''Kimliksiz bir Kimlik''

1736 Words
Keyifli okumalar... 2.Bölüm: ''Kimliksiz bir Kimlik'' Bölüm Şarkısı: Pim Stones - The Life We Could Have Had Şafak Akova '' In Aurora dea est benedixitque tibi. Et aperuit ostium est inter duos mundos...'' ''Sence o iyi mi? Onu hiç böyle görmemiştim.'' Duyduğum ince sesle hafifçe gözlerimi aralamaya çalışırken başıma saplanan ağrıyla yüzümü buruşturdum. ''Uyanıyor! Rona, su getir şuradan.'' Aynı ses bir başkasına seslenirken bu kişinin susmasını diledim. Rona diye seslendiği kişinin telaşlı adımlarının sesi odayı doldurdu bu sefer de. En ufak ses titreşimi zihnimin içine bıçak darbeleri indiriyordu sanki. Hem, evimde değil miydim ben? Bu insanlar da neyin nesiydi? ''Zehirlenmediğine eminsin değil mi? Öylece atın üzerinden yere doğru yığıldı.'' Kalın bir ses kulaklarıma dolarken kaşlarımı çatmak istedim. Tanıdık gelmeyen bu sesler kime aitti? ''Hayır, dudaklarının ve tırnaklarının rengi, durumu normal gözüküyor. Yorgun düşmüş olmalı. Yalnız, saçları sence de değişik görünmüyor mu?'' Merakımı gidermek için son kez göz kapaklarımı zorladım. Gözüme giren kör edici ışık, gözlerimi açmamı zorlaştırsa da ışığa alıştıkça kirpiklerimin arasından görüş açıma giren kişilere baktım. ''Aybige? Nasıl hissediyorsun? Su ister misin?'' Soru işaretleriyle dolu ifadem yüzlerine bir telaş yerleştirdi. ''Aybige?'' Zar zor çıkan sesimle fısıldadım. Aybige de kimin nesiydi? Aklıma aynadaki yansımama seslenilen isim gelirken kaşlarımı çattım ve yerimde doğrulmak için kendimi zorladım. İçlerinden Rona olduğunu tahmin ettiğim adam beni geri yerime yatırmaya çalışırken kendimi geriye çekip gözlerimi gözlerine çevirdim. ''Sen de kimsin?'' Sorum onun da kaşlarını çatmasına neden olurken gergin bakışlarını yanındaki endişeli bakışlarla bana bakan kıza çevirdi. ''Ceylan, bu da ne demek oluyor?'' Kendi aralarında ufak bir tartışmaya girerlerken gözlerim içinde olduğum odada gezindi. Burası benim evim değildi. Aferin, Şafak. Bravo. Tahminen toprak zemine kurulmuş, orta boydaki bir çadırın içindeydik. Çadırın içinde fazla eşya yoktu. Üzerinde yattığım sedirimsi şeyin dışında birkaç çuval ve çömlekler vardı. Gözlerim kendi bedenime dönerken üzerimdeki kıyafete anlam verememiştim. Üzerimde; bej rengi, bez parçalarından oluşan bir gömlek onun üzerinde de siyah kürkten yapılma bir yelek vardı. Altımda ise yine bez parçalarından oluştuğunu tahmin ettiğim pantolon tarzı bol bir alt vardı. Her yerimden bir kürk, deri sarkıyordu. Midemin bulandığını hissettim. Uyurken üzerimde bunların olmadığına yemin edebilirdim. Göğsümden aşağıya doğru salınan dalgalı saç tellerim gözüme çarparken kaşlarım eş zamanlı çatıldı. Kumral saçlarım, gece siyahı olmuşlardı! Siyah olan saçlarımın arasına yer yer açık kumral tutamlar serpilmişti, asıl saçlarımdan bir parçayı buraya taşımak istermişçesine. Buradan gitmeliydim. Kim olduğunu bilmediğim insanlar karşıma geçmiş bana 'Aybige' diyorlardı. Bunun aynada gördüğüm diğer benle bir ilgisi olabilir miydi? Rona ve Ceylan denen ikili kendi aralarında hummalı konuşmalarına devam ederken ses çıkarmamaya dikkat ederek doğruldum ve çıplak ayaklarımı yere bastım. Ayakkabım yok muydu benim? Önce temkinli attığım adımları çadırın çıkışına yaklaşırken hızlandırdım. Yokluğumu fark etmeleri tabi ki uzun sürmemişti. Yakalanmamak için hızımı kesmeden koşmaya başladım. Nereye gideceğimi bilmiyordum, şu anlık bu insanlardan uzaklaşsam yeterdi. Tanrım, nereye düştüm ben? En kısa zamanda güvenli bir bölge bulup etraflıca düşünmeliydim. Rüya falan olmalıydı bu yaşananlar kesinlikle. Bomboş, ağaçlık arazide koşmaya devam ediyordum. Çıplak ayaklarımı kesen taşlar ve batan dikenler umurumda değildi. Arkamdan yaklaşan koşturma ve nefes alıp verme seslerini duyabiliyordum. Tanrım, hiç vazgeçmez mi bu adam? Nereye kadar koşacaktık böyle? ''Beni rahat bırak! Seni tanımıyorum bile, neden arkamdan koşuyorsun?'' Koşmayı bırakmadan arkaya doğru bağırırken hızımı düşürmemeye çalıştım. Havanın soğuğu adeta bedenime buz sarkıtı gibi saplanıyordu, yetmezmiş gibi ayaklarımı da hissetmez olmuştum. ''Aybige, kafayı mı yedin! Nereye gittiğini sanıyorsun? Benim, Rona!'' Arkamdan kuşların bile kondukları ağaçtan ayrılmasına neden olacak şekilde bağırdığında ürktüm ve dengemi hafiften kaybettim. '' Rona deyince tanıdım hemen seni gerçekten! Dalga mı geçiyorsun benimle? Aybige değilim ben!'' Son cümlemi çığlık atarak telaffuz ederken bir taşa takılmamla attığım adım bocalamıştı. Önümdeki kuru yapraklarla bezenmiş en az 4 metrelik çukuru görmemle tiz bir çığlığı serbest bırakırken arkamdan vücudumu sarmalayan bir beden hissettim. Beni içine hapseden Rona ile beraber çukura doğru yuvarlanmaya başladık. ? Sarsıntının durmasıyla sık nefeslerimi dindirmeye çalışırken gözlerimi hafifçe araladım. Üzerinde olduğum yumuşak zeminin üzerinde doğrulmaya çalışırken o zeminin Rona denen adam olduğunu fark etmekte gecikmemiştim. Başını toprak zemine yaslamış göğe doğru bakarak derin derin nefesler alıp veriyordu. Başını hafifçe öne doğru uzatıp aramızdaki mesafeyi en aza indirirken şaşkın bakışlarıma gözlerini dikti, tehditvari bir şekilde fısıldadı. ''Seni öldüreceğim!'' Havaya doğru tısladığında yerimde sıçrarken tekrar onun üzerinde olduğumu hatırlamamla kendimi yan tarafına doğru attım. ''Birazcık uysal olamıyorsun değil mi Aybige? İlla bir dişi kurt gibi kendi bildiğini okuyacaksın.'' Kendi kendine konuşan adama deliye bakarmışçasına baktım. Dizlerimi kendime doğru çekip zaten dar olan çukurun içinde ondan biraz daha uzaklaştım. ''Deli misin nesin? Hala Aybige diyor, Şafak benim adım!'' Ellerini toprağa doğru yaslayıp yerinde doğrulurken bana sertçe baktı. ''Görev esnasında bayıldın. Alacağın cezadan kaçmak için böyle davranıyorsun değil mi?'' Ne cezası ya? Bir de ceza mı alacaktım yani? Ayrıca ne görevinden bahsediyor, ajan mıydı bu Aybige dediği şahıs? Kollarımı dizlerimin etrafından geçirip kendimi tamamen iletişime kapatırken mırıldandım. ''Neyden bahsediyorsun?'' Başını sabır diler gibi havaya dikti. ''Tun Baga Tarkan, işi mahvettiğin için çok sinirlendi. Şükret ki en iyi askerlerinden biriydin. Gerçi şu an o askerden eser kalmamış!'' Tun Baga Tarkan? Ha, bir de şu asker mevzusu çıkmıştı! Nereye düşmüştüm ben böyle? 2021 yılında olduğumuzdan bile emin değildim. Tarih bilgimi de üniversite sınavından sonra geride bırakmıştım zaten. Birden fark ettiğim gerçekle gözlerim aralandı. Ben normal bir Türkçe konuşmuyordum. Konuşuyordum fakat normalde konuştuğum Türkçe'den çok farklıydı. İyi de ben bu dili bilmiyordum ki? Başımı gökyüzüne doğru çevirirken kaşlarım olabilirmiş gibi daha da çatıldı. Burada da gökyüzünün rengi aynı İstanbul'daki gibiydi. Bir sürü renk harmanlanmıştı, tıpkı Kuzey Işıkları'nı çağrıştırıyordu. ''Biz neredeyiz? Yani İstanbul'da mıyız?'' Rona bir deliye bakar gibi bakıp başını iki yana sallarken bizi yukarıya çıkartacak bir yol aramak için çukuru incelemeye başladı. Beni takmıyordu bile! ''Hey, sana diyorum! Rona!'' Son söylediğimle olduğu yerde donmuş ve yavaşça bana dönmüştü. ''Seni kötü ruhlar ele geçirmiş belli ki Aybige. İstanbul diye ne olduğu belirsiz kelimeler saçmalıyorsun! Şimdi bırak da bir çıkış yolu bulayım.'' Daha İstanbul'un neresi olduğunu bile bilmiyordu! Omuzlarım umutsuzlukla çökerken hayal kırıklığıyla bezenmiş gözlerime dikkatle baktı. Titreyen vücudumu kendime daha çok çekerken ağlamak için titreyen dudak etlerimi durdurmaya çalıştım. Bu öküz herifin önünde ağlamayacaktım işte! Halime uzunca bakıp derin bir nefesi havaya bırakırken üzerindeki kürk yeleği bir çırpıda çıkarttı ve bana itiraz etme payı bırakmadan kürkü üzerime serdi. Sıcak, vücuduma iyi gelirken rüyadan uyanınca kendime bu kürklerden edinmeyi aklıma kazıdım. Tabi gerçek olanlarından değil! Bir çözüm yolu bulamamış olacak ki o da karşı tarafıma çöktü ve gözlerini bana dikip beni izlemeye başladı. '' Neden bakıyorsun?'' Soruma karşılık aynı şekilde beni izlemeye devam ederken kendi kendine konuşurmuşçasına mırıldandı. ''Aybige gibi görünüyorsun, ama o değil gibisin de.'' Söyledikleriyle yüzümde alaycı bir tebessüm oluşurken yaşadıklarımın verdiği sinirden dudaklarımı dişlemeye başladım. ''Elbette o değilim, bunu daha önce de söylemiştim.'' ''Hala düşerken başını çarptığını ve benliğini yitirdiğini düşünüyorum.'' Ah! Bu adam anlamak bilmiyordu! Gerçi, kimin aklına gelirdi ki böyle bir durum? Onlara da hak vermemek işten değildi! Yine de... Ben Aybige değildim işte! Elim sinirle boynuma giderken, elime değen metalle ağzım aralandı. Kolyem? Kolyem hala yerindeydi. Rona'nın yüz ifademden bir şey çakmasını istemediğimden kendimi hızla toparlarken kolyemin görünmediğinden emin oldum. Hangi zamanda, nerede olduğum belli değildi. Boynumda altın kolye taşıyorum diye öldürülmeyeceğim, cadı ilan edilmeyeceğim ne malumdu? En iyisi bunu kendime saklamamdı. Tanrım, bir gün gerçekten cadı ilan edilirim korkusunu bana yaşatacağını tahmin etmemiştim? Bürodaki dedikodular en azından aslını yaşatmıyordu! ''Burada böylece oturacak mıyız?'' Soruma sessiz kalırken ısrarcı bakışlarıma dayanamamış olacak ki bıkkın bir nefes daha verdi ve cevapladı. ''Buraya doğru koştuğumuzu gördüler. Gruptan biri bizi bulacaktır.'' Sakince başımı salladım ve bu rüyanın ya da kabusun her neyse sona ermesi için dua etmeye başladım. ? Üzerimize yağmaya başlayan kar taneleri birer balerin gibi havada süzülüyor ve üzerimizde yer ediniyorlardı. Hava iyiden iyiye soğumuştu, belli ki kar tipi şeklinde geliyordu. Üzerimdeki kürke daha da sığınırken hafif çekik olan gözlerimi karşımdaki adama değdirdim. Soğuktan zerre etkilenmiyormuş gibi görünen bedeni dimdik durmuş çukura doğru yaslanmıştı. Elindeki çöple sıkıntıdan yeri eşeliyordu. Konuşmaktan hoşlanmayan benliğim şu an konuşmak için can atıyordu çünkü almam gereken cevaplar vardı. Hangi yılda olduğumuzdan başlayabilirdi mesela? Tabi, hangi yılda olduğumuzu sorup lanetli ruh ve deli damgası yemek de vardı. Karşımdaki adamı incelemek hiç aklıma gelmezken yüzümü kürkün altına doğru indirip gözlerimi açıkta bıraktım ve onu incelemeye başladım. Heybetli vücudu ondan ilk başta ürkmeme neden olsa da yakışıklı bir suratı olduğu barizdi. Yüzü eğik olduğu için pek göremesem de yeşille mavi karışımı, değişik gözleri vardı. Kahverengi dağınık saçları ve beyaz teni uyum içerisindeydi. Keskin yüz hattı hafif sakallarla bezenmişti. Dudakları içinde bulunduğumuz soğuğa rağmen kırmızı rengini koruyordu. Daha önce hiçbir adamı böyle incelemediğimi fark etmek o an kendimden utanmama neden olmuştu. Çok büyük bir günah işlemişçesine kürkü iyice kafama kapatırken nefes alanım da daralmıştı. Ayrıca bu kürkün sahte olduğunu sanmıyordum ve kokusu beni aşırı rahatsız etmişti. ''Ne yapıyorsun Aybige?'' Hay senin Aybige'ne! Kafamı kürkün içinden çıkartıp akan burnumu çekerken derin bir nefes aldım. ''Hiç, üşüdüğüm için kürkün altına giriyordum.'' Bana yemediğini belli ederek tek kaşı havada, sinir bozucu bir ifadeyle bakarken gözlerimi kaçırdım. ''Sen karın içine gömülsen bile üşümezsin, hasta olmazsın.'' Düşünceli ifadesi sözlerine ve ses tonuna da yansırken hevesle başımı salladım. ''Evet! Aybige öyledir eminim ama ben Şafak'ım, soğuğu sevmem. Hemen üşür ve hastalanırım.'' Saçlarını karıştırırken bana bir mahkum, idam edilmeden önce cellatının ona atacağı türden bir bakış attı. ''İyice saçmalamaya başladın, hükümdarımız sana ağır bir ceza vermeyecek. Hem, birazdan şiddetli kar yağacağa benziyor ve belirtmek isterim ki biz bir çukurdayız. Ne durumda olduğumuzu biliyorsun değil mi?'' Yüzümde artık tek ifade haline gelmiş olan gergin ifadem tekrar yerini alırken kaşlarım derince çatıldı. Ne demek istediğini anlamak için önce yağan kara sonra içinde bulunduğumuz derin çukura bakarken ağzım aralandı. Ne yani? Vaktinde bulunmazsak canlı canlı kara mı gömülecektik? ''Yerleşim alanına giden kestirme yol buradan geçiyor, elbet bulacaklar bizi. En kötü köyün avlanma birliğindekiler bize rastlayacaktır. Korkma yani.'' Sağol ya, çok rahatladım şuan. Bir saniye! Yerleşim alanı yani bir köy mü vardı? Demek ki göçebe yaşamıyorlardı. İlk yerleşik hayata Uygur döneminde geçildiği aklıma gelirken gözlerim büyüdü. Avuç içim dudaklarımla buluşurken ağzımdan bir 'yuh!' nidası ormandaki sessizlikte yankılandı. Rona, bana deliymişim gibi bakarken kendi kendine anlamadığım bir şeyler mırıldanmıştı. Uygurlar dönemine ışınlanmış olamazdım değil mi? Gözüm üzerimizdeki kıyafetlerde gezinirken, bulunduğumuz durumun ve konuştuğumuz lisanın verdiği farkındalıkla derin bir nefes bıraktım. Kendi halinde yaşayıp giden, normal bir savcı parçasıydım ben! Zamanda yolculuk mu yapmıştım? İyi de Aybige denen kişi de neyin nesiydi o zaman? Beni, o sanıyorlardı. Ben buradaysam... Aybige de ben mi olmuştu yani? Bölümü sonuna kadar okuyan minnoşlar yoruma kelebek koyabilir mi acabaa? Bakalım kimler kimler buralarda? Ha bir de bölüm hakkında neler düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi o kadar merak ediyorum kii. Sizler yazmam için bana ilham veren kişilersiniz. Destekleriniz için teşekkürler ?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD