Bölüm 3: Marie Anne

2071 Words
“Marie Anne sen böyle bir şeyi nasıl yapabilirsin! Sen. Halkın ortasında, nişanı basıp, şatoyu nasıl ateşe verebilirsin bunu bana anlatır mısın?” Diye haykıran Simon’dan başkası değildi. Haklıydı. Kahretsin ki haklıydı. Kahverengi gözleri sinirden yangın ateşi gibi parlıyordu. Esmer ten renginde ki elleri yangında yanmış gibi duruyordu. Gözlerinin etrafındaki ince damarlar kızıl alev gibi belirgindi. Bakışları sanki bunca yıldır kendime ördüğüm duvarları delip geçiyordu. Burnundan nefes alıp verişi hızlanmış, gergin omuzları istemsizce kasılıp gevşiyordu. Esmer tenindeki çatlamış, çatlaklardan kızaran elleri, sanki tutuşup yanmış gibiydi; parmak uçlarında sızlayan yaralar çiğ bir kırmızı renge bürünmüştü. Bir an için gözlerini kapatıp titreyen ellerini başının iki yanına koydu. Derin bir nefes aldı, ama boğazından gelen boğuk hırıltı, içinde kopan fırtınayı yatıştırmaya yetmiyordu. Dişlerini sıktı, çenesindeki kaslar iyice belirginleşmişti. Göz kapaklarını sımsıkı kapamıştı; gözyaşları sıcaktı, sanki her damla birer ateş parçasıydı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi. "Bunu nasıl yaptın..." diye fısıldadı, sesi öylesine kısık ve öfkeliydi ki. Böyle bir şeye nasıl cüret ettiğimi ben de bilmiyordum. Öfkeme yenik düşmüştüm. Bunca yıllık intikam ateşimi şatoyu yakarak söndürmeye çalışmıştım. Hem de bütün halkı tehlikeye atmıştım. O yüzden Simon ne kadar kızarsaydı haklıydı. O yüzden sesimi çıkarmıyor sakinleşmesini bekliyordum. Tabi sakinleşmeye gayret gösterirse… Çünkü şu an patlamaya hazır bir volkan gibi kaynıyordu. Beni oradan çıkarması hataydı. O öfke ve intikam ateşi ile ben ölürken onlarıda öldürmeyi göze almıştım fakat engel olmuştu. Hem de yanında saatlerdir ağlayan bir bebek sürükleyerek! “Hani senin derdin James ile değildi? Hani senin derdin sadece babasını öldürmekti!” Değildi… James’i öldürmeye kalkışmıştım ben. Haklıydı… Fakat benim mutsuzluğum ve ailesiz büyümemin üzerine aile kurmalarına izin veremiyorum. Bunu kendime yediremiyorum. Bencillik miydi bu? “Güzelim, bazen affetmek en iyi intikamdır… Bunu görmen için daha kaç yıl geçmesi lazım?” “Hayır!” Diye atıldım. Affedemem. “ Onu affetmem ona ödül olur.” Acı bir gülümseme belirdi yüzünde. Sanki dediğimle aynı fikirde değilmiş ve hiç olmamış gibi. Olumsuz şekilde kafasını salladı hayır demek yerine. Bana doğru birkaç adım attı, siyah ayakkabılarının tahta zemin üzerinde bıraktığı ses bile bana öfkeliymiş gibiydi. Bana yaklaşarak yanımdaki koltuğa oturdu. “Şunu asla unutma ki onların sana yaptığı hainlik yanlarına kalmayacak. Onları affetmen için, senden helallik istemek için geri dönecekler. Bu hikayenin tek masumu sensin Marie Anne… Öyle kalmaya devam etmelisin.” O sırada büyük bir gürültü yankılandı koridorlarda. Sarsıcı bir ses tüm duvarlarda yankı buldu, öyle yüksekti ki, Simon bile ne olduğuna anlam veremeden oturduğu koltuktan fırlamıştı. Küçük kız, Elara, ağlamayı kesmişti; bir an için sessizliğin keskinliği herkesi sarmıştı. Bir başka gürültü koptu ve kapılar öyle şiddetle açıldı ki, yankısı salonun her köşesine yayıldı. Gözlerimi kapıya çevirdiğimde karşımızdaki kişinin Charles’dan başkası olmadığını gördüm. Onu görünce ayağa kalktım, çünkü yapmam gereken tek bir şey vardı: onu sakinleştirmek. Ancak bir an bile tereddüt etmedi. “Sen!” diye öfkeyle bağırarak üzerime yürüdü, gözlerinde alev gibi parlayan o kırmızı öfkeyle boğazıma yapıştı ve beni sırt üstü duvara çarptı. Sırtım sert taşa çarpınca vücuduma yayılan acıyla nefesim kesildi. "Babamı sen öldürttün," diye fısıltıyla karışık bir hınçla konuşuyordu, gözlerimin içine adeta kinle bakarak. "Benden babamı sen aldın. Canımı yakmak istediğin için o hastalığı kasabaya sen soktun, eşimi benden sen aldın! Kıyamadım ben sana. Canımsın diye, canını almadım diye... Kızımı benden almaya cüret mi ettin sen!" Boğazımdaki baskı gittikçe arttı, gözlerim yavaşça kararmaya başlamıştı. Zihnimde hızla kaybolan görüntüler, beni derin bir sessizliğin içine sürüklüyordu. Elimle, son gücümü toplayarak Charles’ın koluna tutunmaya çalıştım, ama nafileydi; öfkesi kasırga gibi üzerime çökmüştü. Görüşüm yavaş yavaş bulanırken, Charles’ın gözlerine baktım. Gözlerindeki o şiddetli öfkenin ardında, gizlenmiş bir acı vardı. Kelimelerinin altında yatan kırık bir kalp görebiliyordum; kendimi ona anlatamayışımın, geçmişin yaralarını saramayışımın yükü içimde büyüyordu. Nefes almak her geçen saniye daha zor hale gelirken, görüşüm iyice solgunlaştı. Sarı saçlarım, görüşümde kalan son bulanık renkler arasında yüzüme düşüyordu. Tam o anda, elleri gevşedi. Charles aniden geri çekildi ve ben güçlükle nefes alarak yere yığıldım. Boğazımdaki baskının kaybolmasıyla bir an çelişkili bir boşluk hissettim; acının bıraktığı boşlukla dizlerimin üzerine çöktüm. Mavi gözlerim odayı boşluğa dikilmişken, Charles’ın yüzündeki öfke yerini derin bir şaşkınlığa, hatta korkuya bırakmıştı. “Ne yapıyorum ben?” diye fısıldadı ve ellerini başına götürdü. Elleri titriyordu; gözleri bir an için buğulandı, içinde kopan fırtınanın verdiği karışıklığı gizleyemiyordu. İçinde dönen çelişkiyi görebiliyordum; bir yanı beni öldürmek isterken, diğer yanı onu frenlemeye çalışıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum, her soluk ciğerlerimi yakıyordu, ama tüm acımın arasında ona acıyan bir yanım da vardı. İçinde sakladığı derin boşluğu, kaybının derinliğini yeni yeni anlıyordum. Ona konuşmak istedim, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Mavi gözlerim, yaşlarla doldu; hem yaşadığım acının hem de ona yaşattığım kederin ağırlığı altında eziliyordum. Charles’ın ruhundaki o kırık dökük izleri ve ona yaşattığım bu kederin derinliğini fark etmemiştim; ve şimdi, o acıyla yüzleşmenin ağırlığı altında eziliyordum. Evet, o kasabaya o hastalığı ben sokmuştum. Örgütün varlığını öğrenmek üzere olan askerler vardı o kasabada. Onları ortadan kaldırmam lazımdı… Uzak bir krallıkta bulaşıcı bir hastalık olduğunu duyduğumda yaptığım ilk şey