On birinci Bölüm

2349 Words
"EGE'YE BİR ŞEY Mİ OLDU LAN?!" Yağız, daha kendi gözünün önünü görmeden hızla kapıyı tekmeleyerek içeriye baskın yapar gibi girmişti. Ah benim salak eski kocam, keşke ardından hiçbir şey olmamış gibi pamuk şekerini yiyerek gelen kızımız Ege'yi görebilsen. İşte bu an, kahkahamı tutamadım. Tek ben değil, bizimkiler de bu kahkaha tufanına katılmayı tercih etmişti. Tercih değil yönelim şu an. Haklısın lan iç ses, kim olsa güler. "MANYAK MISINIZ EGE NEREDE?! BENİM KIZIM NEREDE?!" Yağız, başına bağladığı kravatı yüzünden gözlerine kravat ikide bir gelmesinden dolayı eliyle ittirip duruyordu. "Ege, gel kızım." Yağız'a göz devirerek arkasında bir sinek misali duran kızıma gittim. "Babanın kafası karışmış biraz." dediğimde elinde tuttuğu pamuk şekerinden bir parça aldım. "Babacığım, ben arkandayım." Ege düzgün bir şekilde babasına nerede olduğunu söyleyince Yağız aniden arkasına dönerek ona dolu dizgin bakan Ege'ye bakakaldı. "Ay şaka dimi?!" "Keşke şaka olsaydı, Yağız. İnan daha az gülerdim." "Ödüm bo- pardon besinlerin oksitlenmiş kalıntısına karıştı." Barış az kalsın argo kelime kullanacaktı. Son anda yakayı kurtarınca seslenmemiştim. "Yavrum, güzel kızım benim. Babasının tek prensesi." diye bir çırpıda Ege'yi kucağına alıverdi. Yanağından bir tane öpüp "Dün gece evinizde kalan şerefsiz, sizi vahşice öldürdü sanmıştım. Özür dilerim kızım." NE?! Aslında çok da şaşırmaya lüzum yoktu, Ege her şeyi babasına anlatıyordu. Fakat bu sefer olayı eksik veya abartarak anlattığı için Yağız bir anda şahlanışa geçmiş. Ya da Ege her şeyi düzgünce anlatmış fakat Yağız, senin adını duyduğundan itibaren deliye dönüp geri kalanı dinlememiş olabilir. "Yağız, daha fazla dev-" ben doğabilecek olayları yok etmeye çalışıyordum. Ama Yağız'ın sözümü kesmesiyle bu yol da nafileydi. "Niye susayım Semiramis? Adamın teki sizin evde kalıyor, idiği tekinsiz yediği belirsiz bir adam hem de. Hatta niye adam diyorsam... Ve siz de hiçbir şey olmamış gibi evinizi açıyorsunuz. Yavşak herif... Ya size, Ege'ye bir zarar verseydi. Hayır, anlamıyorum niye tanımadığın birine evini açarsın. Ya birinize bir şey olsaydı? Tamam sen kendini korursun ama uyurken Ege'yi koruyamazsın! Senin evin yoldan geçen hanı değil." "Yağız abi, Semiramis Kötü Kadın Müzeyyen mi? Kızını koruyabilir gayet de. Bizden çok sen yedin Semi'nin dayağını." diye sona doğru şakaya vurarak da ortamı yumuşatmaya çalıştı Barış. Bu arada Yağız'ı falan dövmedim... İnanayım mı? "Merak etme Yağız, sen babasıysan ben de annesiyim. En doğru şekilde korurum kızımı!" "Evine yabancı misafir alarak mı koruyacaksın Ege'yi?" Yağız'a karşılık vereceğim sırada Ege çoktan araya girmişti. "Tamam anne, baba kavga etmeyin olur mu?" O sırada Yağız eğilip Ege'nin minik ellerini tuttu. "Kavga etmiyorduk balım. Sadece ben biraz korktum, başınıza bir tehlike gelmesinden." Bak ya! Her şeyin sorumlusu, suçlusu yine ben. Ne kadar kötü kadınmışım. "Baban haklı birtanem, kavga etmiyorduk. Baban biraz bana güvense sorunumuz kalmayacak." "Şimdi, siz tartışmanızı bitirdiniz mi?" Barış'ın söylediklerine evet anlamında başımı salladım. "Barış uzatma abi işte," dediğinde Yağız'ın gözleri, Boran da tutuldu. Bal rengi gözleriyle Boran'ı süzdü daha sonra "Asker kaçakçılığı mı yapıyorsunuz lan?" diye sordu. Allah'ım bugün kıyamet mi kopacak? "Yok abi, devlet memuruyuz hiç öyle işlerle aramız olur mu?" diyen de Kağan'dı. "Oğlum, o zaman niye 25 yıllık karakol hizmeti veren binada bordo bereli görüyorum ben?" Yine ben cevap vereceğim sırada Yağız devam etti, "Ben Cumhuriyet Savcısı Yağız Karahanlı." diyerek elini uzattı. Boran'ın dudakları iki yana kıvrılarak, "Memnun oldum Sayın Savcım, ben de az önce bahsettiğiniz yavşak herif Yüzbaşı Boran." ⛓️ Anason, kokarken sofralar. Yaşlandırıyor seni aynalar. Her geçen gün birer birer masadan eksiliyor dostlar... Tam bir buçuk ay boyunca psikolojin ne hâlde Semiramis, diye sorarsanız bu cevabı alırsınız. Kısacası ben bile bilmiyorum nasıl ne hâlde olduğumu. Mayısın sonları, haziranın başında sayılırız takvimsel olarak. Bedenim yaz mevsimini iliklerine kadar hissetmiş olsa da içimde koca bir kış mevsimi yaşanıyor. Elsa gibi karlar ülkesi kurdum. Bir buçuk ay önce, yani Yağız ve Boran'ın ilk tanışması hayatımın en ironik olayı olabilirdi. Yağız'ın büyük bir endişe ile bastığı çalışma odamızda, Boran'ın sülalesine kadar sövüp daha sonra Boran ile tanışması bruh moment olarak tarihe geçmişti. Boran'ın da kendini tanıtması üzerine Yağız önce farkına varmayıp hoş geldin kardeşim diye karşılık verse de bundan tam üç saniye sonra onun da jetonu düşmüştü. Biz ise Yağız'ın ne yapabileceğini kestiremiyorduk. Yağız ilk önce beş saniye ila on saniye arasında bir şoka girmiş, daha sonra gözlerini Boran'ın üzerine dikmiş bakmıştı uzun uzun. Bu süre zarfında ise Boran tüm gerçekliği ile karşındaydı, sanki 'bana mısın lan' der gibiydi. Ondan sonra tahmin ettiğiniz gibi bir curcuna olmamıştı, Yağız benim kollarımın arasına bayılıp kendini sonsuzluğa salmıştı. Sonrasını anlatmama pek de lüzum yok çünkü Yağız ve Boran, edi ile büdüden daha çok Gargamel ile Şirinler gibiydi. Onların dost olmasını bekliyorum deme sakın, aslında iyi bir dostluk doğmasını isterdim lakin Boran, bana süt kardeşiymişim gibi davranmaya devam ederse orası biraz zor olurdu. Bu beklenen olayların ardından bir daha böyle bir şey de olmadı. Ne ben bu süre zarfında Yağız ile görüşüyordum ne de Boran bana selam veriyordu. İkisi de dut yemiş bülbül misali suskunlardı. Tek bunalımda olma sebebim bunlarla sınırlı değildi; Alev'in her an kapıyı çalacak olan üniversite sınavı, Ege'nin okula gitme isteğini kaybetmesi, Sedef ile Kağan'ın arasında esen soğuk rüzgarlar, annemin birkaç gündür yemek yememesi ve Şengül ablanın işten ayrılmak istemesi. Bu gelişmelerin beni en çok korkutanı Ege ve annem olmuştu. Her ne olduysa, Ege bir haftadır okuluna gitmek istemiyordu. Hâlbuki, sırf Kayra için bile giderdi okula. Soruyordum ona kızım ne oldu da okula gitmek istemiyorsun, diye. Fakat o da babasından pek farksız değildi. Susuyordu sadece. Ofluyor ve sanki onu hapishaneye kapatmışım gibi odasına sert adımlarla gidiyordu. Bu durumu, Yağız ile de paylaşmıştım. Tabii bunu duyar duymaz, Ege'nin yanına varmıştı. Kayra ile mi tartıştınız, diye de sorsam da bize hayır cevabını veriyordu. Kayra ile kavga etseler bana anlatmasa bile babasına anlatırdı. Babasına da bir şey anlatmadıysa çok başka şeyler vardı işin içinde. Bu hafta Ege için Başak Hanım'dan bir randevu almıştım. Bize anlatmak istemediği fakat Başak Hanım ile paylaşacağı şeyler olabilirdi. Gelelim yılların konusu olan anneme. Annemi biliyorsunuz, yıllardır nedenini bilmediğim bir neden için konuşmuyordu. Bu