''Yansımadaki Suret''

1205 Words
Keyifli okumalar... 3.Bölüm: ''Yansımadaki Suret'' Bölüm Şarkısı: Faun - Federkleid Aybige Aynı gün, 780 yılı Yine acımasızca öne atılmam gereken bir görevdeydim. Tun Baga Tarkan, şafak sökmeden beni huzuruna çağırmıştı. Amcasının ölümünün ardından Çin'li elçilerle ufak bir arbede yaşanmıştı. Bunun sonucunda ise elçi, amaçlarının ne olduğunu anlamak amacıyla esir alınmıştı. Bu sırada, kendi halkımızdan insanların da Çinli'ler tarafından esir alındığını ve köle olarak satılmak üzere olduklarını öğrenmiştik. Bu sabah da Tun Baga Tarkan, beni ve birliğimi halkımızdan olan insanları kurtarmamız için görevlendirmişti. Üstümdeki yük ağırdı. Kendimden önce halkımı düşünmek, üzerime büyük bir sorumluluk yıkıyordu. Özellikle de hükümdarın en sadık askerlerinden olmam bu sorumluluğu ikiye, belki de üçe katlıyordu. Esen yel, siyah saçlarımı pervasızca savururken boynumdaki ucunda dövülmüş demirden yapılma ufak bir yüzüğün bağlı olduğu kolyemi tek elimle yokladım. Atımın dizginlerini daha sıkı tutarken gözlerim rüzgara direnemedi ve kapandı. "Mola mı vereceğiz Aybige?" Rona'nın sorusuna cevap vermemeyi tercih etmiştim. Atını benimkinin yanına hizalarken o da gözlerini kapattı ve benim gibi rüzgarı dinlemeye başladı. Küçüklüğümüzden beri birbirimizi tanıdığımızdan olsa gerek, ne zaman konuşmak istemediğimi anlıyor ve ona göre davranıyordu. Bu düşüncesi bugüne kadar hala onunla arkadaş kalmamı sağlamıştı belki de? "Saatlerdir yoldayız, grup bitkin düştü. Buraya çadırı kursak iyi olacak, su kaynağı da var." Ceylan'ın atı da yanımda belirirken temiz havayı içime çektim ve buharlaşan havayı geri atmosfere bıraktım. Ceylan da, hükümdar beni ve Rona'yı kanatları altına aldığında hayatıma girmişti. Baş tıpçının kızıydı ve böyle görevlerde bir tıpçıya ihtiyaç duyulduğundan o da bize katılırdı. "Bu gece burada dinlenelim. Çadırı ağaçların içinde kalacak şekilde kurun, yoğun bir kar yağışı gelecek gibi görünüyor." Ceylan, söylediklerime karşı başını sallarken yüzümdeki ifadeyi çözmek istercesine bir süre yerinde durmuş sonra da diğerlerini yönlendirmek üzere birliğe katılmıştı. Ne hissettiğimi bilmek, bana yardımcı olmak istiyordu fakat ne hissettiğimi ben de bilmiyordum. Neticede normal, halktan bir insan değildim ve düşünmem gerek yüzlerce şey varken ne hissettiğimi bilecek kadar kendime odaklanamıyordum. "Bugün gökyüzü bir garip. Fezadaki tüm yıldızlar göğe inmiş, toprağa ayak basacaklar sanki." Rona'nın benzetmesiyle gözlerim göğe çevrildi. Kurşuni esinti kenara çekildi ve bir hayaletin yerde sürünen etekleri gibi gözden kayboldu. Bu sırada fırtınanın arasından güneşin okları kamçı gibi üzerimize iniyordu. Bulutlu göğün derin grileri; küçük, belli belirsiz yeşil, mavi ve kırmızı bulut parçacıkların arasından hiçliğe kıvrıldılar. Çevremdeki uzun ağaçlar, önceki yağan kardan kalan ıslaklıkla ışıyarak, açık ve seçik bir şekilde ortaya çıktılar. Dallarının üzerinde birikmiş olan henüz erimemiş kar tanelerinin beyazıyla parıldıyorlardı. Kendimi yabancı bir dünyanın içinde çıplak hissettim. Üzerinde onun üstüne çullanmaya hazır