Sınırın Ötesinde
Güneydoğu’nun bu küçük kasabası, gece bastırdığında derin bir sessizliğe bürünürdü. Sağlık ocağının uzun koridorlarında floresan lambaların titrek ışığı yanıp sönüyor, dışarıda cırcır böceklerinin sesi yankılanıyordu. Uzaklarda bir köpek havlaması duyuluyor, rüzgâr tozlu yolların üzerinde geziniyordu.
Ayşe, masasının başında oturmuş, elinde çoktan soğumuş bir bardak çayla hasta dosyalarını inceliyordu. Yirmi sekiz yaşındaydı; Hacı Bey’in kızı, aşiretin liderinin gölgesinde büyümüş ama o gölgeden kaçmayı başarabilmiş bir kadın. Tıp fakültesini bitirip bu kasabaya başhekim olarak dönmesi onun başkaldırısıydı. Fakat özgürlük, bu topraklarda kolay elde edilen bir şey değildi. Babasının otoritesi hâlâ peşindeydi, her kararında kendini hissettiriyordu.
Pencereye yönelip dışarı baktı. Ay ışığı, taş evlerin duvarlarına düşüyor, yolları gümüşle kaplıyordu. Çocukluğunu düşündü: tarlalarda koştuğu günler, annesinin anlattığı hikâyeler, udun tellerinden yükselen nağmeler… Annesini kaybettiğinde on iki yaşındaydı ve o gün, içindeki masumiyetin de öldüğünü hissetmişti. Babası şimdi onu bir evlilikle aşiretin çıkarlarına bağlamak istiyordu. Ayşe ise yalnızca kendi kaderini çizmek istiyordu.
Derin düşüncelerini kapıda yankılanan tok bir ses böldü. Bu saatte ziyaretçi nadirdi. Kapıyı açtığında karşısında uzun boylu, geniş omuzlu, üniforması toz içinde bir adam gördü. Kolunda kan sızdıran bir sargı vardı ama duruşu dimdikti.
Yüzbaşı Mert.
Ayşe’nin kara gözleri, Mert’in yorgun ama keskin bakışlarıyla buluştu. Sessizlik, geceyi bile bastırmış gibiydi.
“Kolunuz mu?” diye sordu Ayşe, sesi hem sakin hem de otoriterdi.
Mert başıyla onayladı. İçeri adımını attığında Ayşe, onu muayene odasına yönlendirdi. Sedyeye oturttu, sargıyı açtığında yaranın derin olduğunu gördü. Deri kızarmış, kan bandajın altından sızıyordu.
“Bunu dikmemiz gerekecek,” dedi gözlerini yaranın üzerinde sabitleyerek. “Ama önce uyuşturacağım. Biraz acıyabilir.”
Mert kaşlarını hafifçe çatsa da sesini çıkarmadı. Ayşe, iğneyi hazırlarken onun kaslı kolundaki gerginliği fark etti. Yılların disiplinini taşıyan bir bedendi bu, acıya alışkındı. Fakat gözlerindeki kısa dalgınlık, başka bir yorgunluğun da işaretiydi.
İğneyi batırırken usulca sordu:
“Sınırda ne oldu da böyle bir yara aldınız?”
Mert’in dudaklarında kısa bir tebessüm belirdi.
“Sınırda her şey olur, doktor hanım. Ama bu, sadece ufak bir sıyrık.”
Ayşe kaşlarını kaldırdı.
“Ufak sıyrıklar dikilmez, yüzbaşı.”
Dikişi atarken odada zaman ağırlaştı. Parmakları Mert’in tenine değdiğinde, Ayşe’nin içinden geçenler sustu. Bir an göz göze geldiler. O bakışlarda, yalnızlığa rağmen hayata tutunmaya çalışan bir özlem gizliydi.
Son dikişi tamamlayıp bandajı sardığında, sesi yumuşak ama kararlıydı:
“Yaranız derin. Enfeksiyon kapmaması için sizi bu gece burada tutmam gerek. İtiraz istemem.”
Mert, önce bir şey söylemedi. Sonra hafifçe başını salladı. “Emredersiniz, doktor.”
Sedyeden kalkmak istedi ama Ayşe elini kaldırıp engelledi. Ona sağlık ocağındaki küçük dinlenme odasını gösterdi. İçinde sade bir yatak, bir masa ve bir sandalye vardı. “Burada kalabilirsiniz. Sabah tekrar kontrol edeceğim.”
Mert, odanın eşiğinde durup ona baktı. Gözlerinde yorgun ama içten bir teşekkür vardı.
“Teşekkürler, doktor,” dedi alçak bir sesle.
Ayşe, başıyla onayladı. Kapıyı kapattığında derin bir nefes aldı. İçinde tanımlayamadığı bir huzursuzluk vardı ama bu kez merak ağır basıyordu. Belki de bu gece, zincirlerini zorlayacak ilk çatlak açılmıştı.