"Okulda ciddi bir zorbalık sorunu var Doğu Hanım, Ege'nin anlattıklarına göre. Üstelik bunu yapan arkadaşı." deri koltuğa oturmuş pür dikkat Başak Hanım'ı dinliyordum. Ege'nin neden okula gitmek istemediğini az çok öğrenmiştim.
Şimdi ise içim daha da sıkışmıştı. Kızımın nelere maruz kaldığını duydukça deliriyordum. En kötüsü de Ege'nin bana bu olanları anlatmamasıydı... Kızımı günden güne kaybediyor muydum? Ben kötü bir anne miydim?
"Endişelendiğinizi biliyorum Doğu Hanım. Ancak bu yaş gruplarında sıklıkla karşılaştığımız bir problem, zorbalık. Bu sorunu aşmak için birçok rehberlik dersleri veriliyor fakat önüne geçemiyoruz..."
Ben kızımın iyi şartlarda büyümesini, çektiğim açılardan uzaklaştırmaya çalışıyordum. Başaramamışım, okulda yaşadıklarımı Ege de yaşıyordu. Kaderinin kaderime benzemesin diye uğraştıkça onu derine itiyorum sanırım.
"Ben belki de anne olmayı hiç beceremedim." dakikalardır düşündüğüm nihayet dışıma yansımıştı. Suçlu hissediyordum kendimi; onu koruyamadığım için, anlamadığım için, görmezden geldiğim için. Beni arasına katan bu suskunluk meğerse kızıma da bulaşmış.
"Kendinizi suçlu hissetmeniz gayet doğal Doğu Hanım fakat suçlu olan siz değilsiniz. Ege, bir şeylerden korktuğu için ya da anlatmaktan çekindiği için anlatmamış size. Çocuklar, birer gölgedir; ailelerinin söylediği öğütleri değil, davranışlarını rol model alırlar."
Bizim gölgemiz de biricik kızımız Ege'ydi. "Sizin gölgeniz de kızınız Ege, Doğu Hanım." dedi, benim düşündüğüm gibi. "Eşinizle ayrılmış olsanız dahi, Ege hem babasını hem de annesini örnek almaya devam edecek. Siz karşısında güçlü bir şekilde durursanız Ege de sizi taklit eder. Ve böylelikle bu büyük problemi en az zararla atlatmış oluruz."
Güçlü olmalıydım, her zaman olduğum gibi. Hiçbir engelin, beni tüketmesine izin vermemeliyim. Çünkü her şeyden önce bir anneyim ben. Canımın parçası olan kızıma, iyi bir anne olacaktım. "Peki, ne yapmamız gerekiyor? Verilen rehberlikler yetersiz kalıyor, dediğiniz gibi. Ege'ye bunları yapan da bir çocuk. Nasıl baş edebiliriz?"
Ege de çocuktu, ona zorbalık eden de çocuktu. O çocuğa kızamazdım ki, çocuk ne görüyorsa arkadaşlarına onu yaşatıyordu.
"Uzun zamandır gerçekleştirmek istediğim bir proje var, Doğu Hanım. Zorbalığa karşı, insan farkındalıklarına saygı duymayı karşılamayı, hoşgörü ile yaklaşmayı, dünyadaki herkesin aynı olmadığını öğreten bir etkinlik; çocuklar için yararlı olabilir."
"İki tarafın da kırılmayacağı, çocukların eğlenebileceği bir balo gibi bir şey mi?"
"Tam da öyle. Fakat bu baloda çocuklarımız kendi kıyafetleri ile değil farkındalıkları anlatan kostümler ile gelecekler. Onların ve biz velilerin eğleneceği harika bir ortam oluşturacağız. Bunun sonucunda, çocuklarımıza bilinci kazandırmış ve bu zorbalığın önüne geçmiş olmamızı ödül kabul edeceğiz."
"Sizce başarılı olur muyuz? İyi bir anne olabilir miyim Ege'ye?"