bekleyen şahin kanatlarını bile bile, havada dolaşan bir kuşun hissettikleriyle aynı şeyleri hissettim belki de. Atımı, biraz olsun kendime gelebilmek için üzerinde buzlaşmış çiçeklerin serpildiği küçük gölete doğru ilerlettim. Rona, yalnız kalmak istediğimi anlamış olacak ki peşimden gelmemişti. Vakit akşamüstü olmalıydı. Dinlenmeden saatlerce yol gelmiştik ama az yolumuz kalmıştı. Gittiğimiz yerde bir arbede çıkacaktı, insanlarımızı bize kolayca vermeyecekleri barizdi. Birliğimin zinde kalması gerekiyordu, yoksa bana kalsa dinlenmeden devam edebilirdik. Gölete doğru birkaç taş atıp sektirirken düşündüm. Acaba bir asker değil de her şeyden habersiz saf, mutlu bir köylü olsam nasıl olurdu? Yine böyle soğuk ve itici mi olurdum yoksa insanların seveceği türden, sıcak birisi mi? İnsanların canlarının sorumluluğunu taşımadan, her şeyden bihaber yaşamak nasıl bir duyguydu? Benim hayatımda ölüm vardı. Her yerde cesetler, ağlayan, yalvaran, hasta insanlar vardı. Komikti; ergenlik dönemime kadar eşkiyalık, hırsızlık yaparak günlerimi geçiren ben; şimdi hükümdarın baş askerliğini yapıyordum. Hayat gerçekten beklenmedik anlarla doluydu. Başkalarına göre şanslıydım belki de, ama mutlu muydum? Tartışılır. Bir taşı daha gölete yuvarladım. Keşke dedim o saniye; keşke normal bir zamanda, normal şartlarda, kendi halinde yaşayabilen bir insan olabilseydim. Belki de o zaman üzerimdeki yük kalkacak ve hayat bana gerçek beni tanımam için bir şans tanıyacaktı. Atımın tüylerine yumuşak bir dokunuş bırakıp gölete doğru biraz daha yaklaştım. Eğilip buz gibi suyun yüzümden akmasına izin verirken ellerimle de yüzümü ovuşturuyordum. Soğuk, tenime ve de zihnime iyi gelirken suyun bulanıklaştığına şahit oldum. Sudaki yansımam dalgalandı, dalgalandı ve en sonunda net yansımam tekrar suyun üzerinde belirdi. Fakat gördüğüm şey ben değildim. Üzerimdeki kıyafetler, saçlarım, arkadaki ortam... Suret olarak bendim fakat o başka birisiydi. Benimkinin aynısı olan toprak rengi gözlerine şaşkınlık hakim olmuş korkuyla uzaklaşmıştı. Ben de hafifçe geriye doğru çekilirken anın verdiği şaşkınlıktan dilim lâl olmuştu. "Aybige!" Rona'nın sesiyle irkilip bana seslendiği yöne doğru başımı çevirdim. "Diğerleri çadırla ilgileniyor. Tipi başlamadan ava çıkmalıyız." Bir süre tepkisizce odaksız gözlerimi çevrede gezdirdikten sonra hareketlerimi tuhaf bulmaması için kendimi toparladım. Başımı hızla olumlu anlamda sallarken göz ucuyla gölete bakmıştım. Yansımam eski halini almıştı. Yorgunluktan ve açlıktan hayal görmeye başlamıştım belki de. Ben her ne kadar bitkin hissetmesem de pelteye dönmüş vücudum düşüncelerimi desteklemiyordu. Okumu sırtımla ve omzumla desteklerken atımın üzerine kendimi bıraktım. ✨ Bir saati aşkın süredir avlanıyorduk, neredeyse tüm birliğe yetecek kadar hayvan toplamıştık. Açlıktan tuhaf sesler çıkartan karnıma sinirle bakıp karnıma doğru yumruklar indirdim. Rona, ne yaptığıma bakarken gülmeye başlamıştı. ''Midendeki canavarı o şekilde öldürebileceğini sanmıyorum Aybige.'' Okumla hafifçe yanımdaki varlığını dürterken gülerek benden uzaklaştı. ''Dikkat et de o canavar seni yemesin!'' Alayla verdiğim karşılığa omuz silkerek tepki verdi. Gökyüzü giderek siyaha boyanmalıyken, tersine daha da renklenmişti. Birçok renk birbiriyle kaynaşmış ortaya tuhaf bir görüntü çıkarmıştı. Köyümüzdeki insanların bu doğa olayını kara büyü sanmaları olasıydı. Duyduğum sesle bakışlarım kuru dalların arasındaki karaltıya dönerken okumu sıkıca kavradım ve atımı o yöne doğru yönlendirdim. Dar alana at giremeyeceğinden kendimi yere doğru bıraktım. Beyazlara bulanmış çalılığın arasından küçük bir bala göründü. Sapsarı saçları güneş gibi parlıyor, bembeyaz teni bana dolunayı anımsatıyordu. Küçücük balanın böyle bir yerde, bu soğukta işi neydi? Okumu onu ürkütmemeye çalışarak yavaşça indirdim ve yüzümdeki tehlike saçan, nemrut ifadeden sıyrılıp gülümsedim. ''Merhaba, balacan. Yolunu mu kaybettin?'' Bana cevap vermeden bakmaya devam etmesiyle yüzümdeki gülümseme yavaştan solmaya başladı. Yaralanmış mıydı? ''Bir yerin yaralanmadı değil mi? Seni şifacı ablaya götürmemi ister misin?'' Yine soruma cevap vermemişti fakat bu sefer tepkisiz kalmak yerine yaklaştı ve sıcacık ellerini soğuk elimle buluşturdu. Buz mavisi gözleri bana kurtları hatırlatıyordu. Gözlerini gözlerime sabitlerken etrafa mayhoş bir aura yayılıyordu sanki. ''Tanrıça dileğini duydu, dileğin gerçekleşti. En umutsuz anında dediğiniz bir 'keşke' kaderinizi değiştirdi ve birbirine bağladı güzel insan. Dilerim; gerçek seni keşfeder, ne için yaşadığının ve diğer sorularını cevabını alır, üzerindeki bu umutsuzluk lanetinden sıyrılırsın. In Aurora dea est benedixitque tibi. Et aperuit ostium est inter duos mundos.'' (In Aurora dea est benedixitque tibi. Et aperuit ostium est inter duos mundos: Şafak Tanrıçası seni kutsadı. İki dünya arasındaki kapı açıldı.) Benimle sözleriyle değil gözleriyle konuşuyordu sanki. Bir ruhla mı konuşmuştum? Ağzı hareket etmemişti. Kızın gözlerinden pırıltılı bir ifade geçerken göz kapaklarını indirdi ve soğuk havanın verdiği buharı yüzüme doğru üfledi. Benim gözlerim de bu anın verdiği etkiyle kapanırken vücudum mükemmel derecede rahatlamıştı. Sanki bir bulut kütlesinin üzerinde uzanıyordum. O kadar uykum gelmişti ki, üst üste üç savaş atlatmışım gibi bir yorgunluktu sanki. ''Aybige, açlıktan birbirlerini yiyecek birlik. Ne yapıyorsun orada?'' Rona'nın seslenmesiyle şaşkın bakışlarım etrafı turladı. Gerçekten, ne yapıyordum ki burada? ''B-ben geliyorum, bir an kafam karıştı.'' Okumu omzumda sabitleyip atıma atladım. ''Bugün kendinde değil gibisin, yemeğini yiyip iyice dinlen. Yarın çok işimiz var.'' Rona, atın sürüklediği hasırların üzerine yatırılmış akşam yemeklerimizi kontrol ederken başımı salladım. ''Bugün diğer günlere kıyasla daha çok yoruldum sanırım.'' Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyorum. ''Ceylan'a görünsen iyi olur, bitkisel bir çay iyi gelebilir.'' Başımı hafifçe sallarken gözlerim odağını kaybetmeye başlamıştı. Uykuya direncim bir süre sonra diz çökmüştü. Kendimi uykunun kollarına bırakırken attan düşüşümü ve Rona'nın haykırışını hissettim. ''Aybige!''
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD