Ekim’in Anlatımı ile, aylar önce…
Serin sabahın ilk ışıkları Laranda'nın üzerine düşerken, yüzümde keskin bir soğukluk hissettim. Gözlerimi, bir zamanlar bana ait olan topraklara diktim. Şimdi sadece keder ve hüzün vardı. Bir zamanlar canlı ve renkli olan bu yerler, şimdi sadece acının ve kaybın simgesiydi.
Üç ay geçti, ama hâlâ dün gibi. O gece, Artemis Krallığı'nın saray muhafızları kapımızı çaldığında, kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Babamı hain ilan etmişlerdi.
Kralın ölümünden sorumlu tutulan, saygın bir baronesin kızı olarak değil, hain bir ailenin üyesi olarak anılmak... Bu, hem bana hem de aileme yapılan en büyük haksızlıktı.
Her şey bir anda olmuştu. Gece yarısı, annemi ve beni uyandırdılar. Bizi sorgusuz sualsiz evimizden çıkardılar, tüm varlıklarımızı gasp ettiler. Babam, kralın ani ölümüyle ilgili iftiraya uğramıştı. Kraliyet sarayındaki güç savaşlarının bir parçası olmuş ve bizim hayatımız da bu savaşa kurban gitmişti. Babam, masumiyetini ispatlayamadan öldü. Ve biz, onun gölgesinde sürgün edildik.
Annem bu sürgünün ağırlığını kaldıramadı ve kısa sürede hayatını kaybetti. Ben ise yalnız başıma kalmıştım. Artemis'e ait terk edilmiş bir adaya gönderilmeme rağmen topraklarıma geri dönmüştüm. Daha doğrusu, topraklarımdan geri kalana... En azından buna izin vermişlerdi. Hayatımız elimizden alınmış, unvanımız elimizden çekilip alınmıştı.
Keder içinde bu topraklarda geziniyorum, her adımda babamın masumiyetini kanıtlayabileceğim bir iz arıyorum.
Laranda'nın taşlı sokaklarında gezinirken, her adımda geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyordum. Kendi kendime mırıldandım, “Bunu hak etmedik... Babam bunu hak etmedi.” İçimde bir yerlerde, kaybettiğim her şeyi geri almak için yanan bir ateş hissediyordum. Ama nasıl? Tek başıma ne yapabilirdim ki?
Tam o sırada, köyün çıkışındaki eski ahşap köprünün başında bir yabancı gördüm. Atının üzerinde, dimdik duruyordu. Kahverengi gözleri sakin bir ateşle parlıyor, esmer yüzünde hayatın izlerini taşıyordu. Yüzündeki sert çizgiler, geçmişin acılarını ele veriyordu. Adam ağırbaşlıydı, ancak bu ağırbaşlılığın ardında kendiminkine benzer bir keder vardı.
“Kimsiniz?” dedim, biraz çekinerek ama sesime bir güç vermeye çalışarak. Adam, yavaşça gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki hüzünlü, kırılgan bir gülümseme içimi sarstı. Gözlerinde acı ve azim vardı, tıpkı benim gözlerimdeki gibi.
“Adım Simon. Simon Hartford,” dedi sakin bir sesle. “Newburry Vikontu'yum... ya da öyleydim.”
Adını duyar duymaz bir adım geri çekildim. Kraliyetin sarayından sürgün edilen bir başka soylu... Ama gözlerinde, benim gözlerimdeki acıyı gördüm. Kraliyet, bana yaptıklarını onlara da yapıyordu, kendi milletini bile sürgün ediyordu… Ben ve ailem her ne kadar en düşük rütbeli soylu ailelerden biri olsakta o benden üst bir sevideydi.
Kraliyet dünyasında herkesin bir unvanı vardı, ve bu unvanlar insanlara toplumdaki yerlerini gösterirdi. En tepede, tüm ülkeyi yöneten Kral ve Kraliçe dururdu. Onlar her şeyin başıydı, ve halkın gözünde en güçlü kişilerdi. Onların çocukları olan Prens ve Prenses, bir gün tahtı devralacak olan varislerdi.
Biraz daha aşağıda, Dükler ve Düşesler vardı. Onlar da çok güçlüydü, geniş toprakları yönetirlerdi. Ardından gelen Marki ve Markizler ise sınırları korumakla görevlendirilmiş soylulardı. Daha küçük toprakları olan Kontlar ve Kontesler, onların bir altındaki sınıftı.
Kontların bir alt rütbesi Vikontlar ve Vikontesler olurdu. En sonunda ise, daha küçük yerlerin sahibi olan Baronlar ve Baronesler vardı. Herkesin bir yeri, görevi ve sorumluluğu vardı; bu hiyerarşi krallığın düzenini sağlam tutardı.
“Ben de Ekim Hanzade,” dedim yavaşça, kelimeler boğazımdan zar zor çıkarken. “Laranda Baronesi... ya da öyleydim.”
Simon'ın kahverengi gözleri benimkilere kilitlendi, bakışlarımız arasında söze dökülmeyen bir anlaşma belirdi. İkimizin de taşıdığı yük, yaşadığımız haksızlık aynıydı ve bu anlık sessizlikte o yüklerin ağırlığını paylaştık.
“Neden sürgün edildin?” diye sordu, sesi hafif bir merak ve aynı zamanda anlayışla doluydu.
Derin bir nefes aldım, soğuk sabah havası ciğerlerimi doldurdu. “Babam, kralın ölümünden sorumlu tutuldu. Oysa o masumdu…” Bir an duraksayıp gözlerimi Simon’dan kaçırdım, yere baktım. “Yani… öyle olduğuna inanıyorum. Kraliyet içindeki güç savaşlarının kurbanı olduk. Annem, sürgünün acısına dayanamadı ve kısa sürede öldü. Ben ise yalnız kaldım.”
Simon, başını hafifçe sallayarak yüzüme baktı. Anlayışla dolu ifadesinde, kendi yaşadıklarının acısı vardı. “Benim de topraklarım gasp edildi,” diye konuştu, gözlerindeki derin hüzünle. “Kraliyete karşı isyan çıkardığım için hain ilan edildim.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırarak, dudaklarımda alaycı bir gülümsemeyle sordum, “Ne bekliyordun? Ödüllendirilmeyi mi?”
Simon da gülümsedi, ama gözlerinde sadece hüzünle karışık bir kabulleniş vardı. Bakışları, omuzlarıma kadar dökülen kestane rengi saçlarımın üzerine kaydı. Dışarıdan güçlü görünmeye çalışsam da o an, kendimi bir enkaz gibi hissettiğimi fark ettim. Fırtınanın ortasında kalmış ve savrulmuş bir insan gibiydim; renkli gözlerim, babamın onurunu koruma arzusuyla yanarken aynı zamanda yaşadığım kayıpların acısıyla donuk bir ışıltı taşıyordu.
“Prenses Augusta ile sevgiliydim. Ama o, Prens James Edward ile evlendirilmek üzere nişanlandı. Aslında... dürüst olacağım, ne de olsa onlar ile bir bağlantım yok artık. Sadece unvan için birlikteydim onunla, fakat ona âşık olduğumu sanıyordum ilk başlarda... Onu kaçırmaya kalktım, isyan başlattım ve her ikisinde de başarısız oldum ve cezalandırıldım. Sürgün haberimi James Edward olacak kişi büyük bir zevkle herkese duyurdu…”
Onun ismini duyar duymaz, geçmişten gelen bir anı beni sarstı. Ne yani? Gerçekten kraliyetin başına o mu geçecekti... Artemis Krallığı artık onun muydu?
“James Edward mı?” dedim şaşkınlıkla. “Ben onu tanıyorum.”
Simon'ın gözleri büyüdü. “Onu nasıl tanıyorsun?” diye sorarak bana bir adım yaklaştı. Neden bilmiyorum fakat geri adım atmak aklımdan dahi geçmemişti, sanki senelerdir onu tanıyormuşum gibi hissediyordum. “Babam diplomat olarak görev yaparken, uzun bir süre kraliyet sarayında yaşadık. James ile çocukluk arkadaşıydık. O zamanlar bana karşı özel bir ilgisi vardı.”
Simon, kaşlarını çattı. “Eğer James seni tanıyorsa, belki de bu sürgünden kurtulmamıza yardımcı olabilir,” dediğinde kendi de inanmamıştı bu söylediklerine. Buna rağmen kararlı duruyordu. “Belki,” dedim düşünceli bir şekilde. “Ama artık geri dönmeyeceğim. Ailemi kimin sürgün ettirdiğini bilmiyorum, ama onlara gitmeyeceğim.”
Simon şaşırmış gibi göründü. “Ama belki de senin için adalet arayabiliriz. Babanın adını temize çıkarmak için…”
Başımı salladım, kararlılıkla. “Hayır, bu artık benim savaşım. Topraklarımı ve unvanımı geri almak için tek başıma savaşacağım. Belki de kraliyetin adaletinden daha değerli bir şey vardır... Özgürlük ve kendi kaderimi kontrol etme hakkı.”
Simon, bir an düşündü ve sonra gülümsedi. “Öyleyse, savaşçı ruhlu bir baronesle çalışmayı isterim.” Elimde olmadan gülümsedim. “Eski barones…” Gülümsemeye karşılık vererek “Eski bir barones ve eski bir vikont, bir ahşap köprünün önünde karşılaşır…”
İlk günler birlikte, topraklarımızı geri kazanmak ve adalet aramak amacıyla durmaksızın çalıştık. Simon ve ben bir haftayı aynı odada, eski belgelere göz gezdirip, kraliyet düzenine dair ipuçları toplayarak geçirdik. Sabahın ilk ışıklarından gecenin geç saatlerine kadar çalışıyor, Simon’ın detaycı gözlem gücüne ve benim keskin sezgilerime güveniyorduk. Başlarda sadece amaçlarımız birleşmişti; o da benim gibi kraliyetin zalim adaletine karşı koymak, kaybettiklerini geri almak istiyordu. Ancak zamanla aramızdaki bu bağ daha da derinleşti.
Odasında karşılıklı oturduğumuz bir akşam vakti, birbirimizin yaşam hikayelerini anlatmaya başladık. Simon, kahverengi gözlerinde çocukluğunun derin izlerini taşıyordu. Gölgeli geçmişini anlatırken esmer teni hafifçe kızarıyor, dudakları hüzünlü bir gülümsemeye bürünüyordu. Newburry’nin bir Vikontuyken kraliyetin çıkarlarına karşı durduğu için sürgün edilişinden bahsederken, gözlerinde yanan o güçlü hırsı hissedebiliyordum. Bir zamanlar öyle bir adamdı ki, kendi halkının refahı için krallığın emirlerine başkaldırmaktan çekinmemişti. Ancak bedelini ağır ödemişti.
Ben de ona babamın intikamını almak için dönmeye yemin edişimi, Laranda’nın o çiçek kokulu topraklarının nasıl gri bir hatıraya dönüştüğünü, annemi kaybedişimi ve o günden bu yana içimde büyüyen acıyı anlattım. Sarıya çalan kestane rengi saçlarımı farkında olmadan parmaklarımda dolarken, Simon, mavi-yeşil gözlerime derin bir ilgiyle baktı. Onun yanında, çektiğim zorlukları daha açık bir dille paylaşabiliyordum. Acılarımız farklı olsa da, kraliyetin iki ayrı kişiyi farklı kökenlerden alıp aynı haksızlığa sürüklemesi aramızda dayanıklı bir bağ örüyordu.
Günler ilerledikçe, bir dostluk ötesine geçip kalplerimize dokunan bir şeyler belirmeye başladı. Simon’ın esmer teni, yorgun gecelerimize karışmış kahve kokusunun içindeydi, kaşları ise her derin düşünceye dalışında hafifçe çatılıyor ve ifadesine güven verici bir ciddiyet katıyordu. O ince detayları ve gözlem gücüyle daha önce kaçırdığım ipuçlarını bulurken, ona hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyordum. Bu odada biriktirdiğimiz anılar, her geçen gün içimizde daha sıcak bir yer edindi.
Bir akşam vakti, çalışmalardan yorgun düştüğümüz anlardan birinde derin düşüncelere dalmışken gözlerimi kaldırdım ve Simon’ın bana baktığını fark ettim. Bu bakış, dostane ya da iş ortaklarına özgü değildi artık; derin bir duygu, belki de bir süredir her ikimizin de sakladığı bir şey saklıydı bakışında. Kahverengi gözleri, yoğun bir arzu ve bir o kadar da masum bir güvenle parlıyordu. Bu bakıştan kaçmak istedim, ama yapamadım.
Simon’ın sessizce bana yaklaşmasını izlerken içimde karmaşık bir heyecan doldu. Bütün o süregelen savaş, kayıplar ve sürgünün soğukluğu, bu sıcak bakışın içinde eriyip gidiyordu. Bir an için odadaki her şey sessizleşti. Derin bir nefes aldım, ve Simon’ın dudakları hafifçe titreyerek beni daha yakına çekti. Elleri belime dokunurken tüm bedenim titredi, ellerim ise farkında olmadan yavaşça onun yüzüne gitti. Avuçlarımın altında yanaklarının sıcaklığını hissediyor, içimde kabaran hislere karşı koyamıyordum.
Aramızdaki mesafe giderek azaldı, Simon’ın esmer teni ve kahverengi gözleri, sarıldığım o güvenli liman gibi hissettiriyordu. Nefesleri hafifçe birbirine karıştı, ve nihayet dudaklarımız aradaki son engeli aşarak buluştu. O an, bütün dünya karşımızda durmuş gibiydi; geçmişin acıları, geleceğin bilinmezliği bu anda kaybolup gitmişti.
Simon’ın dudaklarının yumuşaklığında, kaybettiğim o huzuru bulmuştum sanki. O anda, Simon sadece eski bir vikont, ben de eski bir barones değildik. Birbirine tutunan, acılarının ötesine geçmeye çalışan iki yaralı insandık.
O kadar araştırma, delil peşinde koşma ve sonsuz gece sohbetleri belki de kraliyete karşı kazanmamıza yetmemişti, ama beklenmedik bir şekilde kraliyetin gölgesinde filizlenen bir aşka yol açmıştı. Sürgün edilmiş iki yalnız ruh olarak adalet arayışımıza başlarken, ikimiz de yalnızca intikam, onur ve kaybettiklerimizi geri kazanma umuduyla yola çıkmıştık. Fakat zamanla, topraklarımızı geri kazanmak ya da kraliyetle olan hesaplaşmamız bir yana, birbirimize karşı hissettiğimiz derin bağ, hayatımıza yeniden bir anlam katmıştı.
Simon’ın yanındayken, tüm kayıplarıma rağmen kendimi ilk defa tam hissettiğimi fark ettim. Onun kahverengi gözlerinde kendi acılarımın yankısını buluyor, bana uzanan güçlü ellerinde güvenin sıcaklığını hissediyordum. Her şeye rağmen, kraliyetin adaletsiz dünyasında bile kalplerimizin birbirini bulması, bunca acının ortasında ışığa uzanan bir yol gibiydi.
O gün, bu aşkın kraliyetin gölgesi altında başladığını, ama bu gölgenin bizi sindiremeyeceğini anlamıştık. Simon’la birlikte, geçmişimizin yüklerini paylaşarak, bu aşkı tüm zorluklara rağmen sürdüreceğimize söz verdik. Artık aradığımız tek şey, kendi kaderimizi kontrol etmek ve bu sevdayla geleceğe cesur adımlar atmaktı.