son birkaç gündür annem, yine konuşmuyordu fakat onda daha farklı bir şeyler olduğunu anlamak için zeki olmaya gerek yoktu. Yemeğini yemiyor, odasından hiçbir şekilde çıkmıyordu. Odasından çıkmasa bile ona götürdüğümüz yemekleri güzel bir şekilde yerdi. Daha sonra tepsisini mutfağa koyardı. Ama ona da ne olduysa, bunların hiçbirini yapmıyordu. Annem Dilhan Hanım yani, onun sağlığı ile yapacaklarımın hiçbir zaman sınırı olmamıştı. Bırak Türkiye'nin, Yağız ile evli olduğumuz zaman Amerika'ya bile götürmüştüm annemi. Hiçbir zaman yaptıklarıma bir karşılık vermemişti. Düşünüyorum acaba, boşuna mı uğraşıyorsun Semiramis diye. Hep düşünüyorum bunu, ben babam olacak it heriften sonra ondan bize kalan borçları, reddederek o eski rutubetten rahat nefes alınmayan evi terk ettim ailemi yanıma alarak. Ne annemi yağmurda, soğuk kışta evsiz bıraktım ne de Alev'i. Sırf onlar yaşasın diye, ben ders çalışacağım zamanlar gece saat üçlere kadar kafelerde temizlik yapıp benzinliklerin tuvaletlerini temizledim. Tabii, yeni bir hayat düzmeye bunlar yetmiyordu. Yeni kiraya oturmaya bir gecekondu bulunup ikinci el eşya satan yerlerden yatacak bir minder yemek yapacak bir tüp almak lazımdı. Tüm bunlar olurken Alev okulunu okusun diye okula yazdırmak istemiştim. Lise üçüncü sınıfın ortalarında Yağız'dan bana araba kullanmayı öğretmesini istedim. Yağız'ın ailesinin durumu iyiydi, durumları iyi olduğu kadar annesi de gaddar kadının tekiydi. Beni asla sevmez, mahallenin karılarını toplar, benim arkamdan denilmeyecek laflar derlerdi. Tabii, Yağız bu zamanlar annesine rest çekmişti. Bu sayede gudubet kaynanam, bunları arkamdan değil yüzüme söylüyordu. Böylesi daha iyiydi aslında. Ne kardeşime ne de annemin şahsına bir laf etmiyordu. İçinden ne demek istiyorsa hepsini yüzüme söylüyordu. Ben de ona aynı şekilde karşılık veriyordum. Yağız'ın desteği çok oldu. Araba kullanmayı öğretip bana maddi açıdan desteği de dokunmuştu. Kabul etmiştim ilk başta, bazı şeylere yardım etmesini. Bu yardımlarını da borç olarak saymıştım. Elime para geçtikçe de ödemiştim Yağız'a. Ben araba kullanmayın öğrendikten sonra taksiciliğe başladım. Bu kolay olmamıştı tabii, yaşımdan dolayı beni çoğu taksici işe almamıştı. Fakat ben yine de pes etmemiş, iflas etmenin eşiğine gelen bir taksi durağında işe başlamıştım. Artık hem kafelerde, benzin istasyonlarında hem de taksi durağında çalışıyordum. Tüm bunların dışında, Yağız ile bileklik, kolye yapıp sokak aralarında satıyordum. Birden fazla işte çalıştığımdan dolayı derslerime bakamıyordum. İyi olan tek dersim yabancı dildi. Bu yüzden alan olarak dili seçmiştim. Diğer derslerden de Yağız'ın sayesinde kopya çekip diğer dersleri geçmiştim. Yağız, hayatımın birçok alanında bana iyiliği dokunmuştu. Önce arkadaş sonra eski kocam olmuştu. Sevmiştim onu bir zamanlar, bedenim bu işleri yaparken aklımdaki tek isim Yağız'a aitti. Önceleri bana pas vermese de sonradan kocam olarak kaçırdığı pasları silmişti. Bu yüzdendir, Yağız benim için değerliydi. İletişim kurmamamız canımı acıtsa da sesimi çıkarmıyordum. Dilekçeyi bana gönderen oydu, sonuçta. Bir de Boran vardı, hayatımın içine ışık hızıyla girip dağıtan. Şu bir buçuk ayda o da benimle pek konuşmasa da gözleriyle konuşmak istediğini belli ediyordu. Ege ile çoğu zaman oynayıp Alev ile akşam parkta okey oynuyordu. Ben Boran'a ısınmasam da Ege ve Alev'in gönlünde taht kurmuştu çoktan. Arabayı park edip kendimin düşüncelerle yaptığı savaştan ayrıldım. Kapıyı açıp indiğim zaman önümde duran gecekonduya baktım. Bizim yaklaşık iki ay önce, Barış ile ormanlık yerde bulduğumuz ceset ile ilgili soruşturma nihayet açılmıştı. Daha evvel açılmış olan bu dosya, delil yetersizliğinden kapanmıştı. Ben ve İbrahim Abi'nin ısrarları sonucu tekrar açılmıştı. Tabii, Yağız'ın buradaki desteği yine çoktu. Olay ile ilgilenen savcı oydu. Ahmet Yılmaz, maktulün adı. Cinayet olduğu kesin. Fakat cinayetin olduğu bir yerde muhakkak perde arkası masum olmayabilir. Öldürülen adam ve katil arasında daha önceden bir husumet olmuş, bana göre. Ve adamın karısı da bunu biliyor. Bildiği hâlde de saklıyor. Bu ihtimalin olma olasılığı kadar adamın masum, bir yanlış anlaşılmaya kurban gitmiş olasılığı da var. Her türlü ihtimali düşünmemiz lazım. Emin adımlarla evin kapısına doğru yürüdüm. Kapının ziline basınca, kadının açmasını bekledim. Aradan geçen beş dakika içinde kapıyı açmayınca şüphelerim arttı. Tekrar zile basacağım zaman duyduğum ses ile arkama döndüm, "O kadın, burada yok Komiser Hanım." bu duyduğum ses, orta yaşlarda bir kadına aitti. Polis olduğumu üstümdeki yelekten anlamış olmalı ki sesimi çıkarmadım. Mahalleden biri olduğu belli olan kadına karşılık verdim. "Nereye gitti?" "Biz bilmeyiz Komiser Hanım, amma kadın valizini çantasını toparlayıp apar topar gitti bu mahalleden." İşim şu an çıkmaza girmişti. "Sormadınız mi hiç?" "Sorduk, sorunca da size ne deyip başından kovdu bizi. Ama gittiği iyi olmuş, biz sevmezdik kadını zaten. Tüm mahalle nefret ederdi kadından. Çıkardığı olaylar bir değil iki değil canım." "Çıkardığı olaylar derken?" "Bu kadının evine ne olduğu belirsiz takım elbiseli adamlar girip çıkar Komiser Hanım. Çoluk çocuk dolu mahalle, korkar olduk iyice." daha sonra gözlerime iyice baktı, devam etti, "İki ay önce de kocası öldü kadının. Yasını tutar diye beklerken kadın tek bir gözyaşı bile dökmedi. Zaten araları da bozuktu. Belki kadın öldürmüştür kocasını." dedi sona doğru gülerek. Kaşlarımı hafif çattım, kadının normal olmadığı belliydi. "Araları bozuk muydu? Niye, ne geçti aralarında ki?" "Komiser Hanım, vallahi çok soru sordun..." "Hanımefendi, ortada cinayet varken halay çekmemi mi istiyorsunuz?" "Tamam ayol," derken yine güldü. Ulan mahallede herkes mi deli olur? "şakaya da hiç gelmiyorsunuz. Neyse ben bildiğimi anlatayım da." "Hanımefendi en iyisi, siz karakola gelin. İfadenizi alalım." çünkü burada anlatsa bile yeniden karakola gelmesi gerekiyordu, anlattıklarını kağıda dökmek için. "At yok, araba yok Komiser Hanım. Hem benim herif kızar, bu kadının olayına karıştın diye." Pes etmeyecektim asla, "Ben eşinizle sizi götürüp getiririm hanımefendi. Yeter ki bildiklerinizi anlatın." Kadın önce ikilemde kalsa da sonradan "İyi bari, öyle yapalım." diyerek ikna olmuşa benziyordu. İçimden şükrederken kadının yanına doğru ilerledim. Bir mahallelinin anlatacakları, biz polisler için her zaman önemliydi. Tarafsızlığı tartışılırdı fakat ağızlarında bakla ıslanmadığı için ne var ne yok anlatırlardı. Öyle bir mahallenin içinde büyüdüğüm için çok güzel şahit olmuştum. "Anlaştık, o zaman. Şimdi siz hazırlanın ben sizi götüreyim." dediğimde hemen geri çekildi, "A yok Komiser Hanım. Benim bey bugün işte. Yarın gel sen. Hem sabilerim yemek bekler evde." "Tamam, tamam hanımefendi. Siz sabilerinize yemeğini yedirin. Ben yarın geleyim. Ayrıca numaranızı verirseniz, her şey daha kolay olacak." Dediğimde bu sefer inkar etmemiş, bana numarasını vermişti. Ondan gerekli bilgileri alıp kadını gönderdim yuvasına. Ben de park ettiğim arabaya binip hızla uzaklaştım bu mahalleden. ⛓️ "Egeciğim, bana anlatmadığın her şeyi Başak Hanım'a anlatabilirsin tamam mı?" bugünkü mahallede ayaküstü aldığım bilgilerden sonra karakola geçmiş, Ege'nin randevusu için izin almıştım yarım gün. Karşımda Ege'nin sarı saçlarını iki eşit parçaya ayırıp tavşan kulağı şeklinde bağlamış, giydiği mavi kot elbisesinin düğmelerini ilikliyordum. "Sen bana hasta mı diyorsun anne?" demesiyle gözlerimi devirdim. Ah yavrum, annen zamanında psikoloğa gitmek için ne işlerde çalıştı. "Hayır anneciğim, psikoloğa ihtiyaç duyan insanlar hasta değildir." Ellerini iki yana açıp sıkıca göğsünde bağladı, "Ben istemiyorum oraya gitmek." bu dediklerine bir şey demeyip sadece yanağını öptüm. Ege ise oflayıp daha sonradan pes etmiş olacak ki "Kayra ile oynayabilir miyim doktordan sonra?" Ege yapmak istemediği şeylerin sonunda yapınca bir ödül istiyordu kendine. Bu ödül de ya Kayra oluyordu ya da pamuk şeker. Pamuk şeker almak sağlıksız olacağı için Kayra ile buluşması daha iyiydi. "Yavrum benim, hem Kayra'nın olduğu okula gitmek istemiyorsun hem de Kayra ile buluşmak istiyorsun. Anlayamadım ki ben seni." "Sen tamam der misin anne?" "Tamam diyelim madem," dediğimde gülümsedi kocaman. "ama Başak Hanım'a neler yaşadığını anlatacaksın." Gülümsemesi soldu biraz. Benim canım güzel kızımı kim bu hâle getirdiyse onun eceli olacaktım. "Korkuyorum anne." dedi, kırık bir sesle. Ege'yı sıkıca bağrıma bastım, "Korkma anneciğim, hiçbir şey olmayacak. Seni üzeni ben de üzeceğim." küçük kolları ile bana sarılmasıyla içim yumuşadı o an. Bu anı hiçbir şeye değişmeyecektim. "Hadi bakalım. Düğmelerini de ilikledim. Şimdi gidebiliriz." dediğim zaman birbirimizden ayrıldık. Vestiyere koyduğu unicornlu çantasını ve peluş kahverengi atını alarak kapıyı açtı. "Kırmızı spor ayakkabımı verir misin anne?" dediği zaman kaşlarım havalandı. Allah Allah, beyaz ayakkabısını kurtlar mı kaçırdı da kırmızıyı istiyor? Kırmızı spor ayakkabısını yeni almıştık. Bu nedenle üst dolaba koymuştum. Ayrıca pahalı bir marka olduğu için her yere giymiyordu. Hem şu an giydiği ayakkabısı da eskimemişti, bu ayakkabısı eskimeden diğerini giymek israftan başka bir şey değildi gözümde. "Bebeğim, pembe ayakkabın zaten çok güzel. Neden kırmızıyı giymek istiyorsun?" Aslında bu sorunun cevabını kendim de tahmin de bulunmuştum Fakat sormayı tercih ettim. "Kayra'nın ayakkabısı kırmızı. Onunla takım olmak için kırmızıyı istiyorum." tahminim doğru çıktı. "Peki, giy bakalım." diyerek Ege'yi mutlu etmek istedim. Boran ve Yağız konusundan sonra yeniden bir psikologtan randevu almıştım ikimiz için. Yağız ile ben, çocuk yetiştirme hakkında daha eksiklerimiz olduğunu hissediyordum. Ege, altı yaşındaydı. Fakat biz hâlâ acemiydik çocuk konusunda. Sanırım aile olmayı hiç becerememiştik. Bu içimi karartan düşüncelerden sıyrıldım. Biz çok güzel bir aileydik ve öyle de olacaktık. Evli olmasak da bazen pes ettiğimiz zamanlar olsa bile birbirimize olan saygımız sevgimiz hiç bitmeyecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD