Bölüm 1: Elma
“Baba! Hadi yine anlat o masalı…”
Gözleri heyecanla parlıyordu. Beş yaşındaki güzeller güzeli kızım, küt küt kesilmiş kıvırcık kızıl saçlarını sabah saatlerce taramamıza rağmen yine dağılmıştı. Kızıl saçları, gün ışığında ateş gibi parlıyordu. Mavi gözleri, her gece masal saatimiz geldiğinde heyecandan parıldıyordu; bu gözlerin derinliklerinde hayal gücünün sınırsızlığı vardı. Yüzü, yuvarlak hatlarıyla ve pembemsi yanaklarıyla sevimliliğin tam bir örneğiydi.
Eğilerek onu hızla ama nazikçe kucağıma aldım. Kollarımda kendini güvende hissettiği belli oluyordu. Küçük prensesim, incecik bacakları ve minik elleriyle bana sarılmıştı. “Pekala prensesim,” diyerek onu öpmeye başladım. Her adım attığımda bir kez daha öpüyor, onun güzel gülümsemesini izliyordum. Kahkahaları, evin içinde yankılanıyor, neşesi bütün odayı sarıyordu.
Odasına varmamızla onu yumuşak mavi yastığına yatırdım. Oda, ona ait olan oyuncaklarla doluydu; renkli peluş hayvanlar ve parlak kitaplar. Uyku saati çoktan geçmişti. Gece yarısı yaklaşırken, evdeki sessizlik, kaybettiğimiz kişilerin bıraktığı boşluğu daha da hissedilir kılıyordu. Annesi gittiğinden beri tüm düzenimiz bozulmuştu…
“Baba? Annem gelecek mi? Annem geri dönecek mi?” Bu soruyu her sorması, içimde yanan ateşe odun atıyordu. Kelimelerim her seferinde boğazımda düğümleniyor, gerçekleri nasıl anlatacağımı bilemiyordum. “Elara, kızım, konuştuk bu konuyu…”
Heyecandan parlayan gözleri şimdi dolduğu için parlıyordu. Henüz beş yaşındaydı; masumiyetiyle ölüm kavramını bilmiyor, anlamıyordu. Yüzündeki o tatlı ifadenin yerini, korku ve merak almıştı. Küçük parmaklarıyla, gözyaşlarını silerken, gözleri derin bir deniz gibi hüzünle doluyordu.
"Annem masallarda yaşıyor," dedi birden, başını hafifçe yana eğerek. O an, kalbimde bir yara açılmış gibi hissettim. Kendi masalımda kaybolmuş gibiydim; ona gerçekleri söylemek, masalların güzelliğini bozmak istemiyordum. Ama içimdeki bu derin acı, onu korumak için ne kadar ileri gidebileceğimi sorgulamama neden oluyordu.
“Evet, kızım,” dedim sonunda, sesim titreyerek. “Annen masallarda, yıldızların arasında yaşıyor. Her gece biz uyurken, bize gülümsemek için bakıyor.”
Elara'nın yüzü bir an parladı, içindeki saf hayal gücüyle bu düşünceyi benimsedi. “O zaman, ben de yıldızlara bakacağım!” dedi neşeyle, mavi gözleri ışıldayarak. “Hatta ona selam söyleyeceğim!”
“Harika bir fikir,” dedim, kalbimdeki acıyı hafifletmeye çalışarak. “Belki de ona masalımı anlatırsın.”
Derin bir nefes aldım ve ona gülümsedim. “Hadi masalımızı okuyalım.”
O zamanlar yazdığım günlüğümü elime aldım. Kenarını kıvırdığım sayfayı açarak okumaya başladım. Her seferinde olduğu gibi o anı yaşıyordum adeta.
Çarşıda gezmeye indiğim serin bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar sokakların arasından şiddet ile evlerin cephelerine vuruyordu. Soğuk bir hava yüzüme tokat atıyor, ağzımdan çıkan buhar uçuşuyordu havada.
Kafamı kaldırarak karşımda ki esnaf pazarının girişinde bakmaya başladım. Belki de gidip esnafın dertlerini dinlemeliydim biraz… Tam o sıra belirdi sokağın köşesinde, elinde taşıdığı ağır çantalardan birini düşürdüğünde içinde ki tüm elmalar yere dökülmüştü.
Hızla adımlarımı ona yönelterek düşen elmalara eğildim. O anda göz göze geldik. Rüzgar, kızıl düz saçlarını savuruyordu; saçları, güneşin ışıklarında parlayarak ateş gibi yanıyordu. Gözleri, gökyüzü gibi griydi; derinliklerinde bir okyanus gibi kaybolmak mümkündü. Yüzünü süsleyen çiller, adeta bir şaheserin son dokunuşları gibi güzelliğine güzellik katıyordu. Yanaklarının hafif pembeliği, cildine taze bir canlılık katarken, dudakları ise yumuşak bir gülümseme ile o anı daha da büyülü hale getiriyordu. Hayatım boyunca gördüğüm en güzel kadındı. Çünkü ondan sonra gördüğüm herkese kör oldu gözlerim. Ellerimiz birbirine değdiğinde, onun cildinin yumuşaklığı, pamuk gibi nazik ve ılık bir his bıraktı. Sanki zaman durmuş gibi, o anın güzelliği içimde bir melodi gibi çalmaya başladı.
“Teşekkür ederim,” dedi o melodimsi gibi kulaklarımı dolduran sesi ile. O kadar güzel bir sesi vardı ki, iki kelimesi ile adeta huzur bulmamı sağlamıştı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Çok güzeldi… Yutkundum. Kimdi bu kadın? Nasıl oluyorda daha önce kendisi ile karşılaşmamıştık?
Elinde ki elmanın birini bana uzattı ve benden yavaş yavaş uzaklaştı. Ne gariptir ki, bir anlığına zaman durmuş gibi hissediyordum. Elimde ki elmadan bir ısırık aldığımda, baldan daha tatlı bir tad bile karşılaşmıştım. Onun yumuşak ve ipek dokulu elleri değdi diye mi böylesine güzeldi?
Gözlerimi Elara’ya çevirdiğimde çoktan kendini uykunun kollarına bırakmıştı. Küçük kızımın yüzündeki huzur, içimdeki fırtınalara rağmen beni sakinleştiriyordu. Nina hayatımızdan ayrılalı iki yıl olmak üzereydi. Ve ondan sonra her şey, durmaksızın bir çöküşe geçmişti. Giderken bana emanet bıraktığı küçük bebeğe bakmak için savaş veriyordum her gün. Çok zorlanıyordum, bunun farkındaydım.
Tüm hayatımın amacı, artık onun geleceğini güvence altına almaktı. Buna rağmen Elara mutlu olsun istiyordum. Kızımın mutluluğu için elimden gelen herşeyi yapabilirdim. Nasıl on dört yıl önce annesi için kraliyetten ve ailemden vazgeçtiysem şimdi aynı şeyi kızım için yapabilirdim.
Artemis Krallığından vazgeçerek doğru karar mı almıştım bilmiyordum. Kızımın geleceği orada daha saltanatlı ve ihtişamlı olurdu fakat daha mı güzel olurdu bilmiyordum. Orada kalsaydım kızım olur muydu ondan da şüpheliydim. Ailem asla Nina ile evliliğime izin vermezdi.
Kraliyetten biri değildi o, kabul etmeme ihtimallerine karşı veliaht prensi statümden vazgeçtim. Tek bir kelime bile etmeden sadece kardeşimle vedalaşarak ülkeyi terk etmeye göze aldım...
Babamın geçen iki hafta önce gönderdiği mektuba kadar geri dönmeyi asla düşünmedim. O mektupta James Edward’ın evleneceği yazıyordu. Uzun süredir Ravia krallığının mensupları ile görüşmekte olduklarını belirtmişti. Bana yapamadıklarını kardeşime yaptıklarının farkındaydım. Zira, bir prenses ile evlendirilmesi gereken bendim. Veliaht prensi ben olduğum için ben bunu benim yapmam lazımdı. Kurallarımız ve geleneklerinden vazgeçtim. Nina için.
Tabi bir de Simon vardı. Babamın ihaneti sonucu doğan o çocuk. Marie Anne’dan hiç bahsetmiyorum bile… Simon, babamın saraydaki hizmetçi ile yaşadığı yasak bir aşk sonucu doğan bir bebekti. Marie Anne ise, Artemis’te kadınlar değersiz görüldüğü için terk edilmiş bir bebek… İkisininde varlığını bilen tek kişiydim. James Simon’u biliyordu fakat, kız kardeşimizi bilmiyordu. Yani bildiğini sanmıyordum. Marie Anne uzun zamandır Eylsium ve Avalon yakınlarında kraliyete karşı kurulan örgütün başındaydı.
Bakışlarımı Elara’ya çevirdim. Annesinin vefatından sonra ona hem anne hem baba olmak için savaş veriyordum fakat ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Henüz beş yaşındaydı. Annesiz kalmak için çok küçüktü. Fakat elimden hiç birşey gelmiyordu.
Kızımın küçük bedeni huzurlu bir uykunun kucağında derin nefesler ile hareket ederken, odanın loş ışığında onu izlemeye devam ettim. Kafamın içinde çok fazla düşünce vardı. Eşimi aniden kaybetmem herşeyi alt üst etmişti. O pis verem hastalığına yakalanıp yanımızdan ayrılmıştı. Her şey o kadar çok hızlı gelişmişti ki, hasta olduktan bir hafta sonra vefat etmişti.
Babamın yolladığı mektubu günlüğümün son sayfasına yerleştirmiştim. Her bir sayfasını masal tadında kızıma anlattığım günlüğüm. Sessizce doğruldum. Günlüğün sayfasını yeniden katlayarak kapattım. Masallar… Bir zamanlar sevdiğim kadına, şimdi kızıma anlattığım bu hikayeler aslında birer kaçıştı. Gerçeklerden kaçış. Fakat artık geri dönmüşlerdi. Gerçekler bana ait olanları hatırlatıyordu.
Taht. Sorumluluk. Kraliyet.
Kaçıp bıraktığım her şey…
Kızımın odasından yavaşça çıkarak kendimi misafir odamızın divanına oturdum. Nina burada olsa kızardı. Burayı hep bir gün ailem beni affederde onları misafir ederiz diye kilitli tutardı. En çok istediği şey bir prenses, kraliçe gibi yaşamaktı. Fakat ben ona asla istediğini verememiştim. Onun için vazgeçtiklerimin farkında olmasına rağmen saray hayatını hep çok merak etmişti. Ve ben ona asla bu hayatı yaşatamamıştım… Benim taçsız prensesim…
Gözlerimi kapattım ve o mektupta yazılanları hatırladım.
“James Edward, veliaht prens olarak, Ravia Krallığı’nın prensesi ile evlenmeye hazırlanıyor. Görüşmelerimiz devam ediyor. Bu ittifak Artemis Krallığı’nın geleceğini değiştirecek. Dönmek için son şansın olabilir oğlum. Baban.”
Dönmek için son şansım…
İyi de, dönersem ne olacaktı? Babamın yanında mı olacaktım? Yıllardır yüzünü görmediğim kardeşimle karşılaşıp her şeyi düzeltmeye mi çalışacaktım? Hiçbir şey olmamış gibi, hiç gitmemiş gibi devam mı edecektim? Yapamazdım bunu. Dile kolay on dört yıl geçmiştişti aradan.
O zamandan bu yana kadar çok değişmiştim. Büyümüştüm. Olgunlaşmıştım. Baba olmuştım… Elara benim tüm dünyam olmuştu. Krallığa geri dönmek demek, kızımı orada büyütmek ve belki de onun hayatını kraliyet hayatına sürüklemek demekti.
Oturduğum yerden kalkarak bir kaç adım geri attım ve pencereye doğru ilerledim. Dışarıda, gece gökyüzü yıldızlarla kaplanmıştı. Gözlerimi gökyüzüne dikerek derin bir nefes aldım. Nina bu gökyüzüne baktığında neler hissederdi acaba? Buradayken, benim yanımdayken bu yıldızların altında ne hayal etmişti? Kızımızı o da kraliyet hayatına sokmak ister miydi? Yoksa benim yaptığım gibi, onu sarayın dışında, basit ama özgür bir yaşamla mı korumak isterdi?
Krallık, taht, aile…
Geri dönmek demek, sadece geçmişimle yüzleşmek değil, Elara’nın geleceğini de değiştirmek anlamına geliyordu.
Ertesi sabah, Elara’yı bahçede oynarken izlerken, son birkaç gece boyunca düşündüğüm şeylerin ağırlığını bir kez daha hissettim. Harekete geçmem gerektiğini biliyordum. Ne yaparsam yapayım, Elara’nın güvenliğini ve mutluluğunu düşünerek karar vermeliydim. Nina’nın bana bıraktığı bu küçük mucizeyi korumak için ne gerekiyorsa yapmalıydım.
Ama önce, James ile konuşmam gerekiyordu. Yıllardır görmediğim kardeşimle. Bana kızgın mıydı, beni affetmiş miydi, yoksa çoktan benden vaz mı geçmişti? Bunu öğrenmek zorundaydım. Eğer gerçekten geri dönmem gerekiyorsa, bunu yapmadan önce hesaplaşmam gereken tek kişi oydu.
Elara’ya göz kulak olması için yaşlı komşumuz Bayan Lorna’yı çağırdım. Bayan Lorna, ellili yaşlarının sonlarına yaklaşan, zarif ve sevecen bir kadındır. Uzun, griye çalan dalgalı saçları, genellikle topuz yapılarak toplardı. Gözleri, parlayan ve derinleşen mavi bir renge sahipti, Elara’ya bakarken, gözlerinde bir şefkat ve sevgi pırıltısı belirirdi. Ne zaman kendimi eksik hissetsem o hep yanımda olmuştu.
Elara, çiçekler arasında koşarken ona seslendim:
“Prensesim, biraz evde işlerim var. Kısa bir süre sonra geri döneceğim, tamam mı?”
Elara, bana dönüp gülümsedi. "Tamam baba! Çabuk gel!" dedi, ve çiçeklerin arasında kayboldu. Gülümsedim, ama içimdeki kararlılık gittikçe keskinleşiyordu.
Krallığa değil, kardeşime dönmek için ilk adımımı attım. James'e bir mektup yazmaya başladım:
“Sevgili kardeşim,
Yıllardır ayrı düştük. Bunu kabullenmem ve bunu sana yazıyor olmak zor, ama artık yüzleşmenin zamanı geldi. Artık daha fazla kaçamayacağımı biliyorum. Benimle buluşmanı rica ediyorum. Aramızda yarım kalan çok şey var, konuşulması gereken çok şey. Nina gittiğinden beri hayatımda birçok şey değişti, ama sana anlatacaklarım bunlardan çok daha fazlası. Lütfen bu mektubu…”
Nina’nın adı, her kelimede parlıyordu. Parmağımı yeni kurumuş olan mürekkemin üzerinde gezdirdim. Eşimin adının üzerinde…Onunla geçirdiğim her anı yeniden yaşıyordum. Ama bir anda kapının sert bir şekilde vurulmasıyla irkildim. Kalbim yerinden fırlayacak gibi attı.
“Ne oluyor?” diye düşündüm, gözlerim kapıya kaydı. Sesler giderek yükseliyordu. “Prens Charles!” diye haykırıyorlardı. İçimde bir şeylerin ters gittiğini hissettim. Kraliyet askerlerinin kapımda ne işi vardı? Korku, içimde hızla yayıldı.
Hızla kapıya yöneldim, ama o anda kapı bir çığlık gibi çatırdadı ve askerler içeri daldı. Gözlerim, tanıdık yüzler aradı ama bulamadım. Askerlerin sert bakışları, içimdeki huzuru yok etti. “Emirleri yerine getirmeliyiz!” dediler, seslerinde bir otorite vardı ama ben sadece korkuyordum. Evet gerçek anlamda olacaklardan korkuyordum. Beni nereden nasıl buldular? Ne istiyorlar? Elara… Onu buldular mı? Kızımı buldular mı?
Birdenbire bir asker, “Prens Charles! Artemis krallığı’ndan acı bir haberimiz var!” dedi. O an, kalbim bir an için durdu. Prens… Korku içimi kapladı. “Prens” kelimesi, üzerimde ağır bir yük gibi hissettiriyordu.
“Babanızın... ölümü” dedi bir diğeri, sesinde yankılanan bir acı vardı. O an her şey durdu. İçimde bir boşluk belirdi. Babam… Bu düşünce bile dayanılmazdı. Ama söyledikleri kelimeler, gerçekliği yüzüme çarptı.
“Hayır…” diye fısıldadım, ama içimdeki korku giderek büyüyordu. Askerlerin etrafımdaki varlığı, bana hem güven veriyor hem de bir hapishane gibi hissettiriyordu. Kayıp bir liderin oğluydum artık. Kalbimdeki acı, beni boğuyordu. "Ah Nina..." diye fısıldadım ama sesim kayboldu. İçimdeki karanlık, beni yutmaya hazırdı. Korkum, kabus gibi üzerime çökmüşken, tüm dünya başımın etrafında dönüyordu.
Babamda senin gibi beni terk etti Nina…
“Benden ne istiyorsunuz?”
“Babanızın ölümü, Artemis Krallığı için bir dönüm noktasıdır. Size dönüş emri verildi,” dedi komutan. Gözlerindeki ciddiyet, bu durumun sadece kişisel bir kayıp değil, aynı zamanda siyasi bir kriz olduğunu gösteriyordu.
“Kim verdi bu emri?”
“Majesteleri, prens James Edward Whestshire.”
“James?” dedim, adını duyduğumda içimde bir soğuk dalga hissettim. Kardeşimle yıllardır hiç görüşmemiştim. Onun benden ne kadar nefret ettiğini bilmiyordum, ama onun emirlerini yerine getirmek zorunda kalmak, içimdeki karanlığı daha da derinleştiriyordu.
“Askerler, hemen hazırlığa geçin!” dedi komutan, bana sırtını dönerken. Onun gidişi, içimdeki yalnızlığı daha da artırdı. O an, Elara’yı düşünmeden edemedim. Onu korumak için ne kadar savaştım, ama şimdi tehlikenin kapısında duruyordum.
Kendimi toparlamaya çalıştım. “Elara’yı yanımda götürmeyeceğim,” dedim, kararlılığımla sesimi yükselterek. “Onu tehlikeye atmak istemiyorum.”
“Bu, sizinle onun güvenliği arasında bir seçim değil,” dedi komutan. “Eğer krallığa dönecek olursanız, Elara’nın geleceği için en iyi yolu seçmiş olursunuz. Aksi halde, onu koruyamazsınız.”
Kafamda düşünceler çarpışıyordu. Elara’nın gözlerinde gördüğüm masumiyet, onu korumak için ne gerekiyorsa yapmam gerektiğini hatırlatıyordu. Ama aynı zamanda, bu dönüşün benim için ne anlama geleceğini de biliyordum. Krallığa döndüğümde, geçmişimle yüzleşmek zorunda kalacaktım. James ile, ailemle ve kaybettiklerimle.
Düşüncelerim arasında kaybolmuşken, komutan bana doğru döndü. “Majesteleri sizi bekliyor...” Olumlu bir şekilde kafamı salladım. Kızımı şimdilik götüremezdim. Oranın ne durumda olduğunu henüz bilmiyordum, kızımı
Askerler, beni takip etmek üzere sıraya girdiklerinde, içimde bir umut ışığı belirdi. Geçmişimin karanlığına karşı çıkmaya ve Elara için yeni bir gelecek yaratmaya kararlıydım.
Dışarıda bekleyen atlar, beni krallığa götürmek için hazır duruyordu. Her adımda kalbimdeki yük biraz daha ağırlaşıyor, ama aynı zamanda Elara’nın geleceği için savaşmaya olan isteğim artıyordu.
“Kızıma veda etmem lazım,” diyerek yanlarından ayrıldım.
Beni buradan götürmeden gitmeyeceklerini biliyordum. Yavaş yavaş kızıma doğru ilerledim. Elara, çiçeklerin arasında oynarken gülümseyerek bana baktı. İçim burkuldu; onun masumiyetini korumak için bu kadar mücadele etmişken şimdi her şeyi değiştirebilecek bir yolculuğa çıkmak zorundaydım.
“Prensesim,” dedim, sesimi yumuşatarak. “Bayan Lorna’yla biraz burada kalman gerekecek. Ben, krallığa döneceğim.”
Elara’nın yüzü aniden soldu. “Ama neden, baba? Ben de seninle gelmek istiyorum!” diye yanıtladı, gözleri parlayarak endişeyle.
“Biliyorum, tatlım. Ama bu, senin güvenliğin için en iyi yol,” dedim, ona yaklaşarak. “Burada Bayan Lorna ile kalmak, seni korumak için en iyisi. Ben en kısa zamanda seni almaya geleceğim.”
“Kızıl saçlım, bana söz ver,” Eğilerek onu kucağıma aldım. “Her şey yoluna girecek. Seni çok seviyorum. Her gün seni düşüneceğim.”
Elara, gözleri dolmasını umursmadan bana bakarak ağlamaklı bir ses tonu ile konuşmaya başladı. “Beni bırakma, lütfen.” Kalbimdeki acının büyümesinin tek nedeni kızımın geleceğiydi.
“Asla miniğim…”
Başını salladı ama gözlerinden yaşlar süzüldü. “Tamam, baba. Ama lütfen çabuk dön.”
“Her şey çok güzel olacak, prensesim,” Ona bir öpücük daha kondurarak. “Bayan Lorna burada. Ona güvenebilirsin.”
Ondan ayrıldığımda, içimdeki huzursuzluk artıyordu. Ama Elara’yı güvende bırakmak için savaşmaya karar vermiştim. Bu yolculuk belki zor olacaktı, ama her şey onun geleceği için olacaktı.
Bayan Lorna’ya durumu anlatıp kızımın yanağına bir öpücük bırakarak yanından ayrıldım. “Beni bekle, prensesim,” dedim içimden. “Her şey yoluna girecek. Sana söz veriyorum kızım.”
Yavaş adımlar ile askerlere doğru ilerledim. Kraliyet faytonu beni bekliyordu. Parlak siyah ve altın işlemeleri ile göz kamaştırıcıydı. Fakat bana soğuk ve ürkütücü bir geçmişi andırıyordu. Her adımımda, geçmişten gelen bir gölge gibi üzerime çöken sorumlulukları hissediyordum. Yıllarca uzak durduğum krallık, şimdi beni geri çağırmıştı. Babamın ölümüyle değişen dengeler, o tahtın başında bekleyen tüm sorular ve yıllardır kaçtığım gerçekler… Hepsi faytonun içinde beni bekliyordu.
Askerler benim faytona bineceğim sırada saygıyla selam durdu ama bu selam bana karşı değil, taşıdığım unvana karşıydı. Az önce kapımı "Prens Charles" diye çalmaları ile içimde garip bir yankı bırakmıştı. Bu unvanı neredeyse unutmuştum. Kendi kurduğum hayatta bir prens değildim ben. Charles’dım. Charles Alexander Whesthire.
Faytonun kapısı açıldı, içerideki karanlık beni içine çağırıyordu. Bir an geri dönmeyi düşündüm, Elara’yı ve o basit ama huzurlu hayatı bırakıp gitmek, yıllarca saklandığım özgürlüğü terk etmek zor geliyordu. Fakat ailem ağır basıyordu. Annem perişan olnalıydı. James… Kimsesi kalmamıştı. Benim gidişimden sonra babamıda kaybedince hiç kimsesi kalmamıştı. Geri dönüşüm yoktu. Hızla faytona binmem ile etrafımda ki hareketler hızlandı.
Nina’nın yüzü bir an gözümün önüne geldi. Onunla bu hayatı seçmiştim. Saraydan, taht oyunlarından, politikadan uzak bir yaşamı. Ama o yaşamı kaybettim, onu kaybettim. Şimdi Elara için güçlü olmalıyım. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Tekerlekler hareket etti, ve ben Artemis Krallığı’na, geçmişime doğru yola çıkmış oldum.
Yolculuk uzadıkça içimdeki karmaşa büyüyordu. Krallığa dönmek demek, sadece bir prens olarak geri dönmek değil, aynı zamanda babamın ve geçmişimin gölgeleriyle yüzleşmek demekti. Babamla hesaplaşmamı bitiremeden gitmişti. Öfkesi, beklentileri... Artık geri dönüp bu sorumluluğun altında ezilmemi istiyor gibiydi.
Her ne kadar tahtta hakkım olmasada kızım için kraliyete dönmek bile tehlikeydi. Askerler, atlar… Hepsi hayatımın bir parçasıydı bir zamanlar, ama şimdi birer yabancı gibi görünüyorlar. Oysa bu krallık benimdi, kanımda bu tahtı taşıyordum. Yine de bunca yıldan sonra geri dönmek…
James... Kardeşim. Yıllar önce çocuktu, şimdi bir prens. Benim yerime o hazırlandı. Bu yıllar boyunca o muhtemelen babamın gözüne girmek için uğraştı. Peki ya şimdi, ben geri döndüğümde ne olacak? Babamın yerine geçmeye hazırlanırken, geri dönen oğul olacağım. Bunu James’e yapmaya hakkım var mı? Onun yerini almaya çalışacak mıyım? Beni nasıl karşılayacak?
Faytonun penceresinden dışarıya bakarken, aklımdan geçen düşünceler bir an olsun susmuyordu. Yol kenarındaki ağaçlar hızla geride kalıyordu, ama ben olduğum yerde saplanıp kalmıştım sanki. Yıllardır kaçtığım bu hayata geri dönmek zorunda kalmak... Beni en çok rahatsız eden buydu belki de. Bir zamanlar taht benim hakkımdı.
Veliaht prens bendim. Herkesin gözü üzerimdeydi; babamın, krallığın, soyluların. Ama ben, Nina için, Elara için her şeyden vazgeçmiştim. Şimdi, arkamda bıraktığım o taht, James’in mi olmalıydı? Yoksa gerçek varisi olarak onu geri almak için savaşmalı mıydım?
İçimde bir ses sürekli yankılanıyordu: “Taht senin hakkındı, Charles. Sen o taht için doğdun. Her şey senin içindi. Şimdi geri mi çekileceksin? James, senin bıraktığın yerden mi devam edecek? Hak ettiğin yeri ona mı vereceksin?”
Faytonun içinde huzursuzca kıpırdandım. Bu düşünce, içimde bir savaş başlatıyordu. Babamın ölümünden sonra taht, doğal olarak James’in olmuştu. O tahtta oturması gerekirdi. Ama... eğer ben dönseydim? Eğer o gün Nina’ya âşık olmasaydım, vazgeçmeseydim? Şimdi her şey farklı olurdu. Belki de babamla farklı bir ilişkimiz olurdu. Belki... belki o ölmeden önce bana hakkımı teslim ederdi.
Ama ya şimdi? Şimdi, bu taht benim için mi yoksa James için mi?
“Savaşmalı mıyım?” Bu soru zihnimi sarstı. Tahtın gerçek varisi olarak geri dönebilir miydim? Krallık, James’i destekliyordu muhtemelen. Onca yıl aradan sonra, beni yabancı gibi görmeleri doğal olurdu. Ama taht benimdi. Her şeyden vazgeçmek zorunda kalmıştım, evet, ama bu benim kararım olmuştu. Şimdi geri dönmek... Bilmiyorum.
“Ama savaşmak... Kardeşimle savaşmak…” Bunu nasıl yapabilirdim? James, her zaman aramızda derin bir bağ olan kardeşimdi. Onu küçüklüğünden beri korumuştum. Eğer krallığa dönüp tahtı geri almak istesem, bu bağ paramparça olurdu. Ben bunu göze alabilir miydim?
Ama eğer savaşmazsam, geride kalmaya devam edersem, sadece bir prens olarak mı kalacaktım? Kardeşim krallığı yönetirken, ben gölgede mi duracaktım? Kaderim, hep kenarda bekleyen biri olmak mıydı? Tahtın gerçek varisi olarak doğmuşken, kaderimin beni buraya kadar sürüklemesi mi doğruydu?
“James ile karşılaştığımda... Ne yapacağım?”
Bu soru, içimde bir girdap gibi dönüp duruyordu. Fayton ilerlemeye devam ederken, dışarıdaki dünya bulanıklaşıyor, aklımdaki karmaşa daha da derinleşiyordu. Bir yanım, tahtın bana ait olduğunu haykırırken, diğer yanım kardeşime ihanet etmek istemiyordu.
Gerçekle yüzleşmek zorundaydım. Kral olmak, tahtı geri almak için savaşmak... Bu benim kaderim olmalı mıydı, yoksa bu krallığın huzuru için sessizce geri mi çekilmeliydim?
Atların nal sesleri bir ritim tutturmuşken, bu düşünceler arasında kaybolarak yolculuğuma devam ettim.
Bir an gözlerini kapattım ve Nina’nın sesini hayal ettim. “Doğru olanı yap, Charles,” derdi muhtemelen. Her zaman bana cesaret verir, kararlarımda özgür olmamı sağlardı. Ama bu kez, hangi yolun doğru olduğunu bilemiyordum. Geri dönmekle, aslında Nina’nın anısına ihanet mi ediyor muydum?
Nina benin için her şeydi. Hayatımı onunla paylaşmak için vazgeçmiştim. Taht, krallık, taç. Her türlü sorumluluktan daha önemliydi ona olan aşkım. O yüzden vazgeçmiştim. O yüzden kaçmıştım. Şimdi yıllar sonra dönmek bunca fedakarlığın anlamını yitirmesi demek miydi? Ya da belki de… Kendi kendimi kandırıyordum. Nina hayatta olsaydı, geri dönmemi ve Elara’nın geleceği için bir krallığı yönetmemi ister miydi?
Gözlerimi açtım, derin bir nefes aldım ve dışarıdaki karanlık manzaraya bir kez daha baktım. Krallık... Nina’nın ve Elara’nın hatırı için mi geri dönüyorum, yoksa tahta geri dönme arzumun peşinden mi koşuyorum? Bilmiyorum.