Gülümsedi Başak Hanım, "Siz zaten çok güzel ebeveynlersiniz. Ege'ye karşı ilginiz, eğitiminiz... Geçmişte birtakım sorunlar meydana gelip Ege'yi bu etkilemiş muhakkak. Fakat sonradan bunun farkına varıp durumu en güzel şekilde yönetmeyi başarabilmişsininiz. İnsan her geçen gün daha da olgunlaşır. Bu sizin beceriksiz olduğunuzu göstermez, sadece kendinizi geliştirdiğinizi gösterir. Bu yolda devam edelim Doğu Hanım, eski eşinizle psikolog görüşmelerine de devam edin. Sizlere çok yararı dokunacak. Ayrıca Ege'ye zorbalığı yaşatan çocuğumuz ve ailesi ile de özel bir görüşme yapacağımızdan emin olabilirsiniz."
Başak Hanım'ın dediklerini can kulağı ile dinledim. Söylediği her şey aklıma kazındı. Daha iyi bir anne olmak için çabalıyordum.
Odadan çıktığımda öncelikle oyun odasına bakmak istedim. Oyun odasına doğru giderken sırtıma, ellerimle masaj yapmaya çalıştım. Uzun süre oturunca hem kalçam hem de sırtım ağrıyordu. Bir gün doktora gitmeyi aklıma yazdım.
Oyun odasına varınca kapıyı tıklayıp girmek için izin istedim. Benim de annem, odama girerken izin alarak girsin diye çok istemiştim. Fakat hayat bana normal bir düzen vermedi ki bu inceliği göstersin.
Anasını satayım.
Bundan dolayı yapabileceğim, okuduğum, gördüğüm, yaşamayı istediğim şeyleri Ege'ye yapıyordum. Ama annelik bu demek değildi sadece. Sevmek, sevildiğini hissettirmek... Hayatını ona adamak. Ben hayatımı Ege'ye adamıştım.
Ben kötü annelerden değilim di mi?
"Çocuklar, girebilir miyim?" dememle bir ses duymayı beklerken kulağımı dayadığım kapı açıldı birden. Boşluğa düşmeye ramak kala tuttum kendimi. "Anne, bizi mi dinliyordun?" diye sordu Ege.
Kafamı hayır anlamında iki yana sallayıp gülümsedim, "Dinlemeyi gerektirecek bir şey mi yaptınız kızım?"
"İnsanlar özel şeyler konuşabilir anne." Ege, kendilerini savunmaya geçmişti. Ben en çok kızımın bu huyunu seviyordum işte.
"Evet Ege Reyis, konuşabilirler. Ve sizi de kapının ardından dinlemedim. Girmek için izin istedim." tatlı tatlı konuştuğum zaman Kayra'nın gözleri parladı birden.
"Ben duydum Ege, Semiramis Abla izin istedi."
Gülümsemem tüm çehreme yayıldı. "Teşekkür ederim kızıl yapıncak." dedim ve ellerimle Kayra'nın kızıl saçlarını okşadım.
Ege üzüldü biraz. Parmaklarını oynaya oynaya "Özür dilerim anne, yanlış anladım seni. Affettin mi beni?" ben sana nasıl gönül koyayım ki kızım? Benim can parem. Güzel yavrum, sarı papatyam.
"Ben sana hiç küsmedim ki güzel çocuğum. Sen bunu boş ver de, ne yapıyordunuz bakalım?"
"Beraber olmadığımız günleri telafi ediyorduk ama sen geldiğin için yarım kaldı."
Gibi cümleler kuracak diye korksam da duyduklarım içime su serpti, "Kayra'nın matematiği kötüymüş anne. Ona ders anlatıyordum."
Ne anlatıyorsun acaba kızım? Birden beşe kadar saymayı mı?
"Ama seni izlemekten ders dinleyemedim Ege. Bir daha anlatır mısın?" dedi utanarak Kayra. Ben daha böyle cümleler duymadım, küçük çocuk neler söylüyor.
Duyduğum iltifat karşısında hayrete düşerken Ege hiç oralı olmamıştı. "Uf, çok yoruluyorum ama. Hem bunlar kolay, oyun oynayalım." benim akıllı kız hiç pas da vermiyor. Aferin, babasını dinlemeyeli bayağı değişme göstermiş.
Kayra'nın yüzü asıldı. Bu çocukları izlemek ne de zevkli işti, "Yaa özür dilerim Ege. Hep dinleyeceğim söz veriyorum."
Ege, mutlu olsa da hemen yelkenleri suya indirmedi. "Tamam, son bir kez anlatacağım. Dinle olur mu? Sınavdan düşük alma."