hastalardan birini kasabaya sokmaktı… Ve istemeden abimin eşinin vefatına sebep olmuştum. Nina’da bu illeti halktan birinden yakalamıştı. “Sustum. Ben hep sustum Marie Anne. Canımı yakmana rağmen beni diri diri gömmene rağmen sustum…” Sesi o kadar çaresiz çıkmıştı ki. Çaresiz ve ağlamaklı… Ağlıyor muydu gerçekten o? Ağlıyordu… Benim yüzümdendi. Simon neden bir şey demiyordu? İkiside benden nefret mi ediyordu? Ani bir öfkeyle yapılan bir hareket bunca zaman attığım adımları, sürüne sürüne çıktığım o basamakları yok etmişti. Yenik düşmüştüm. Ben, Marie Anne… Yenik düşmüştüm. Bunca zaman boşuna savaş vermiştim. Sanki iç düşüncelerimi duymuş gibi gözlerimin içine öfkeyle baktı. Az önce boğazımda olan ellerini yumruk haline getirdi ve sıkmaya başladı. Kendini kontrol etmeye çalıştığının farkındaydım. Bana zarar vermemek için kendiyle savaştığını görebiliyordum… Başkası olsa, korumalar bana dokunmasına asla izin vermezdi fakat Charles’ın abim olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden ona engel olmamışlardı. “Sen beni diri diri gömdün Marie Anne… Sen beni öldürdün.” Diye son bir cümle söyledi ve yere çöktü, ağlıyordu deli gibi… Benim yüzümden. Charles, dizlerinin üzerine çöküp hıçkırarak ağlamaya başladığında, ellerimle boğazımı kavrayıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Fakat fiziksel acı, ruhumun derinliklerinde yankılanan kederin yanında hiçbir şeydi. Onun bu hali beni içten içe yıkıyordu. Onun bu kırılgan hali, bunca yıl biriktirdiğim intikam duygusunun altında eziliyordu. Bir yandan gözlerim yaşlarla doluyordu, diğer yandan kafamın içinde çığlıklar yankılanıyordu: “Neden böyle oldu?”. Simon sessizce yerinde duruyordu. Gözleri bana değil, Charles’a kilitlenmişti. Sanki onu böyle görmekten korkuyormuş gibi, bir adım bile atmamıştı. Yüzünde ne bir yargı ne de bir öfke vardı, sadece derin bir hüzün. Bir şeyler söylemesini bekliyordum, duruma müdahale etmesini… Ama o sessizdi. Tıpkı beni o yanan şatodan kurtarırken olduğu gibi, belki de şimdi yine ne yapacağını bilemiyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş olan Charles’a doğru adım attım. Ona dokunmak istedim, onu sakinleştirmek, ama duraksadım. Onu bu hale getiren benim. O sırada Charles aniden başını kaldırdı. Gözlerinde öfke değil, yalnızca tarifsiz bir acı vardı. “Sen,” dedi, sesi titrek çıkmıştı. Acı çekiyordu, belki de senelerdir acı çekiyordu… Şimdi günyüzüne çıkıyordu acıları. Senelerdir sustuğu için duygularını dışarı döküyordu. Benim hatamdı herşey. Elara’nın annesiz kalmasının sebebi bendim. Abimin eşini kaybetmesinin sebebi bendim. Kendimden nefret ediyordum. Ciddi anlamda senelerdir peşinden koştuğum intikamı yerle bir etmiştim. Simon bir adım atarak Charles'a yaklaştı. Ona doğru eğilerek omuzlarından tutarak kaldırmak için hamle yaptı. “Kızın burada Charles, ayakta dur. Senin yıkılmak gibi bir lüksün yok.”Charles bu laflar üzerine gözyaşlarını silerek derin nefesler almaya başladı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Ve tam o sırada “Baba. Babam,” diyerek babasının kollarına koşan küçük bir kız... Gözyaşlarım akmaya başladığında hayatım boyunca ilk defa başkasının önünde ağlamayı göze almıştım. O küçük kız ben olabilirdim... Ben asla onun kadar şanslı olamamıştım. Benim, kollarına koşacak bir babam olmamıştı. Benim babam krallığı zedelenir, kralın kızı olmuş derler diye korktuğu için benden vazgeçmişti. Soyadını lekeleyeceğim korkusuyla beni arkasında bırakıp gitti. “Kimse bana kollarını açmadı,” diye düşündüm. “Hiç kimse…” Hiç kimseye güvenmememin tek sebebi oydu. Beni büyüten aile her ne kadar sevgisini benden asla ayırmamış olsa da, içimde bir yara vardı. Senelerdir kanayan, iltihap kapan, beni alev alev yakan o yara kapanmak bilmiyordu. İntikam ateşi kapatır sansam da açık yaraya basılan bir tuzdan ibaretti. Daha çok yanıyordu yüreğim. Daha çok kanıyordu yaram. “Korkağın tekisin...” diye dolu gözlerle beni izleyen bir adam vardı karşımda. Öz abim. Onların hikayesinde intikam ateşi ile yanan kötü ben olabilirdim ama korkak değildim. Katil bile olmayı kabul edebilirdim. Korkaklığı asla.Charles, dolu gözlerle Simon'a dönerek az önce kollarına aldığı, sarıldığı kızını Simon'a uzattı. “Elara'yı buradan çıkarabilir misin? Daha fazla etkilensin istemiyorum.” Simon olumlu bir şekilde başını indirerek kollarını küçük kıza uzattı. Elara da, Simon'u sevmiş olacak ki hemen kollarına gitti ve yanağına bir öpücük bıraktı. Hemen sonrasında beraber bulunduğumuz salonu terk ettiler. “Korkaksın. Hiçbir şeyini tek başına yapamayan korkağın tekisin.” Olumsuz bir şekilde kafamı salladım, bunu kabul edemezdim. “Beni suçlayarak kendi acını hafifletmeye mi çalışıyorsun?” diye sormuştum. Ama biliyordum ki, onun acısı gerçekti. Onun hayatını paramparça eden, evini, ailesini yok eden bendim. Yine de Charles’ın gözlerindeki kırılganlık, beni içten içe yakıyordu. Beni ayakta tutan bir intikam vardı. Nefret yüklü bir hayat sürdürmüştüm. Senelerce yüreğim hırs ile titremişti. Şimdi ise yaptıklarımın vicdan azabı ile ellerim titriyordu. Charles’ın o bakışları karşısında kalbim durmuş gibiydi. Ona yaklaşmak, bir şeyler söylemek istiyordum ama ne diyebilirdim ki? Her kelimem, her adımım daha büyük bir yıkım getirebilirdi. Yere çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Bir zamanlar güçlü ve dimdik olan adam, şimdi önümde eğilen bir ruha dönüşmüştü. Yanına bir adım attım, sessizce. İki dudağımın arasından istemsizce dökülen kelimeler durdurulamaz bir fırtına gibi çıktı. “Affet beni,” dedim, sesim titremişti. Kelimelerin dudaklarımın arasından çıkmasına engel olamamıştım. “Ne olur, affet beni.” Konuşan ben değildim, abileri ile büyümek isteyen, ailesiz büyüyen o küçük kızdı… Charles ellerini yavaşça yüzünden çekti, gözlerini gözlerime dikti. İOnu yakan bu derin acının beni de boğduğunu hissediyordum. “Affetmek mi?” diye fısıldadı, sesi kırık bir yankı gibiydi. “Sen, benden neyi affetmemi bekliyorsun? Elara’nın annesini elimden aldın. Beni, kızımı, ailemi parçaladın.” Gözlerim bir kez daha dolmuştu. “Biliyorum. Yaptıklarımı geri alamam…Senin yaşadığın acıyı ben de yaşadım. Kimsesiz kaldım, kimseye güvenemedim. Kendi hayatımda kayboldum.” Charles, gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşmaya devam etti. “Ama senin intikamın, yalnızca beni değil, herkesi mahvetti. Bir kişiyi hedef aldın, ama yıkımın sınır tanımadı. Senin intikamın babamızlaydı. Sen hepimizi yaktın…” “Daha fazla zarar vermek istemiyorum,” dedim sessizce. “Neyin farkında değilsin biliyor musun sevgili güzeller güzeli kardeşim? Bu yaktığın intikam ateşinde sen kendini yaktın.” Tam o sırada salonun kapısı hafifçe aralandı ve Simon geri döndü. Yüzünde hafif bir gerginlik vardı, ama durumu anlamış gibiydi. “Ne konuşuyorsunuz?” diye sormadan edemedi yine de. Charles sorgulu bakışlar ile kızını sordu hemen. Elara’nın hizmetkarların yanında karnını doyurduğunu öğrenmesi ile gözlerinde ki korku hemen geçmişti. “Şimdi ne olacak? Halkın gözlerinin önünde veliaht prensinin canına kıymaya çalıştın. Bunu yanına bırakmayacaklardır…” diyen Simon’dan başkası değildi. Charles onu dinledikten sonra derin bir nefes alarak gözlerini bana çevirdi. Yüzünde ki hüzün ve kırılganlığı ciddi bir ifadeye bürünmüştü. “Simon haklı.” Sesi fırtınadan önce ki sessiz rüzgar gibi soğuktu. “Halk seni affetmeycek. Krallık seni affetmeyecek. Kraliyet ailesinin canına kıymaya çalıştın. Sadece senin değil, seni savunmaya çalışan herkesin hayatı tehlikede olacak.” Simon, Charles’a yaklaşarak onun omzuna hafifçe dokundu. “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu, gözleri endişeliydi. “Bu iş krallığın içinde bir fırtına koparacak. Bununla başa çıkmaya hazır mısın?” Charles derin bir nefes aldı, bana bir kez daha baktı, ama bu kez gözlerinde o eski acı ya da öfke yoktu. Bir tür kabulleniş vardı. “Yapmam gerekeni yapacağım,” dedi sessizce. “Ama bunu intikam için değil, barış için yapacağım.” Simon kaşlarını çattı, şaşkınlıkla Charles’a baktı. “Ne demek istiyorsun? Ne yapmayı planlıyorsun?” “Marie Anne…” diyerek gözlerimin içine baktı. “Halk seni ölü sanmalı. Ancak o zaman, bu krallık içinde bir savaş çıkmaz. Eğer hayatta olduğunun farkına varırlarsa, bu saldırının sorumlusu olarak senin peşine düşecekler. Ama seni ölü bilmeleri…” “Bu imkansız,” diye fısıldadım. “Örgütler bunu yanınıza bırakmaz. Gözleri önünde ortadan kaybolmam her şeyi daha kötü hale getirebilir.” Charles kararlıydı. “Gözleri önünde değil. Çıkardığın yangında öldün sen. Yanarak can verdin…Bu krallık için tek şans. Senin için de. Seni öldü bilecekler. Bu şekilde Elara korunacak, Simon korunacak ve sen de… Sen de krallıktan kaçma şansı bulacaksın.” “Ben kaçmaktan çok yoruldum…” “O zaman benim ile gel. Kasabaya dönelim. Kızım ve halası ile sil baştan bir hayat kuralım,” demesi ile Simon’un kaşları çatıldı. “Halası?” “Charles…” diye karşılık verdim endişe ile. “Evet. Farkındayım. Az önce yanlışlıkla kimliğini açıkladım…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD