O ana kadar bildiği bütün gerçekler tuzla buz olmuştu.
Senelerdir annesinin izini deli gibi sürmüş, her taşın altına bakmış ama bir türlü ona dair tek bir bilgiye ulaşamamıştı. Şimdi ise zorla getirildiği bu karanlık yerde, annesini tanıyan insanlar vardı.
Göğsü sıkıştı. Kalbi, kaburgalarını paramparça edecekmiş gibi çarpıyordu. Ellerini nereye koyacağını bilemedi; avuç içleri terden sırılsıklam olmuştu. Yaprak gibi titriyordu.
Bir yanı, “Kaç! Buradan çık, canını kurtar!” diye bağırıyordu.
Diğer yanı ise, “Kal! Bu fırsatı bir daha bulamazsın. Annen için, gerçeğin için, sonuna kadar git!” diye fısıldıyordu.
Kafasında binlerce soru dönüp duruyordu. Burada kalmak, belki de onu uçuruma sürükleyecekti. Ama kaçmak da annesini sonsuza dek kaybetmek demekti.
Boğazındaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştı. Nefesi kesik kesikti, gözleri bulanıyordu. “Dayan Sevda,” diye fısıldadı kendi kendine. “Belki de annene kavuşmanın tek yolu budur…”
Ama ya yanılıyorsa? Ya bu, geri dönüşü olmayan bir yolsa?
Adımlarını atmaya cesaret edemedi. Bir adım geri çekilse ruhu paramparça olacaktı, bir adım ileri atsa hayatı baştan sona değişecekti.
Sevda, kaderinin düğümlendiği bu anın ortasında kalakalmıştı.
Yatağın ucunda dizlerini karnına çekmiş, battaniyeyi sıkıca sarmıştı kendine. İçinden gelen boğuk bir hıçkırık dudaklarının arasından sızdı.
“Ben bunu hak edecek ne yaptım?” diye fısıldadı kendi kendine.
Annenin yolundan gidersen…
Bu ne demekti annesi yoksa zorla evlendirilmiş yanlış bir sevdanın kurbanı mı olmuştu?
Kapı hafifçe aralandı. İçeri, daha önce hiç görmediği genç bir kız girdi. Elinde titreyen elleriyle bir tepsi taşıyordu. Sessiz bir selam verdi, başını öne eğdi.
“Yemek getirdim. Sabahtan beri hiçbir şey yememişsiniz. Sultan Hanım emretti.”
Sevda sadece başını salladı. Kız, tepsiyi küçük sehpanın üzerine bırakıp çıkmaya yöneldi ama sonra birden duraksadı. Dudaklarının kenarında kararsız bir kıpırtı belirdi.
“Size söylemem doğru mu bilmiyorum ama…” sesi neredeyse bir fısıltıya dönmüştü.
“Azad Bey normalde böyle biri değil. Annesi… onun üzerinde çok baskı kurar. O ne derse o olur. Azad Bey… çok acı yaşadı. Belki de o yüzden böyle soğuk… ya da kırık.”
Sözleri havada asılı kaldı. Fazla konuşursa sırların ortaya döküleceğini sezer gibi hızla kapıya yöneldi ve çıktı. Kapının kapanma sesiyle oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Sevda gözlerini tepsideki çorbaya çevirdi. İnce buhar yükseliyordu ama boğazından lokma geçecek hâli yoktu. Kızın sözleri beyninde dönüp duruyordu.
“Azad normalde böyle biri değil.”
Ne demekti bu?
Bir maskesi mi vardı? Yoksa annesinin gölgesinde ezilmiş, bastırılmış bir ruh muydu?
Başını iki yana salladı.
“Hayır. Bu benim meselem değil! Ben buraya zorla getirildim. Bu benim hayatım değil, onların kurduğu bir hapishane.”
Ayağa kalktı. Dizleri titriyor ama inatla yürüyordu. Pencereye yaklaştı. Dışarısı gri ve kasvetliydi. Dağların eteklerini sis sarmış, doğu tarafında ince bir yağmur başlamıştı. Bahçede kadınlar telaşla koşturuyordu. Beyaz örtüler seriliyor, gümüş tepsiler diziliyordu.
Bir düğün…
Hayır.
Bir nikâh.
Sevda’nın yumrukları sıkıldı.
“Ben razı olmadığım bir nikâhı kabul etmeyeceğim,” dedi içinden. Gözlerinde ilk kez korkunun yerini kararlılık aldı.
O anda kapı yeniden çaldı. İçeri giren bu kez Meran’dı. Üzerinde koyu yeşil, ağırbaşlı bir elbise vardı. Yüzündeki ciddiyet, gözlerindeki keskinlikle birleşmişti.
“Hazırlan,” dedi kısa ve buyurgan bir sesle.
“Ne için?” diye sordu Sevda, cevabı bilmesine rağmen.
“İmam nikâhı için.”
Sevda başını kaldırdı, göz göze geldiler.
“Ben bu nikâhı kabul etmiyorum.”
Meran ağır adımlarla yaklaştı, gözlerini Sevda’nın gözlerinden ayırmadan.
“Kızım… burası şehir değil. Burada ‘istemiyorum’ demekle işler değişmez. Bu nikâh kıyılacak.”
Bir an sustu. Yüzünde alışılmadık bir yumuşama belirdi, sesi alçaldı.
“Ama… eğer akıllı olursan, bu oyunun içinde sen de bir rol alabilirsin. Sessiz kal, doğru zamanı bekle. Belki de bu düzeni içeriden yıkarsın. Senin gibi biri bunu yapabilir.”
Sevda’nın kalbinde kıvılcımlar çaktı. Kaçmak değil, savaşmak… belki de çıkış buydu.
Gece olduğunda imam nikâhı için bahçede toplanıldı. Yağmur ince ince yağıyor, gümüş tabaklardaki ışık titrek yansımalar bırakıyordu. İnsanların bakışları arasında Sevda ön sıraya getirildi. İmamın sesi yükseldi:
“Şahitler ve ALLAH ‘ın huzurunda, dedi kağıda isimlerini yazıp üç kere kabul ediyormusun diye Sevda’ya üç kere Azad’a sorup Azad ile Sevda ALLAH katında sizi karıkoca ilan ediyorum dedi…”
Sevda sessizdi. Dudaklarını kıpırdatmamıştı. Ne “evet” dedi ne “hayır demişti.” Ama imamın sözlerine başıyla üç kere onay vermişti, şahitlerin bakışları onaylar gibi üzerine düştü. Bir anda her şey oldu bit tiye gelmişti.
Artık Allah katında Azad’ın eşiydi. Ama içindeki yangın, hiçbir kelimeyle söndürülemezdi.
O an kararını verdi:
Bu evde kalacaktı.
Ama bir gün hem Azad’ı hem de Esma Sultan’ı kendi oyunlarında boğacaktı.
Kendi özgürlüğünü kendi elleriyle söke söke alacaktı
*
Bahçede ince yağmur hâlâ sürüyordu. Islak toprak ağır bir koku yayıyor, gökyüzünden sarkan gri bulutlar sanki bu evin üzerine çöken karanlığı daha da bastırıyordu. Uzaktan bakıldığında, beyaz örtülerle süslenmiş masa, gümüş şamdanlar, ışıl ışıl parlayan bakır tabaklar bir düğün değil, bir cenaze hazırlığı gibiydi.
Sevda öne doğru yürütülürken kalabalığın bakışları sırtına saplanıyordu. Kadınların fısıldaşmaları kulaklarını tırmalıyordu. Çoğu onu merakla, bazılarıysa acıma dolu gözlerle izliyordu. Erkeklerin bakışlarında ise kibir, üstünlük, “biz karar verdik” diyen bir sertlik vardı.
Resmi nikahı kıyılırken Sevda bir ara başını kaldırıp, memura baktı.Memur önüne serilmiş beyaz örtünün başına geçmişti. Gözlüklerinin üzerinden kalabalığa bakıyordu. Sesi yağmurun ince tıngırtısına karışarak yankılandı:
“iyi günde kötü günde……”
Sevda’nın kalbi göğsünü yumrukluyordu. Elleri titriyordu ama bakışlarını yere indirmedi. Azad’ın yüzünü görmek istiyordu başını kaldırdı.
Azad tam karşısında, sessiz ve taş kesilmiş gibi duruyordu. Gözlerinde ne bir sevinç ne bir pişmanlık vardı. Sanki kendi bedenine hapsedilmiş bir yabancı gibiydi. Dudakları sıkılı, çenesinde belli belirsiz bir gerilim vardı.
Esma Sultan, kalabalığın biraz gerisinde, yağmura aldırmadan dikilmişti. Üzerinde siyah ipekten ağır bir ferace vardı, gözleri parlıyordu. Gururlu, zaferini kutlayan bir kraliçe gibiydi. Dudaklarının kenarında soğuk bir tebessüm belirmişti: “İrade benim elimde,” diyordu o bakış.
Memur sözlerine devam etti:
“Sevda, Azad’ı eş olarak kabul ediyor musun?”
Sessizlik ağırlaştı. Kalabalık nefesini tuttu.
Sevda’nın dudakları kıpırdamadı. Sanki bütün evren ondan tek bir kelime bekliyordu. Ama o, içinden kükreyen bir sesle yalnızca şunu söyledi:
“Ben kabul etmiyorum.”
Ama bu ses dudaklarından çıkmadı, boğazında düğümlendi. Sadece gözlerinde, meydan okuyan bakışlarında yankılandı. Memur bir an durdu, sonra kalabalığa baktı. Şahitlerden biri hafifçe öksürdü, diğeri gözlerini kaçırdı. Sessizliği yarıp Esma Sultan’ın sert bakışı imamın üzerine saplandı. “Devam et,” der gibiydi.
memur tekrar konuştu:
Sevda fısıltıyla "evet" dedi.
O anda bir kadın fısıldadı:
“Ne dedi ki? Evet dedi mi?”
Yanındaki susturdu:
“Dedi işte, duymadın mı? Memur işini bilir.”
Sevda’nın kulakları uğulduyordu. Sanki bütün dünya üstüne kapanmıştı. Artık Allah katında da resmi olarak ta Azad’ın eşiydi.
Sevda oysa tek imam nikahı kıyılacak biliyordu. Âmâ resmi nikahıda kıyılmıştı.
Azad’ın yüzüne son bir kez baktı. Onda bir kırılma gördü mü, yoksa sadece sessiz bir kabulleniş mi? Çözemedi.
Ama Esma Sultan’ın gözlerindeki zafer, her şeyi anlatıyordu. Kadın, yağmur damlalarını hiçe sayarak dik durmuş, gururla kalabalığa bakıyordu.
Ve işte o an Sevda kararını verdi.
Sessiz kalacaktı. Oyunu bozmak için zamanı bekleyecekti. Ama bir gün, bu aileyi kendi ateşinde yakacaktı.