
Limanın en tepesindeki restoran, cam duvarlarından İstanbul'un altın gerdanlığı gibi ... senin eski arkadaşın değil mi?""Evet," diye fısıldadı İlke, sesi bir anlığına gergin çıktı, hemen toparlandı. "Ne kadar... **tesadüf**."Kuzey, kalabalığı görmezden gelerek, doğrudan onların bulunduğu noktaya ilerliyordu. Bakışları, bir an için Sarp'a kaydı, sonra derhal, mıknatıs gibi **İlke**'ye yapıştı. O bakışta şok yoktu. Bir tanıma, bir **av tespiti** vardı."Kuzey. Hoş geldin," dedi Sarp, elini uzatarak. Sesinde, rakip bir saygı vardı."Teşekkürler, Sarp. Davet için." Kuzey, Sarp'ın elini sıktı, ama gözleri İlke'de kaldı. "Ve İlke... Uzun zaman oldu."Ses. Aynı ses. Ama tonu değişmişti. Daha derin, daha kontrollü, her hecesi ölçülüp biçilmişti. İlke, başıyla selam verdi, soğuk ve mesafeli. "Demir Bey. Evet, epey oldu. İyi görünüyorsunuz." 'Bey' hitabını bilinçli seçmişti. Aralarına hem mesafe hem de statü farkı koyan bir duvar örüyordu."Teşekkürler. Londra... sana iyi gelmiş." Kelimeler basitti, ama 'iyi gelmek' fiilini sanki bir hastalıktan bahseder gibi kullanmıştı. Gözleri, onun üzerinde kısa, ama ayrıntılı bir inceleme yaptı: saçları, elbisesi, elindeki pırlanta. "Çok **farklı** görünüyorsun.""Zaman herkese aynı şeyi yapıyor, değil mi?" diye karşılık verdi İlke, hafifçe omuz silkerken. "Değiştiriyor. **Güçlendiriyor**."Kuzey'in dudaklarında anlık bir kıpırdanma oldu. Sude, bu sessiz savaşa katılmak için öne atıldı. "İlke, canım! Aman Tanrım, inanamıyorum! Ne kadar zamandır? Beş yıl mı? Neredeydin?" Sesi, aşırı şekerli bir şurup gibi yapışkandı."Londra," dedi İlke, ona dönerek. Sude'ye bakışı, bir böcek inceler gibiydi. "Çalışıyordum. Siz? İkiniz de... **aynı** görünüyorsunuz." 'Aynı' kelimesini, bir küçümseme silahı gibi kullandı.Sude, gülümsemesini korudu, ama gözleri daraldı. "Ah, biz iyiyiz tabii. Kuzey'in yanında her şey yolunda. Sanat vakfımızla falan çok meşgulüz. Sen anlarsın, **eski** dostlar olarak."Kuzey, Sude'nin kolunu neredeyse hissedilmeyecek bir hareketle sıktı. "İlke şimdi çok daha önemli şeylerle meşgul, sevgili Sude," dedi, sonra Sarp'a döndü. "Tebrikler, Sarp. Çok **değerli** bir hazine bulmuşsun. Umarım onun kıymetini bilirsin. Bazı şeyler... bir kez kaçırdın mı, bir daha ele geçmez."Sarp, iltifatı kabul etti. "Teşekkürler, Kuzey. İlke benim her şeyim. Onun kıymetini tabii ki biliyoruz.""Elbette," diye mırıldandı Kuzey. Gözleri tekrar İlke'e döndü. Bu sefer, bakışında, buzların altından sızan tehlikeli bir sıcaklık vardı. "Londra'da, **güvenli** hissettin mi hep, İlke? Oralar, insanı... saklayabiliyor."İlke, hiç kırpmadan onun gözlerinin içine baktı. "Güven, insanın kendi içinde olan bir şey, Demir Bey. Mekanla ilgisi yok. Ben... kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyorum." Sarp'ın koluna biraz daha yaklaştı.Kuzey, başıyla onayladı. "Öyle mi? İyi. Çünkü İstanbul... bazen en güvendiğiniz şeylerin altından kaydığı bir şehirdir. Ani gelişmelere hazırlıklı olmak gerek."Sohbet, yüzeyde nezaketle devam etti. Ama her cümle, görünmez bıçaklarla dolu bir dans gibiydi. Kuzey, iş dünyasından bahsederken, "istikrar" ve "eski hatalar" kelimelerini vurguladı. İlke, sanattan konuşurken, "sahte eserler" ve "orijinalin değeri"ne değindi. Sude, araya girip Londra'daki sosyete hayatını sorduğunda, Kuzey, "Londra'nın sisli havası, bazı şeyleri örtbas etmek için ideal," diye ekledi.Ayrılma vakti geldiğinde, Kuzey son kez elini uzattı. İlke, mecburiyetten dokundu. Avuçları birleştiğinde, sadece bir saniyeliğine, Kuzey'in parmağı onun bileğinin i
