür diledim. Özür dilerim ama buna mecburum... Ve mahkemedeki tüm insanlardan şaşkınlık nidasının çıkmasına neden olacak bir şey yaptım. Bayılıyormuşçasına önce sendeledim ve kendimi herkesin önünde adeta bir çuval misali yere bıraktım... ''Şafak!" ✨
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD