Simon’un anlatımı ile
Ben, Newburry Vikontu Simon Hartford, genç yaşta soylu bir ailenin mensubu olarak hayata başladım. Babam, beni strateji ve siyaset konusunda eğitmiş, gücün her şey olduğunu öğütlemişti. Bu öğretileri benimseyerek büyüdüm. Bana göre, sevgi ve sadakat gibi duygular sadece birer araçtı; gerçek hedef, güç ve iktidardı.
Bir gün, kraliyet Balosu'nda Prenses Augusta ile tanıştım. Prenses Augusta, bakıldığında göz kamaştırıcı güzelliğiyle herkesi büyüleyen, zarif ve ince hatlara sahip bir kadındı. Altın sarısı saçları, omuzlarına yumuşak dalgalar halinde dökülüyor ve her hareketinde ışığı yakalayıp parıldıyordu. Büyük, derin mavi gözleri okyanusun sakinliğini ve derinliğini yansıtıyordu; bakışlarında, karşısındaki insanın ruhunu okuyormuşçasına etkileyici bir derinlik vardı. Bu gözler, dikkatle bakan herkesi anında etkisi altına alırdı.
Teninin rengi porselen kadar beyaz ve pürüzsüzdü, adeta kusursuz bir mücevher gibi bir zarafeti vardı. Yüksek elmacık kemikleri ve ince, zarif burnu yüzüne asil bir hava katıyordu. Dudakları ise doğal bir pembelikte, hafifçe kıvrılan ince bir tebessümle süslenmiş gibiydi; bu tebessüm, onun naif ve masum yönünü ortaya çıkarıyordu. Giydiği her elbise ona mükemmel bir uyumla yakışıyor, duruşu ve hareketleri her zaman bir prensesin asaletiyle doluydu.
Augusta'nın güzelliği öyle etkileyiciydi ki, onu gören herkes gözlerini ondan ayırmakta zorlanıyordu. Ancak bu güzelliğin ardında yatan sakin ve kırılgan duruş, onun savunmasız yanını ve ruhunun inceliğini gösteriyordu.
Augusta ile olan ilişkimi ilerletirsem, gücümü artırabileceğimi fark ettim. Bu nedenle ona ilgi göstermeye başladım. Prenses Augusta, benim gösterdiğim ilgiden etkilenmişti; ben ise sadece güç peşindeydim.
Aylarca süren buluşmalar, balolar ve romantik anların ardından Augusta'yı tamamen etkisi altına aldığımı düşündüm. Ancak bir gün, saraydan gelen bir haberle dünyam sarsıldı: Augusta, bir prensle, James Edward ile nişanlanacaktı. Bu, benim için büyük bir darbe oldu. Hem güç kazanma planlarım suya düşüyordu, hem de gururum incinmişti. Bunu bana yapamazdı.
James Edward, sarışın saçları ve belirgin çiçek açmış bir doğa gibi güçlü bir duruşa sahip bir prens olarak dikkat çekiyordu. Yüzü, keskin hatları ve belirgin elmacık kemikleriyle sert bir ifadeye sahipti, bu da ona kararlı ve güvenilir bir hava katıyordu. Kahverengi gözleri, derin bir kararlılıkla parlıyor ve her zaman güçlü bir irade sergiliyordu.
Duruşu, kendine güvenen bir lideri andırıyordu; etkileyici bir karizma ve güç yayarak, çevresindekilere güven veriyordu. James, Prenses Augusta’nın hayatındaki varlığıyla, benim için bir tehdit haline gelmişti. Onun gibi birinin Augusta'nın kalbini kazanması, benim güç peşindeki planlarımı tamamen altüst etmekteydi.
Bu haberin ardından içimdeki öfke giderek büyüdü. Kontrolümü kaybetmeye başladığımı hissediyordum, ancak bunu çevreme belli etmemek için büyük bir çaba harcadım. Augusta'ya olan sahte sevgim, şimdi yerini nefret ve hırsla bırakmıştı.
Prensesin, prens ile tanışma günü geldiğinde, büyük bir plan yaptım. Onu son bir kez konuşmak için bahçedeki labirente çağıracaktım. Augusta, eski sevgilisinin çağrısına duyarsız kalamadı ve gizlice labirente geldi. Ben burada, karanlık ve dar bir patikada onu bekliyordum.
Augusta geldiğinde, yüzümdeki karanlık ifadeyi görünce tedirgin oldu. Hızlıca onu yakaladım ve planımı uygulamaya başladım. Amacım, prensesi kaçırarak krallığı tehdit etmek ve James Edward'ın itibarını sarsmaktı. Ancak, planım James Edward tarafından öğrenildi.
Prens, hemen harekete geçerek Augusta'yı benim elimden kurtardı.
Bu başarısız girişim, beni daha da hırslandırdı. Artık sadece Augusta'yı değil, tüm krallığı cezalandırmak istiyordum.
Şehir meydanlarında dolaşarak, huzursuzluk yarattım ve isyan çıkarmak için adam toplamaya başladım. Her köşede, krallığın adaletsizliklerinden, halkın çektiği sıkıntılardan bahsederek insanları kışkırttım.
Gözümde artık tek bir hedef vardı: İktidarı ele geçirmek ve bana yapılan haksızlıkların intikamını almak.
İsyan hazırlıkları sırasında, her adımımı dikkatlice planladım. Sarayın zayıf noktalarını belirledim, halkın hangi konularda memnuniyetsiz olduğunu tespit ettim.
Ancak bu süreçte, giderek daha fazla paranoyaklaşmaya ve çevremdekilere güvenmemeye başladım.
Gücün peşinde koşarken, aslında yalnızlaştığımı ve içimdeki boşluğun derinleştiğini fark etmiyordum.
Sonunda, isyan günü geldi. Ben ve adamlarım, silahlarını kuşanmış halde meydanda toplandık. Kararlılığım ve öfkem, halkı da ateşledi. Ancak, kraliyet ordusu da bu isyanı bastırmak için hazırlıklıydı.
Çatışmalar başladı, kan döküldü ve sokaklar bir savaş alanına döndü. Elimde kılıcım ile en ön safta savaşırken, bir yandan da geçmişteki hatalarımı ve hırslarımın beni getirdiği bu noktayı düşünüyordum.
Sonunda, isyan başarısız oldu. Yakalandım ve kraliyet mahkemesinde yargılandım. Gücün peşinde koşarken kaybettiklerimi, nefreti ve hırsım yüzünden yaşadığım yalnızlığı düşündüm. Mahkemede, son bir kez Augusta'yı düşündüm. içimdeki pişmanlığı ve öfkeyi aynı anda hissettim. Karar açıklandığında, kaderim artık mühürlenmişti. Sürgün edilmiştim ve üzerinden ne kadar vakit geçmişti bilmiyorum.
Nehrin kenarına ulaştığımda, ayaklarımın altındaki karın çıkardığı hışırtı, yalnızlığımı daha da belirginleştirdi. Donmuş nehrin sessizliğinde bir süre daha kalıp, içimdeki fırtınayı dindirmeye çalıştım.
Yol boyunca karla kaplı ağaçların arasından geçerken, düşüncelerim Ekim’e geri dönüp duruyordu. Uzun bir yürüyüşten sonra, ormanın derinliklerine ulaştım. Ağaçlar, soğuk ve karanlık geceyi daha da gizemli kılıyordu. Yolumu bulmak için dikkatle ilerliyordum, çünkü kaleye varmak için daha gidecek çok yolum vardı. Ormanın içindeki sessizlik, düşüncelerimin yoğunluğunu daha da artırıyordu.
Yolculuk sırasında, Ekim’in yüzünü, gözlerindeki endişeyi ve kararlılığı tekrar tekrar gözümde canlandırdım. Onun yanından ayrılmak zorunda kalmak, içimdeki acıyı daha da derinleştiriyordu. Ancak, onun iyiliği için bu yolu kat etmek zorundaydım. İçimdeki bu kararlılık, adımlarımı daha da hızlandırdı.
Bir süre sonra, ormanın derinliklerinde eski bir kulübe gördüm. Geceyi burada geçirip, sabahın ilk ışıklarıyla yolculuğuma devam etmeye karar verdim. Kulübeye yaklaşırken, içimdeki duygusal fırtınayı biraz olsun dindirmek için derin bir nefes aldım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, kulübenin içinde eski bir şömine ve birkaç ahşap mobilya gördüm. Şöminenin önünde biraz odun bulup, ateşi yaktım. Ateşin sıcaklığı, içimdeki soğuğu bir nebze olsun dindirdi.
Ateşin önünde otururken, Ekim’i ve onunla geçirdiğimiz anları düşündüm. Onun güvenliği ve mutluluğu için yapmam gereken her şeyi gözden geçirdim. Gecenin sessizliğinde, ateşin çıtırtıları arasında, yorgunluğumu arındırmaya çalışıyordum.
Kulübede ateşin sıcaklığında otururken, kimin olduğunu merak ediyordum. Yorgunluk ve düşüncelerimin ağırlığı, bu merakı bastırarak gözlerimin kapanmasına neden oldu. Tam uykuya dalmak üzereyken, dışarıdan gelen bir sesle irkildim. Kulübenin sahibi gelmişti.
Kapı yavaşça açıldığında, yaşlı bir adamın silüeti belirdi. Adamın yüzü kırışıklıklarla doluydu ve gözleri derin bir bilgelik taşıyordu. Elinde titreyen bir fener vardı ve etrafı aydınlatıyordu. Adamın dalgalı saçları beyazdan griye geçiş yapmış ve omuzlarına dökülüyordu. Kaşları kalın, gözleri ise keskin bakışlarla doluydu, adeta yılların hikayelerini anlatıyordu. Cildi ince ve buruşuk, yanaklarında derin çizgiler ve yaşadığı hayatın izlerini taşıyan lekeler vardı. Burnu hafifçe kemerliydi, dudakları ise ince ve sıkı, yıllarca gördüğü zorlukları yansıtır gibiydi. Boynu ince ve kırışıklıklarla kaplıydı, elleri ise sertleşmiş ve yılların yorgunluğunu yansıtıyordu.
Adamın sağ elinde, ince parmaklarıyla sıkıca tuttuğu, bakırdan yapılmış eski bir fener vardı. Fenerin camı biraz puslu, ışığı ise titrek ve sarımsı bir renkteydi. Fenerin ışığı adamın yüzünü kısmen aydınlatıyor, kırışıklıklarını belirginleştiriyor ve gözlerindeki derin bakışı daha da vurguluyordu. Gözlerinin çevresinde yorgunluk halkaları vardı; fakat bakışlarında hâlâ genç bir adamın cesareti ve bilgenin sabrı saklıydı.
Üzerinde koyu renkli, eski püskü bir palto vardı. Paltonun omuz kısımları yıpranmış, düğmeleri ise paslanmıştı. İçinde, boynuna sarılmış yünlü bir atkı görünüyordu. Altında ise kumaşı eskiyen bir pantolon ve ayaklarını saran ağır, kalın tabanlı botlar vardı. Soğuktan etkilenmiş gibi duruyor, fakat sanki ne kadar yorulursa yorulsun yürümeye devam edecek kararlılıktaydı.
Donakalmış gibi dururken, adamın sorduğu soruyu düşündüm. "Burada ne arıyorsun, yabancı?" diye sordu adam, sesi nazik ama bir o kadar da merak doluydu.
Hızla ayağa kalkarak, adamın karşısında durdum. "Özür dilerim," dedim. "Bir yere gitmem lazım ve geceyi geçirmek için bir yer arıyordum. Sizi rahatsız ettiysem özür dilerim. Hemen ayrılırım." Yaşlı adam, gözlerimdeki yorgunluğu ve dürüstlüğü görmüş olmalıydı. "Sorun değil," dedi adam, gülümseyerek. "Bu soğukta dışarıda kalmana gönlüm razı olmaz. Gel, otur. Ateşi biraz daha canlandıralım ve sıcak bir çay içelim."
Adamın davetine minnettar bir şekilde gülümsedim ve teşekkür ettim. İçim huzur dolmuştu, çünkü bu ani duraklama beklenmedik bir rahatlama sağlamıştı. Elias'ın yüzündeki sıcak tebessüm, onun içten samimiyetini gösteriyordu.
Çayını yudumlarken, Elias'ın hikayesini dinlemek hoşuma gitmişti.
"Bir dakika," dedi Elias, kaşlarını çatarak. "Sizi tanıyorum, değil mi? Ünvan sahibi biriydiniz siz. Daha önce sizi Prens'in yanı başında defalarca gördüm. Simon, değil mi? Prens'in güvenilir dostu ve... Bir yerin sahibiydiniz..."
Elias’ın bu sözleri karşısında şaşırdım. Beni tanıması hem rahatlatmış hem de biraz tedirgin etmişti. "Evet, doğru," dedim yavaşça. "Uzun zaman boyunca saraya hizmet ettim. Newburry Vikontuydum..."
"Elias başını sallayarak gülümsedi. "Sizi tanımamak imkansız. Prens’in yanında gösterdiğiniz sadakat ve bilgelik, köyümüzde sıkça konuşulurdu. Ama burada, bu ıssız kulübede sizi görmek gerçekten büyük bir sürpriz. Ünvanınızı söylerken geçmiş zamandan bahsettiniz, nedenini sorabilir miyim beyim?"
"Geçmişte yaşadığım bazı olaylar nedeniyle artık sarayla ilişkim kesildi," dedim sakince. "Bu yüzden biraz uzaklaşmaya ihtiyaç duydum." Ona, Kral ve sevgili diplomatının benim yüzümden saldırada hayatını kaybettiğini, ülkenin gelecekte ki Kraliçesini kaçırmaya çalıştırdığımı, isyan çıkararak halkın, masumların ölmesine sebep olduğumu açıklayamazdım...
Kulübenin sıcaklığında, Elias'ın misafirperverliği ve çayın verdiği huzurla kendime gelmiştim. Gece boyunca yaşadıklarımın düşünceleri kafamda tekrar etti. Elias'ın dostça sohbeti ve anlayışı, yüreğime derin bir huzur vermişti ve yanan gönlüme bir kova su dökmüştü. Birileri ile konuşabilmek güzeldi...
Sabah olmasını beklemeye karar verdim. Gece boyunca yaşadığım yorgunluk, beni biraz daha dinlenmeye yönlendirdi. Elias'ın kulübesinde, sıcak ateşin yanında, içimde bir nebze huzur ile uyuya kaldım.
Sabah daha yeni filizleniyordu. Erken saatlerde, Elias'ın gerçek yüzüyle karşılaştım. O, beklediğimden çok farklı bir insandı. Yüzündeki gülümseme, bir tehdidi saklıyordu ve gözlerindeki parıltı, niyetini ele veriyordu.
"Elias," dedim, tedirginlikle. "Her şey yolunda mı?"
Ancak Elias'ın cevabı beni şaşırttı. "Ne yazık ki, değil," dedi sakin bir sesle. "Seninle ilgili birkaç detayı Prens James'e bildirdim. Onun kararı ile seni almak için muhafızlar yolda."
Kelimeleri işitir işitmez kalbim hızla atmaya başladı ve panik içinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Tam kaçacakken, muhafızların kapıdan içeri dalarak beni yakalamalarıyla, kaçış umudum bir anda son buldu.
Başkalarının elinde savunmasız bir şekilde kendimi bulduğumda, kafama geçirilen bir çuvalın altında olmak, korkutucu bir durumdu. Muhafızların sert tutumu ve beni saraya götürme kararı, kaçış umudumu sona erdirdi. Gözlerim çuvallı bir şekilde kör olmuştu ve karanlık içinde kendimi tutsak hissediyordum. Artık kontrol benim değil, başkalarının elindeydi.
Çuvalın içindeki sallantı ve hareketin durmasıyla saraya ulaştığımızı anladım. Çuvallı kafamın içindeki sessizlik, etrafımdaki kalabalığın sesleriyle yer değiştirdi. Muhafızların sert ses tonları, çuvalın dışından bana ulaşıyordu. Bir an için nefesimi tuttum, kalbim hızla atmaya devam ederken, içimdeki belirsizlik artarak büyüyordu. Saraya getirilmemin sebebi ne olabilirdi? Acaba Prens James'in emri miydi yoksa başka bir olayın parçası mıydım? Bu düşüncelerle dolu kafamı sakinleştirmeye çalışarak bekledim.
Muhafızlardan biri keskin bir ses tonuyla, "Arz odasına! Prens'in huzuruna çıkarın!" diye bağırdı. Bu emirle çuvallı kafamla hızla sarayın içine doğru ilerlemeye başladık. Kalbim hızla atarken, geleceğim hakkında endişeler içimi kemiriyordu. Prens'in huzurunda neyle karşılaşacağımı kestiremiyordum, ancak içimdeki kararlılık ve merak, bu belirsizliğe meydan okuyordu.
Odaya götürüldüğümde, muhafızlar çuvallı kafamı çıkarıp beni Prens'in huzuruna çıkardılar. İçeri girdiğimde karşımda, mükemmel güzellikte, dekore edilmiş bir oda ve karşımda duran Prens James ile göz göze geldim. Oda, muhteşem bir ihtişam ve zenginlikle döşenmişti. Her ayrıntı, zarafetin ve ihtişamın bir sembolüydü.
Prens James, tahtının üzerinde oturuyordu ve etrafındaki atmosfer onun hükümdarlık gücünü yansıtıyordu. Gözleri, etrafına hükmeden bir hükümdarın bakışlarına sahipti. Beni inceliyor, herhangi bir duyguyu dışa vurmuyordu. O an, Prens'in karşısında durmak, büyük bir James'in tahtının hemen yukarısında, Ekim'in zarif figürünün resmedildiği el yapımı bir tablo asılıydı. Tablonun çevresindeki işlemeli, altın varaklı çerçeve, her ayrıntının ustaca işlendiği eseri çerçeveliyordu. Ekim, resmin merkezinde, etrafına dingin bir ışık saçıyor gibi görünüyordu. Uzun dalgalı saçları omuzlarından süzülüyor, yeşil elbisesi zarif hatlarını sarmalarken elindeki beyaz zambaklar ona neredeyse kutsal bir masumiyet katıyordu. Her detay öylesine özenle işlenmişti ki, ona bakan gözlerin kaçırması imkansızdı; doğallığıyla göz kamaştırıyordu.
İçimden, "Benim güzel Ekim’im..." diye geçirdim. Bu tabloyu ilk görüşüm değildi, ama burada, Prens’in tahtının hemen başında olmasına bir anlam verememişitm.
"Ekim'in tablosunun baş ucunda ne işi var?" diye sordum ayağa kalkarak, sesimde bir hayli tedirginlik vardı.
James ise kafasına kaldırarak tabloya baktı. "Çok güzel değil mi?" diye sordu, sesinde gururlu bir ton vardı.
"Çok güzel. Augusta'nın haberi var mı bu tablodan?"
James, tahtında oturduğu yerden Ekim’in tablosuna bir kez daha bakıp derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi; gülüşü hem hüzünlü hem de umut doluydu. "Tabii ki, krallığımızın kraliçesi ve benim sevgili eşim olacak o," dedi neredeyse kendi kendine mırıldanarak. "Onun haberi olmadan hiçbir şey yapmam. Bu oda, Altay Hanzade’nin eski odasıydı. O yüzden bu tablo burada... Ekim’in anısı, bu odanın ruhunu hala dolduruyor."
Sonra bakışlarını bana çevirdi. Yüzündeki şefkat ve özlem dolu ifade, yerini bir anda ciddiyete bıraktı. Gözleri beni sıkıca izliyordu; sert, ama adil bir yargıcın bakışlarıydı. Yüzündeki ifade gitgide daha kararlı ve keskin bir hal aldı.
"Şikayet edildin, Simon," diye devam etti ağır bir ses tonuyla. "Halk artık seni hain olarak görüyor. Sokakta adını duyduklarında yüzlerini ekşitiyorlar, seni gördükleri her yerde krallığa ihanet ettiğini bize söylüyorlar." Bu sözler, odadaki sessizliği delip geçen soğuk bir bıçak gibi içime işledi.
Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. "Her seferinde böyle, kafama bir çuval geçirip beni bir atın sırtında zorla huzuruna mı getirteceksin?" diye sordum. Gözlerimdeki alaycı bakışı, ona doğrudan dikerek cesurca karşıladım. Öfkem ve gururum bu bakışta saklıydı; her kelimem Prens’e olan onuruma gölge düşürmeden, onun karşısında dimdik durmak içindi.
Fakat kafamın içinde dönüp duran düşünceler bir türlü susmuyordu. Ekim’in tablosu, halkın nefreti, James’in bakışlarındaki o acımasız gerçek... Her şey birbirine karışmış, düşüncelerimi bulanıklaştırmıştı. Ama şimdi, her şeyden çok James’in vereceği cevabı duymak istiyordum. Bu sözlerin ardından beni gerçekten neyle suçlayacaktı?
James, tahtında biraz geriye yaslanıp birkaç saniye boyunca gözlerini bana dikti. Yüzündeki ciddiyet, bakışlarında adeta bir gölge gibi asılı kalmıştı. "Senin bu krallığa ihanet ettiğini biliyorum, Simon," dedi. Sözleri ağır ve tereddütsüzdü; her kelimesi sanki o an, bu salonun taş duvarlarına kazınıyormuş gibi net bir şekilde yankılandı. "Artık halk seni bir hain olarak görüyor. Bu duruma kayıtsız kalamam. Bir şeyler yapmak zorundayım."
Yüzümdeki gülümseme, bu soğuk gerçekle birlikte yavaşça silindi. Onun kararlı bakışlarının altında, içimdeki endişe büyümeye başlamıştı. Kalbim hızla atarken, kendimi dik tutmaya çalıştım. Bu işin artık ciddi bir hal aldığını ve hayatımın geri kalanını bu kararla belirleyecek bir yol ayrımında olduğumu hissediyordum. Yutkundum, ama sesim titredi. "Ne yapacaksın?" diye sordum, endişemi gizlemek için boşuna uğraşarak.
James, bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki ifade sertleşti, bakışları kararlılıkla doldu. Tahtında hafifçe doğruldu, ciddiyetini bozmadan yavaşça yerinden kalktı. Gösterişli, koyu kırmızı pelerinini omuzlarından aşağı süzülen bir krallık ağırlığı gibi taşıyarak, adımlarını ağır ve sağlam bir şekilde bana doğru attı. Ayak sesleri odanın taş zeminde yankılanıyordu. Aramızdaki mesafe kapanırken, bakışlarımdan bir an bile ayrılmadı.
"İdam edilmen gerektiğini biliyorsun, değil mi?" dedi nihayet, sesi ürpertici bir soğuklukla doluydu. Bu sözler, omurgam boyunca soğuk bir titreme olarak aktı. Bakışlarıyla gözlerimi delip geçercesine bana bakıyor, söylediklerinin ağırlığını her an hissettiriyordu. Gözlerinde acıma yoktu; yalnızca adaletin gereğini yerine getiren bir kralın kararlılığı vardı.
Bir an duraksadım. Ama gözlerimi onun bakışlarından ayırmadım. İçimdeki korkuya ve belirsizliğe rağmen, ona cesurca karşılık verdim. "Biliyorum, biliyorum," dedim; sesimde hafif bir keder, fakat bir o kadar da kararlılık vardı. Kelimeler ağzımdan yavaşça dökülürken, bu sözlerin ne anlama geldiğini düşündüm. "Ama neden bu kararı bunca zaman sonra veriyorsun? Neden şimdi?"
James, birkaç adım daha attı ve sonunda aramızdaki mesafe neredeyse yok denecek kadar azaldı. Gözleri, yüzümdeki her ayrıntıyı inceliyormuş gibi dikkatle bakıyordu. Dudakları bir an için kımıldadı, ama hiçbir şey söylemedi. Taht salonu, bu suskunlukla daha da ağırlaşmıştı. Bu sessizlikte, yılların öfkesini, dostlukları ve ihanetleri saklayan o gizemli bağ hissediliyordu.
James, derin bir nefes alarak, odanın ortasındaki tahta doğru yürüdü. Gözlerini kaçırmadan bana baktı ve sesinde ciddiyetle devam etti:
"Simon, seni idam ettirmek istemiyorum. Biz çok eskiden iyi arkadaşlardık ve bu geçmişi unutamam. Bu yüzden, senin cezan kararlaşmadan idam yasasını kaldırdım. Ancak sen hala suçlusun ve cezanı çekeceksin. Yıllar geçse de, senin gibi bir haini affetmek kolay değil."
Kelimeleri duyduğumda, içimdeki endişe ve korku daha da arttı. Ancak yüzümde bir tebessüm belirdi ve James'e bakarak cevapladım:
"Teşekkür ederim, James. Geçmişteki dostluğumuzu hatırladığın için minnettarım."
James'e bakarak hafifçe gülümsedim ve sakin bir ses tonuyla sordum: "Artık kral mısın, James?"
Bu soruma iç geçirerek cevap verdi."Krallık benim değil. Hala naibin ve abim geri dönerek fonksiyonlarını aldığı için abime ait. Ancak yalvar yakar bu yasayı geçirebildim. Bu, sana duyduğum eski dostluk ve minnet borcumdur."
James, "Simon," diye seslendiğinde, bir an için duraksadım ve ona dönerek ne söyleyeceğini merak ettim.
"Sana son bir şey söylemek istiyorum," dedi James ciddi bir ifadeyle. "Unutma ki dostluklar, krallıklardan daha değerlidir. Seninle olan geçmişimizi ve yaşadıklarımızı unutmuyorum. Seni idam etme kararı almamış olmam, seninle aramızdaki dostluğun bir yansımasıdır. Umuyorum ki ileride tekrar yollarımız kesişir ve bu dostluk devam eder."
Bu sözlerle birlikte, James'in yüzündeki ifade bir kez daha dostluk ve saygı dolu bir hale büründü.
"Senden son bir şey istiyorum, Simon," dedi James, sesinde bir rica ve ciddiyet vardı.
"Newburry artık özgürlüğünü almış bir ülke. Bunun için çok uğraştın, biliyorsun. Abim oranın geçmişini göz önünde bulundurarak oranın özgürlüğünü tahsis etti. Bu, senin de dahil olduğun çabaların bir sonucudur. Şimdi, seninle bir anlaşma yapmak istiyorum."
Dikkatlice onu dinliyordum.
"Sana bir daha Artemis'e dönmemeni rica ediyorum," dedi James, sesinde bir üzüntü ve bir kararlılık vardı. "Newburry artık sizindir. Çıkın gidin, istediğiniz gibi yaşayın. Ancak lütfen bu krallığın sınırlarından uzak durun. Size artık burada yer yok."
James'in sözlerini anlamıştım, ancak net olup olmadığını doğrulamak istiyordum. "Yani... ben affedildim mi?" diye sordum, umutla ve şaşkınlıkla bakarak.
Ciddi bir ifadeyle başını hafifçe sallayarak yanıtladı: "Artemis krallığında affedilmedin, ancak artık Newburry kralı olabilirsin. Fakat bunun için savaşman gerekecek. Newburry, senin liderliğini kabul etmelidir."
"Peki ya sen? Sen affettin mi eski dostunu?"
James, düşünceli bir ifadeyle cevap verdi: "Simon, dostluğumuz uzun bir süre önce zedelendi. Ancak seninle geçirdiğimiz o eski günler hala hafızamda canlı. Affetmek, unutmak anlamına gelmez ama seninle ilgili hala umutlarım var. Belki bir gün, eski dostluğumuzun izlerini yeniden bulabiliriz." Gülümsedim ve arkamı döndüm. Buradan gitmeliydim. Bunları oturup düşünmem, anlamam lazımdı… Onun son bir cümlesini işittim çıkmadan önce:
"Kim bilir belki de aynı ülkeyi kraliyetimize eklemek için bir cephede karşılaşırız..."
Sabahın ilk ışıkları sarayın görkemli kapıları aydınlattığında, James'in sözleri bir kez daha zihnimde yankılandı. İçeri girdiğimde, sarayın koridorları her zamanki gibi meşguldü. Herkes kendi işine odaklanmış, sarayın karmaşası içinde bir parça huzur bulmaya çalışıyordu. James'i bulmak için onun odasına doğru yöneldim. Sarayda büyüdüğüm için, içini avucumun içi gibi biliyordum.
Kapısını çaldığımda, içeriden gelen "Gir" sesiyle içeri girdim.
James'in odası, bir veliaht prensin statüsüne ve zevkine uygun olarak seçilmiş ve dekore edilmişti. Odaya ilk girdiğimde, gözlerime çarpan ihtişam ve zarafet, onun gücünü ve yetkisini yansıtıyordu.
Odada dikkat çeken ilk unsur, geniş ve yüksek tavanlı bir yapıydı. Tavanın ortasında, detaylı işlemelere sahip büyük bir avize asılıydı. Bu avize, odanın her köşesini yumuşak ve sıcak bir ışıkla aydınlatıyordu. Tavanın etrafındaki alçı süslemeler ve freskler, odaya klasik bir zarafet katıyordu.
James'in çalışma masası, odanın ortasında, geniş bir alana yerleştirilmişti. Masanın üzeri düzenli ve tertipliydi. Birkaç önemli belge, mürekkep hokkası ve tüy kalemle süslenmişti. Masanın arkasında, raflar dolusu kitap ve parşömenlerle dolu büyük bir kitaplık bulunuyordu.
Bu kitaplık, James'in entelektüel merakını ve bilgiye olan düşkünlüğünü yansıtıyordu.
Duvarlarda, James'in ailesinin portreleri ve krallığın önemli anlarının resmedildiği tablolar asılıydı. Bu tablolar, kraliyet ailesinin tarihini ve gururunu simgeliyordu. Odanın bir köşesinde, rahat ve lüks döşenmiş bir oturma alanı bulunuyordu. Burada, yumuşak kadife koltuklar ve işlemeli halılar, misafirlerin rahatça oturup sohbet etmeleri için düzenlenmişti. Yanında, zarif bir sehpa ve üzerinde taze çiçeklerin bulunduğu bir vazo yer alıyordu.
Odanın diğer tarafında, büyük ve görkemli bir yatak bulunuyordu. Yatak, ağır kadife perdelerle çevriliydi ve üzerine kraliyet arması işlenmişti. Bu detay, James'in statüsünü ve kraliyet ailesine olan bağlılığını simgeliyordu.
Pencereler, uzun ve ağır kadife perdelerle kaplanmıştı. Perdeler, odaya zarif bir görünüm kazandırırken, aynı zamanda mahremiyeti de sağlıyordu. Pencerelerin hemen önünde, geniş bir balkon bulunuyordu.
James, masasının arkasında oturmuş, bir haritayı inceliyordu. Gözleri benim üzerimde durdu ve bir anlık sessizlikten sonra gülümsedi. "Simon," dedi. "Geri döneceğini biliyordum."
Başımı sallayarak masasına yaklaştım. "James," dedim. "Seninle konuşmamız gerek. Dün gece söylediklerin... Hâlâ aklımda yankılanıyor."
James, dikkatlice haritayı bir kenara koydu ve oturmam için işaret etti. "Elbette," dedi. "Ne konuşmak istiyorsun?"
"Laranda," dedim, kelimeyi özenle seçerek. "Laranda'nın özgürlüğünü istiyorum. Newburry gibi özgürlüğünü alsın, kendi kendini yönetebilsin. Oranın halkı, kendi kaderini tayin edebilmeli."
James, kaşlarını çatmıştı. "Simon, Laranda önemli bir bölge. Stratejik olarak bizim için büyük önemi var."
"Farkındayım," dedim, sesimdeki kararlılığı hissettirerek. "Ama Laranda halkı, uzun süredir özgürlük için mücadele ediyor. Onların haklı isteklerini görmezden gelmemeliyiz. Bir halkı baskı altında tutarak kazanacağımız hiçbir şey yok. Onlara özgürlük tanırsak, hem bizimle daha güçlü bir ittifak kurabilirler hem de bölgede kalıcı bir barış sağlayabiliriz."
James neden Laranda diye sorduğunda, derin bir nefes aldım ve gözlerinin içine baktım. "Ekim için," dedim kararlı bir sesle. "Onun için bunu kabul ettirmeliyim. Ekim için yapmalıyım."
James'in ifadesi değişti, gözlerinde bir an için bir şeyler belirdi; belki şaşkınlık, belki de bir anlayış kırıntısı. "Ekim için..." diye tekrarladı yavaşça, düşüncelerini toparlarken. "Onun için bu kadarını yapmaya razı mısın gerçekten?"
"Evet," dedim, sesimde en ufak bir tereddüt olmadan. "Ekim, Laranda'da büyüdü. Oranın özgürlüğü, onun mutluluğu demek. Newburry gibi özgürlüğüne kavuşmalı. Bu sadece bir şehir değil, Ekim’in geçmişi, onun anıları, onun hayatı."
James, gözlerini kısarak beni süzdü. "Laranda'yı Newburry gibi özgürlüğüne kavuşturmak kolay olmayacak, Simon. Bunu biliyorsun, değil mi?"
"Biliyorum," diye yanıtladım. "Ama Ekim için her şeyi göze alırım. Onun için bu savaşı vermeye hazırım. Laranda'nın özgürlüğü, Ekim'in kalbinin özgürlüğü demek. Onun mutluluğu için bu adımı atmam gerekiyor."
James bir an duraksadı, sonra derin bir nefes alarak bir adım geri attı. "Bunu ciddiyetle düşüneceğim, Simon. Ama bil ki, bu sadece senin savaşın değil. Bir ülkenin kaderi söz konusu. Ama senin Ekim için gösterdiğin kararlılığı ve cesareti görüyorum."
O anda, odadan çıkmam gerektiğini hissettim. James'in sözleri, düşüncelerimde yankılanıyordu. "Ekim için," dedim kendi kendime bir kez daha. "Bunu onun için yapmalıyım."
James düşünceli bir şekilde bakışlarını tekrar bana çevirdi. Gözlerinde derin bir sorgulama vardı. "Aşk bu mu gerçekten?" diye sordu, sesi yumuşak ama merak doluydu. "Bir ülkenin özgürlüğü için bu kadar büyük bir fedakarlık yapmak… Sadece aşk için mi?"
Sorusuyla bir an duraksadım, kelimelerimi dikkatle seçmeye çalışarak cevap verdim. "Evet, James. Aşk, sadece bir kişiye duyulan hislerin ötesinde, onun mutluluğu ve geleceği için yapılan fedakarlıklar demek. Ekim, benim için her şey demek. Onun huzuru ve mutluluğu, benim de huzurum ve mutluluğum. Laranda’nın özgürlüğü, onun geçmişini ve anılarını
onurlandırmak demek. Bu yüzden, evet, aşk bu gerçekten."
James, derin bir iç çekti ve gözlerini yere indirdi. "Bu kadar büyük bir fedakarlığı kabul ettirmek zor olacak, Simon. Ama senin bu kararlılığını ve bağlılığını görüyorum."
Bir an sessizlik oldu, ikimiz de düşüncelerimizle meşguldük. Sonunda, James başını kaldırdı ve bana doğru hafifçe eğildi. "Peki, Simon," dedi, sesinde kararlı bir ton vardı. "Laranda’nın özgürlüğünü tartışacağım. Ama bil ki, bu sadece benim değil, bütün bir krallığın alacağı bir karar olacak. Seni ve Ekim'i anlamaya çalışacağım."
James'in bu sözleri, içimde bir umut kıvılcımı oluşturdu. "Teşekkür ederim, James," dedim samimiyetle. "Ekim için, aşk için bu adımı attığın için teşekkür ederim."
James, hafif bir gülümsemeyle bana baktı. Gözlerinde bir anlık bir yumuşama vardı. "Öyleyse belki de ben hiç aşık olmamışımdır," dedi, sesi alaycı ama bir o kadar da düşünceliydi.
Bu sözler beni hem şaşırttı hem de düşündürdü. James'in yüzündeki ifadeyi okurken, onun içindeki karmaşayı anlamaya çalışıyordum. Belki de gerçekten hiç aşık olmamıştı, belki de duygularını anlamakta zorlanıyordu. Ama bu durum, benim için artık daha netti. Ekim için savaşmalı, onun mutluluğu için her şeyi yapmalıydım.
James'in bu içten itirafı, bana onun da insan olduğunu ve duygularıyla başa çıkmakta zorlandığını hatırlattı. Hafifçe başımı sallayarak, "Aşk bazen insanı şaşırtabilir, James," dedim. "Ama ben Ekim için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım."
James'in gülümsemesi biraz daha derinleşti, ancak gözlerinde hafif bir hüzün vardı. "Bunu görmek güzel, Simon," dedi. "Umarım, Ekim için yaptıkların karşılık bulur."
Son bir kez daha teşekkür ederek odadan çıktım. Kalbim hâlâ hızla atıyordu, ama içimde bir kararlılık vardı. Ekim için bu mücadeleyi kazanmalıydım. Onun yanında olmalı, ona huzur ve mutluluk getirmeliydim. Saraydan ayrılırken, Ekim'e geri dönmek için uzun bir yolculuğa başlamıştım.
Sarayın kapılarından çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Gözlerim kararlı bir şekilde önümüzdeki uzun yola odaklandı. Ekim'e ulaşmam gerekiyordu, ona James'in teklifimi nasıl karşıladığını anlatmalıydım. Adımlarım hızlandı, yüreğimdeki umut ve kararlılıkla ilerledim. Bu yolculuk, bizim için yeni bir başlangıcın habercisiydi.
Yol boyunca düşüncelerim sürekli Ekim’e kayıyordu. Onun güvenliği, mutluluğu ve geleceği için her şeyi yapmaya hazırdım. Ekim’in yüzündeki gülümsemeyi ve gözlerindeki parıltıyı düşündükçe, içimdeki enerji ve kararlılık artıyordu.
Uzun yolları aşarken, gecenin karanlığı ve soğuğu beni yavaşlatamadı. Ekim için bu çabamı sonuna kadar sürdürmeye kararlıydım. Nihayet, Ekim’le kaldığımız küçük evin silueti uzaktan belirdiğinde içimde bir rahatlama hissettim. Eve yaklaştıkça adımlarım daha da hızlandı.
Kapının önüne geldiğimde, derin bir nefes alarak kapıyı vurdum. İçeriden gelen ayak sesleri, Ekim’in kapıyı açmak üzere olduğunu işaret ediyordu. Kalbim hızla çarpıyordu, onu görmek için sabırsızlanıyordum. Kapı yavaşça açıldı ve Ekim’in endişeli ama sevgi dolu gözleriyle karşılaştım.
"Ekim," dedim nefes nefese, "Sana anlatacak çok şeyim var."
Ekim’in yüzünde bir kararlılık ve merak vardı. Beni içeri aldı ve oturmamı sağladı. Bir an için sessiz kaldık, ama bakışlarımız tüm duygularımızı birbirimize anlatıyordu. Onunla paylaşmam gereken her şeyi, James’in teklifini ve Laranda’yı özgürleştirme arzumuzu anlatmak için sabırsızlanıyordum.
"James’le konuştum," dedim derin bir nefes alarak. "Laranda’nın özgürlüğü için bir teklif sundum. Kabul etti. Bu senin için, Ekim. Senin mutluluğun ve geleceğin için."
Ekim’in gözlerindeki yaşları gördüğümde, onun bu kararı ne kadar önemsediğini anladım. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, ellerimi tutarak bana sıkıca sarıldı. O an, onunla birlikte olmanın ve onun için mücadele etmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu bir kez daha hissettim.
"Ekim, bu bizim için yeni bir başlangıç," dedim ona sıkıca sarılırken. "Laranda’yı özgürleştireceğiz Newburry'de bizim ve birlikte huzur içinde yaşayacağız."
Ekim’in gözlerindeki sevgi ve minnet, içimdeki kararlılığı daha da güçlendirdi. Onunla birlikte, tüm zorlukları aşacağımızı biliyordum. Bu yolculuk, sadece bizim için değil, Laranda ve Newburry halkı için de umut dolu bir geleceğin başlangıcı olacaktı.
"Artık birer hain değiliz Ekim, bir evimiz var. Bir hanemiz, köyümüz, şehrimiz, bir ülkemiz var..." dedim, sesimde bir gurur ve mutluluk tonuyla.
Ekim gözlerimi dikkatle süzüyor, yüzündeki sevinç ve şaşkınlık ifadesi bir aradaydı. "Simon, gerçekten mi?" diye sordu soluksuz bir şekilde. "James, Laranda'nın özgürlüğü için kabul etti mi?"
Ben de ona sıkıca sarılarak doğrudan gözlerinin içine bakarak cevap verdim. "Evet, Ekim. James teklifi kabul etti. Laranda özgürlüğüne kavuşacak."
Ekim'in yüzündeki mutluluk ve huzur beni derinden etkiliyordu. Gözyaşları gözlerine dolarken, sessizce teşekkür etti ve beni bir kez daha sımsıkı kucakladı. İkimiz de bu anın, bizim için yeni bir başlangıç olduğunu biliyorduk.
O an, geçmişteki tüm zorluklar ve haksızlıklar bir kenara itilmiş gibiydi. Şimdi önümüzdeki yolculuğa odaklanma zamanı gelmişti. Birlikte, Laranda'nın özgürlüğü için mücadele edecektik ve bu mücadeledeki kararlılığımız bizi daha da güçlü kılacaktı.
Ekim ve ben, Laranda'nın özgürlüğü için ilk adım olarak Newburry'e gitmek üzere hazırlıklara başladık. Sabahın erken saatlerinde, küçük evimizde buluştuk ve önümüzdeki yolculuğu planlamaya koyulduk.
İlk olarak, Ekim'in kişisel eşyalarını ve gerekli malzemeleri topladık. Yanımıza alacağımız haritalar, belgeler ve diplomatik yazışmaları hazırlamak için çaba harcadık. James'in teklifini destekleyecek bilgi ve argümanlarla donanmış olmalıydık.
Ekim, evin küçük mutfağında bazı yiyecek ve içecekleri hazırladı. Yol boyunca bize yetecek kadar provizyon yapmamız gerekiyordu. Bir yandan da, Newburry'deki diplomatik temaslar için gerekli olan mektupları ve belgeleri düzenlemeye başladım.
Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, köy halkıyla vedalaşmak için bir araya geldik. Onlara Laranda'nın özgürlüğü için yola çıktığımızı ve desteklerini beklediğimizi ilettik. Köy halkının duaları ve iyi dilekleriyle yola çıkmak bize güç veriyordu.
Sonunda, hazırlıklarımızı tamamlayıp eşyalarımızı topladıktan sonra, Newburry'e gitmek üzere evden ayrıldık. Ekim'in eli elimde ve yüreğimizde umut dolu bir heyecanla ilerledik. Yolumuz uzun olsa da, Laranda'nın özgürlüğü için atacağımız her adım bizim için bir zafer olacaktı.