“Kim bu Leyla…”
✨
Sabah güneşi Urfa’nın taş duvarlarına altın rengi bir örtü sererken, ben odamın penceresinden dışarı bakıyordum. İçimde hem huzursuzluk, hem de bir şeyleri değiştirme isteği vardı. Oysa dışarıda hayat sakin, sessiz, kendi ritminde akıyordu. Ama ben? Kalbimde fırtınalar kopuyordu.
Sabaha erkenden kahvaltı yapılmış Abim ve babam işe gitmişlerdi. Bende bugün üzerimdeki halsizlikten dolayı odama çekilmiştim. Camın önünde ki kanepeye oturdum. Öğlen güneşi tepeye çıkmış Urfayı kavururken saatlerdin aynı yerde yüreğimde ki ağırlıkla oturuyordum.
Tam o sırada kapı çaldı. Gelen İpek’ti. Gözleri ışıl ışıl, sesi neşeyle doluydu. “Leyla, kalk! Bugün hava harika. Birlikte dışarı çıkalım, biraz çarşıya gidelim, hem sen biraz hava al,” dedi.
Canım hiç istemiyordu. İsteksizdim. “İpek, bilmiyorum. Bugün içimde garip bir şey var. Evde kalmak istiyorum,” dedim.
Ama İpek hiç yılmadı. Hemen yanıma gelip oturdu. “Leyla, bazen evde oturmak değil, dışarı çıkıp nefes almak lazım. Hem sana iyi gelecek. Söz, kısa tutacağız,” diye ekledi.
Gözlerindeki kararlılığı görünce pes ettim. Çünkü gerekirse akşama kadar konuşur illbhallah ettirirdi. “Peki, sen bilirsin,” dedim. Hazırlanırken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Kendime baktım aynada, biraz yorgun, biraz da kararlıydım. İpek yanımda sabırsızlıkla bekliyordu.
Hızla hazırlanıp anneme haber verip çıktık konaktan. Taş sokaklar, öğlenin sıcağı ayna gibi parlıyordu. Etrafta açılan dükkanların sesi yükseliyordu. Baharat kokuları havayı doldurmuştu, karışık ama büyüleyiciydi.
İpek, etraftaki tezgahları göstererek, “Bak Leyla, şu lokumlar ne kadar güzel, az sonra çay içeriz orada. Hem sen özlemişsindir.”
“Tamam yeriz.” diye fısıldadım.
Yürürken çocuklar oyun oynuyor, yaşlı kadınlar pazardan dönerken selam veriyordu. İnsanlar hayatlarına devam ediyordu ama ben yılların yükünü omuzlarımda taşıyordum.
Saatlerce çarşıda dolaştım ama sessiz ve sakindim. İpek birden durdu ve elini tuttu. “Leyla, seni anlıyorum ama geçmiş seni yutmasın. Bu şehirde hala güzel şeyler var. Yüzün hala asık.”
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. “Belki haklısın ama her şey zamanla diyelim.” dedim.
Pazarda ilerlerken İpek, bir tezgahın önünde durdu, tezgah sahibiyle uzunca sohbet etti. Bana “Gel, burada duralım. Sana bir şey göstereceğim,” dedi.
Çevremizde taze baharatların renkleri, mis gibi kokuları vardı. İpek, beni küçük bir kafeye götürdü. “Burası eski dostların buluşma noktası,” diye anlattı.
Oturduk, çayımızı yudumlarken İpek konuşmaya devam etti. “Bak Leyla, hayat bazen kötü sürprizler yapar ama biz güçlü olmalıyız. Sen de güçlüsün, bunu biliyorum.”
“Güçlü olmak bazen ne kadar zor biliyor musun İpek? Özellikle insan güvendiği şeyi kaybedince…” dedim, sesim titriyordu.
İpek elimi tuttu, gözlerime baktı. “Ama kaybettiğin her şey, yeni bir başlangıç için fırsat olabilir. Unutma, yalnız değilsin,” dedi.
O anda çarşının kalabalığında, o eski taş sokaklarda bile yeni bir umut filizleniyordu içimde. Dışarıda hayat devam ediyor, ben de devam etmeliydim.
Leyla olmalıydım ya! Kendim olmalıydım!
Ama o sırada sabahtan beri içimde ki huzursuzluğun sebebi ortaya çıktı.
Geçmişim.
Karşımda yıllar önce güvenip beni ortada bırakan adam vardı. Her şeyden herkesten gitme sebebim. Geçmişimin kirli yüzü şimdi karşımdaydı.
Yusuf Arslan
Yusuf’u gördüğüm anda içimde patlayan bir volkan gibi hissettim kendimi. Sevgiye, aşka, hatta biraz umutla karışmış tüm duygularım paramparça olmuştu yıllar önce. Onun karşısında dururken nefretimi, kinimi saklayamadım. İçimden geçen tek şey vardı:
Asla affetmeyeceğim.
İpek sert bakışlarımı görünce ilk başta anlamadı baktığım yere döndüğünde o da aynı kişi gördü.
Hepimizde ayrı bir şaşkınlık vardı. Buraya geldiğimde tahmin ediyordum elbet görecektim onu. Urfa küçüktü illa ki karşılaşacaktık.
Ben çeker gider sanarken tam tersi yanımıza doğru adımlamış tam karşıma dikilmişti. Gözlerimi üzerine çevirmeden etrafa bakıyordum. Ama bizi görenler biraz sonra olanları anlamış gibi şimdiden bize doğru yaklaşmışlardı.
“Hoş geldin Leyla.”
Karşılık vermeyip sustum.
“Bu kadar yabancı mı olduk Leyla.”
“Biraz daha konuşacak mısın Yusuf yoksa abimleri arayayım mı!” Dedi İpek.
“İpekçim abinlerden korksam şu an burada olmazdım.”
Sesine bile tahammülüm yoktu bu yüzden sertçe oturduğum sandalyeyi geri ittim. Çantamı koluma poşetleri de elime alıp yanından geçecekken kolumu tutup engel oldu
Ama hızla kolumu çekip teması kestim. “Bana dokunma! Hadi İpek yürü.”
İpek peşime takıldığında hızla çıktık kafeden. Seri adımlarla ilerlerken tekrar kolumdan çekilmem ile hiç düşünmeden yapıştırdım tokadı yüzüne.
“Sana dokunma dedim!” Diye bağırdığımda herkesin ağzından bir şaşkınlık nidası çıkmıştı. Yusuf’u sola düşen yüzünü kaldırıldığında elini çenesine yaslayıp kıtlattı ardından yüzüne alaycı ifadesi yerleştirdi.
Çarşının kalabalığında Yusuf’un o soğuk bakışları üzerimdeydi. “Leyla,” dedi ağır ağır, “Yıllardır kaçıyorsun. Artık dur.”
Gözlerimi ona dikerek, “Kaçmıyorum Yusuf, senin gibilerden uzak duruyorum!” diye karşılık verdim. Sesim titremiyordu, ama içimdeki öfke volkan gibiydi. Patlamaya son bir damla kalmıştı.
Yusuf alaycı bir gülümsemeyle, “Senin gibilerden? Bahsettiğin ‘gibiler’ kim, Leyla? Beni mi yoksa geçmişini mi?” diye sordu.
“Geçmişim mi? O geçmişte ben vardım, sen sadece yalanların adamısın!” dedim. Ellerim titriyordu ama gözlerim ona meydan okuyordu.
Birden yaklaştı, yüzüme nefes nefese: “Yalan mı? Beni tanıdığını sanıyorsun ama hiçbir şey bilmiyorsun!”
“Doğru o zamanlar gözü körleşmiş biriymişim ama şimdi çok iyi görünüyor geçmişte de şimdi de hala aynı pislikte şerefsiz bir adamsın sen!”
“Leyla! Laflarına dikkat hiç iyi şeyler olmaz.”
Elimdeki poşetleri sertçe yere bırakıp bu sefer ben üstüne yürüdüm. Korkmadan yılların verdiği öfkeyle yürüdüm. İşaret parmağım ile göğsüne serçete bastırıp itekledim onu.
“Etmesem ne olur he! Ne olur senin öfken benim umurumda mı! Sen beni hayatımı çaldım gençliğimi. Ailemden kopmama sebep oldun. Bu bizi izleyen onlarca insanın içine çıkamadım ben neden değeri beş para etmez bir adam için. Peki değdi mi? Senin için herkesi karşıma almama değdi mi?”
Birbirimize bakarken etrafımızdaki kalabalık da gerildi, insanlar fısıldamaya başladı. Kalbim deli gibi atıyordu, nefes almakta zorlanıyordum.
“Bu kadar inansan yıllarca nedeni ben olduğum için bittiğini düşünürken neden gerçekleri anlatmıyoruz. Neden sen pisliklerini değilde benim masum gençliğimi kötüleyip herkese anlatıyorsun. Halbuki olaylar çok farklı.”
Ondan bir adım geri gidip etrafımızda çember olan millete döndüm. “Bugüne kadar sustum ailem de sustu ama siz susmadınız. Hepiniz hakkınızmış gibi konuştunuz arkamdan. Ama şimdi o sağır kulaklarınızı iyi açın da dinleyin.”
“Leyla sus!”
“Bende sana sus dedim, bende sana yeter artık yapma dedim ama yaptın. Herkese beni anlattın şimdi ben anlatayım birazda sen utan!”
Dedim alayla.
Ben sustum. Önce susarak vurdum. Yüzümde bir ifade yoktu belki ama içim alev alev yanıyordu.
“İstanbul yetmedi mi?” diye ekledi. “Yine bir şeyi yarım bırakmaya mı geldin?”
Güldüm. Öyle içten değil, acı bir gülüştü. Sonra ağır adımlarla bir adım yaklaştım.
“Yarım mı?” dedim, gözlerimi gözlerine dikip. “Asıl sen neyi tam bıraktın Yusuf? Söyle bana. Hadi. Herkese anlat, o gün beni o evde tek başıma nasıl bıraktığını da anlat.”
Yüzü gerildi. Kalabalık bir anda sessizleşti. Herkes nefesini tutmuştu.
“Leyla—”
“Hayır!” diye bağırdım. “Susma! Cevap ver! Sana nasıl güvendim biliyor musun? Her şeye rağmen, herkese rağmen… Aileme rağmen inandım sana. Sen ne yaptın Yusuf?”
Bir adım daha attım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Sesim titremedi. Bu hesap yılların hesabıydı.
“Ben senin yanında savaşırken sen kimleydin Yusuf? Kimleydin o gece? Ben seni beklerken sen başka bir kadının kollarındaydın!”
Yusuf derin bir nefes aldı ama hiçbir şey diyemedi. Etrafımızdaki fısıltılar büyüyordu. İpek arkamda kalakalmıştı. Ben ise yıllardır bastırdığım o öfkeyi nihayet kusuyordum.
“Beni küçümsedin. Saf sandın. Ama ben o gece her şeyi öğrendim. Ve sen hâlâ beni karşına alacak kadar yüzsüzsün. Sahi, gururunu nereye gömdün Yusuf? Yoksa onu da benim gibi harcadın mı?”
Yusuf dişlerini sıktı. “Ben o gün…” diye araya girmek istedi. Elleri ile omuzlarımı tutacakken.
“Elini bile kaldırma!” dedim, sesi yükseltmeye kalktığında. “Benim hakkımda tek bir kelime etmeden önce sende o ailende iyice düşünecek. Saftım büyüdüm. Bilmiyordum öğrendim. Ama artık yeter!”
“Bu hayatta Beni değil, kendini kaybettin sen!
Senin için ailemi karşıma almıştım. Ama değmezmişsin benim canımı yaktığın gibi canın yansın.”
O an göz göze geldik. Son sözümün bıçağı Yusuf’un yüzüne saplanmış gibiydi. Kalabalığın içinde buz gibi bir sessizlik vardı. Bir tek benim nefesim duyuluyordu. Arkamı döndüm. Başımı dik tuttum. Ve yürüdüm. O bana arkasını dönmüştü bir zamanlar. Şimdi artık sıra bendeydi.
•••
Konağın avlusuna adım attığımda içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Taş zemin bile Yusuf’un yüzündeki o alaycı gülümseme kadar soğuktu. Ellerim hâlâ titriyordu, öfkeyle değil… ezilmişliğin yeniden canlanmasıyla. Unuttuğumu sandığım yaralar, bastırdığımı sandığım duygular… meğer hepsi pusuda bekliyormuş.
İpek yanımdaydı, sessiz ama dikkatli. Beni zorla o çarşıya sürüklemiş olmanın verdiği suçlulukla göz ucuyla bana bakıyordu.
Merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Odamın kapısını kapatır kapatmaz sırtımı duvara yasladım. Gözlerim dolmadı. Çünkü gözyaşı kalmamıştı bu meseleye dair. Sadece öfke… yıllardır içimde birikmiş, bastırılmış, üzeri toprakla örtülmüş bir kin vardı. Yusuf’u görmek o toprağı kazdı yeniden. Aynı yarık, aynı çukur…
Bir kaç dakikaya sonra ipek geldi. Yavaşça yatağa oturdu. Gözlerinde görüyordum o da çok üzülmüştü. Pişmandı beni çarşıya çıkardığı için.
“Leyla… iyi misin?”
Yavaşça başımı kaldırdım, pencereye yürüdüm. Sokağa bakmadan konuştum.
“İyi değilim İpek. Ve uzun zamandır içimde tuttuklarımı kimseye böyle söylememiştim.”
Sesi yumuşadı, “Anlat istersen, ben buradayım,” dedi.
“O adamı yıllar önce tanıdım sanmıştım. Yusuf’u. Kalbimi açtım, herkese karşı onu savundum. Ailemden, kendimden, her şeyden vazgeçtim. Onun için… Ve biliyor musun? En büyük utancım onun bana ne yaptığından çok, benim buna izin vermem.”
İpek bir şey diyecekti, sustum. Devam ettim.
“Ben Yusuf’u hiç tanımamışım. Beni sevdiğini sanıyordum. Oysa bana sahip olmak isteyen bir adammış o. Güçsüz biri. Beni kendi gölgesine çekmek isteyen biriymiş. Aşk değilmiş bizimki, kandırılmaymış. Ben yıllarca sevgi zannettiğim şeye sadık kalmışım. O ise beni ilk fırsatta başka biriyle aldatıp ardından ‘kader’ demiş.”
İpek başını eğdi. Gözleri doldu, ama ben ağlamadım.
“Bugün onu görünce… hiçbir şey hissetmedim, biliyor musun? Ne kalbim hızlandı ne ellerim titredi. Sadece midem bulandı. O yüz, o ses, o gözler… bana bir zamanlar hayat sandığım koca bir yalanı hatırlattı.”
Yavaşça yatağa oturdum. Elleriyle tuttuğum etek ucumu buruşturdum, sanki onun yüzünü ezermişim gibi.
“İnsan bazen sadece birini affedemiyor ya, o da kendisi oluyor. Ben kendimi affedemedim. Bu kadar kör olduğum için, bu kadar inandığım için… O yüzden gittim Urfa’dan. Ne Yusuf’un ihaneti yıktı beni, ne ailemin yüzüme vuran haklılığı. Beni yıkan şey… benliğimi ona emanet edecek kadar kör olmamdı.”
İpek başımı okşadı. “Ama artık öyle değilsin.”
“Değilim,” dedim. “Ve asla da olmayacağım.”
Sessizlik bir süre daha kaldı aramızda. Sonra uzaktan sofraya hazırlık sesleri geldi. Tabaklar, kaşıklar, ayak sesleri…
İpek fısıldadı: “Sence bu yaşananlar yemeğe taşınır mı?”
Kahkaha atmadım ama dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
“Urfa’da hiçbir şey gizli kalmaz İpek. Hele Yusuf’la karşı karşıya geldiysen… daha ben ağzımı açmadan olay sofraya çoktan taşınmıştır bile.”
Ve ben, o sofrada artık bir kız çocuğu gibi değil… kendi ateşiyle yanmış ve kendi küllerinden çıkan bir kadın olarak oturacaktım.
İpekle odada öylece oturduk sessizce. Camdan sadece avluya kurulan masaya izledim. Eve gelen abim ve babamı gördüm. İkisi de oldukça sinirliydi. Demek ki olanlar kulaklarına gitmişti.
Konağın uzun yemek masasına oturduğumda içimde öyle bir fırtına kopuyordu ki, dışarıdan bakan biri bile kalbimin sesini duyabilirdi belki. Elimdeki kaşığa sıkıca bastım. Yüzüm ifadesizdi ama içimde bir öfke dalgası gidip geliyordu.
İpek yanımda oturuyordu, bakışlarıyla beni uyarıyordu sanki: “Sakin ol, şimdi değil.”
Ama masada bir sessizlik vardı ki, herkesin dili tutulmuş gibiydi. Annem, babam, abim, halam… Hepsi yemeğine dalmış gibi yapıyor ama göz ucuyla beni kesiyorlardı. En sonunda Halam, sabırsızca kaşığını bırakıp sustuğumuz o gerçeği ortaya attı.
“Kızım… sen bugün Yusuf’la karşılaşmışsın, doğru mu?”
Kaşık elimde dondu. Başımı kaldırdım, tüm gözler üzerime çevrilmişti. İpek nefesini tuttu. Gözlerim halama çevrildi, sonra sırasıyla tüm masaya baktım. Duruşumu bozmadım, sadece içimdeki sesi salıverdim.
“Doğru. Karşılaştım. Ama ‘karşılaşmak’ kelimesi çok basit kalır. O bir yüzleşmeydi.” Babam sandalyesinde öne doğru eğildi. Bakışı sertti ama altında endişe vardı.
“Leyla, ne dedi sana da olay çıktı? Tokat atmışsın”
“Olay dediğiniz nedir baba? Tokat mı? Hayır, hayır… Onu ellerimle boğmadım merak etme. Ama sözlerim yeterince delici oldu.”
Annem kaşlarını çattı.
“Kızım, geçmiş geçmişte kaldı. Bu defteri kapatmamış mıydın sen?”
İşte orada koptu içimdeki fırtına. Masaya hafifçe vurdum. Sözlerim sanki kurşun gibi döküldü dudaklarımdan.
“Kapanmadı anne. Çünkü o adam beni aldatıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti. Ben burada yıllarımı pişmanlıkla geçirdim. Aklımı yitirecek gibi oldum. Şimdi yüzüme sırıtarak bakarken, hâlâ o küstahlıkla konuşurken siz benden sessiz kalmamı mı istiyorsunuz?”
Abim boğazını temizledi, belli ki ortamı yumuşatmak istiyordu.
“Leyla… seni korumaya çalışıyoruz biz. Senin tekrar kırılmanı istemiyoruz.”
Başımı iki yana salladım.
“Ben zaten kırıldım abi. Kırıldım, parçalandım, yok oldum. Ama şimdi o kırıklardan yeniden doğdum. Yusuf’un gölgesi değilim artık. Onun adını duyunca titreyen zavallı kız değilim. Bugün ona gözümün içine baka baka geçmişin hesabını sordum. Ve onun gözlerinde gördüğüm şey pişmanlık bile değildi. Sadece kibir.”
Babam derin bir nefes aldı. Eliyle bardağını oynattı.
“Peki şimdi ne olacak?”
Başımı dik tuttum. Sanki ilk defa bu evde bir kadın değil de bir birey gibi konuşuyordum.
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak baba. Ne Yusuf’un bana kurduğu cehennem ne de bu evde bana biçilen suskunluk rolü. Ben sustukça onlar konuştu, ben kaçtıkça onlar büyüdü. Şimdi artık ben varım. Ve konuşacağım. Her şeyin üstüne.”
Salonda bir sessizlik oldu. Ağır. Keskin. İpek başını eğmişti ama yüzünde bir gülümseme vardı. Gururla bakan bir dost gibi…
Annem oturduğu yerden doğruldu. Gözlerinde yaş vardı ama bu sefer suçlayan değil, anlayan bir bakıştı.
“Geçmişi anlatmazsan, geçmiş seni bırakmaz kızım… Ne olduysa, nasıl olduysa anlat. Belki geçmez ama kabuk tutar.”
Yutkundum.
İlk defa… her şeyin en derinine inmek için hazır hissediyordum.
Yutkundum. Boğazımda düğümlenen kelimeleri masaya bırakmak kolay değildi. Ama susmak artık daha ağırdı. Gözlerimi sofradakilerde gezdirdim. Her biri bir şeyler biliyordu belki. Ya da sandıkları kadar hiçbir şey bilmiyorlardı.
Başımı anneme çevirdim. O da bana. Gözlerinde yargı yoktu bu kez. Sadece bekleyiş.
“Ben Yusuf’u seviyordum.”
Söz ağzımdan döküldüğü an sanki sofradaki tüm nefesler tutuldu. Abim bile bir an durdu, kaşığını elinde sıktı. Annemin gözleri doldu.
“Delice. Körcesine. Her şeyin ötesinde bir bağlılıkla sevdim onu. Henüz on yedi yaşımdaydım. Daha neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecek yaşta değildim belki ama kalbim o yaşta nasıl kırılır onu çok iyi öğrendi.”
Sessizliğin içinde, sandalye gıcırtıları ve kalp atışlarım yarışıyordu. Babam ellerini dizlerinde kenetledi. Gözlerini kaçırıyordu.
“Siz o zamanlar bir şeylerin ters gittiğini fark ettiniz, biliyorum. Ama beni susturamıyordunuz. Gözlerimdeki inadı görüyordunuz. Yusuf’a her şeyimi verdim. Aileme rağmen değil… siz bana hiç ‘yasak’ demediniz. Ama ben yine de kulaklarımı tıkadım, sizin ‘dikkat et’ demelerinizi bile düşmanlık sandım. Beni korumaya çalıştığınız yerlerde ben özgürlük aradım.”
İpek başını eğmişti. Sessizce dinliyordu. Sanki yaşanmışlıklar ona da ağır gelmişti.
“Sonra bir gün… Yusuf benden, her şeyden uzaklaştı. Birkaç gün ortadan kayboldu. Merak ettim. Aradım, sormadım… En sonunda kendi gözlerimle gördüm. Başka biriyleydi. Elini tutuyordu. Göz göze, kahkahalarla. Beni unutur gibi değil, beni hiç sevmemiş gibi güldü ona. Benim hayatımın ortasında bir deprem oldu o an. Dizlerim çözüldü. Ama ağlamadım. O an sadece… içim boşaldı. İnsan nasıl olur da sevdiği sandığı birini bir anda böyle tanıyamaz hale gelir?”
Elimi masaya koydum. Titriyordu. Ama artık korkudan değil. Anlatmanın yükünden.
“Ben onu affetmedim. Ama kendimi de affetmedim yıllarca. Sizin haklı çıkmanızdan utanarak gittim bu şehirden. Kendi utancımı sırtıma vurup İstanbul’a kaçtım. Korktum. Sizi yüz üstü bırakmaktan değil… yüzünüze bakamamaktan korktum.”
Babam derin bir iç çekti. O güçlü, katı adam bile artık duygularını saklayamıyordu.
“Kızım… ben sadece seni korumak istedim.”
“Biliyorum baba. Ama gençlikte kalp, aklı susturur. O günlerde anlamadım. Ama şimdi Yusuf’un bana yaptığını bir düşman bile yapmazdı. Ve bugün onunla karşılaştım. Sadece gözlerine baktım. O kahkahaları, o ihaneti bir kez daha gördüm. Ama bu defa… gözlerim dolmadı. İçim titremedi. Çünkü artık onu değil, kendimi savunuyorum.”
Bir an salonda ağır bir sessizlik oldu. Sonra annem hafifçe elini uzattı, elimi tuttu.
“Geçmiş geçmez Leyla. Ama sen artık o acının esiri değilsin. Bu acıyı, kendine zırh etmişsin. Biz seni olduğun gibi seviyoruz kızım. Geçmişinle, acınla, doğrularınla.”
İlk defa, içimdeki yük hafifledi. Anlattım, döktüm, yıktım… Ama sonunda kendimle barıştım.
Ve o sofrada ilk defa, sessizlik bir yük değil, bir huzur gibiydi.
Bölüm Sonu…