Neye hazırlanıyoruz kızım? YKS sınavına mı?
Onları kendi hâline bırakıp az önceki telefonuma gelen mesaja baktım. Günlerdir görmediğim ama adım gibi ezberlediğim numaradan gelmişti mesaj, Yağız'dan.
Çok gerekli bir şey olmadıkça veya benim işim olacağını düşündüğü zamanlarda mesaj atardı. Arayarak rahatsız etmezdi fakat şimdi ondan gelen mesajı görüyordum. Hem de SMS yoluyla atılmış mesaj!
Whatsapp bile değil.
Hızlıca mesaj kutusuna girip mesajını okudum, okudukça yaptığım hatanın farkına vardığını anladım, buram buram hüzün kokan mı yoksa sinirden patlatan bir mesaj olduğuna hâlâ karar veremesem de.
Bana söylemediğin "psikolog görüşmesi" bittiyse kliniğin önüne gelir misin?
Çocuklara bir şey belli etmeden çıktım oyun odasından. Ege'ye psikolog randevusu aldığımı söylememiştim Yağız'a. Ve bunu bilerek yapmıştım. Fakat kalbimde kötü bir niyet yoktu ki.
Şu an içimden geçen niyetlerin iyiliği veya yaptığım hatayı düşünmenin zamanı değildi. Yağız'a ne açıklama yapacağımı düşünmem lazımdı.
Sanırım onun için de geç kaldım çünkü çoktan binadan çıkıp kliniğin bahçesindeydim. Yağız'ın karşısına bütün pişmanlıklarımı toplayıp çıktım.
"Ne zaman haber vermeyi düşünüyordun? Kızımız on sekiz yaşına girince mi?" hesap soruyordu fakat bunu yaparken bile sesini yükseltmiyor ve düzgünce yüzüme bakıp soruyordu.
Fakat ben onun yüzüne bakamadım. Ege'nin kaç gündür sessiz kaldığını, Başak Hanım'a gittiğimizi... Ve birçok şeyi. Söylememiştim, bu yüzden bakamıyordum yüzüne.
"Konuşurken bile kızımız diyorum Semiramis. Neden ben Alev'den öğreniyorum bu olanları? Ben babası değil miyim?"
Kendimi toparlayıp "Bir yere oturalım. Öyle konuşalım." dedim. Eskiden olsa onun sessiz kalmasına dayanamayıp baskın gelen taraf ben olurdum. Fakat şimdi ise denge bozulmuştu.
Yağız'ın hayır demesini beklesem de kafasını tamam anlamında salladı. Bir banka geçirip oturduğumuzda stresten elini saçlarının arasından geçirdi.
Gözleri kan çanağına dönmüş, ağlamıştı hatta. Yaptığım affedilmesi zor bir şeydi. Kabul ediyordum bu defa.
"Kırıcı sözler konuşmamak için kendimi zor tutuyorum Semiramis. Tamam boşanmış olabiliriz, beni artık sevmiyor olabilirsin, beraber olmayabiliriz. Ama bizim ortak bir parçamız var Semiramis. Sen onu nasıl göz ardı edersin? Babası da annesi de ben miyim triplerinde misin sen? İlgisiz, hiçbir şeyi hak etmeyen bir baba rolü mü canlanıyor aklında beni gördüğün an?"
"Söyleyecektim sana da,"
"Ya bırak Allah aşkına Semiramis," diye hiddetlendi. "Bir hafta on gün boyunca Ege susmaya yemin etmiş. Tamam, söyledin ilk başta. Ege okula gitmek istemiyor dedin. Fakat durumun bu kadar ciddileştiğini, ilerlediğinden bahsetmedin. Randevu aldığını, görüşmeye gittiğini... Hiçbir şeyi söylemedin ki sen."
"Düşünebilirdin, Ege düzelse sana söylerim değil mi? Sen de Ege'nin doktora gitmiş olabileceğini düşünseydin!"
Yüreğindeki kırıklar sanki gözlerine yansımıştı. "Öyle mi Semiramis? Tüm suç benim, adamakıllı bir baba olamadım lan! Bunu mu diyorsun bana?"
"Evet!" dedikten sonra ellerimle ağzımı kapattım hızlıca. Ne dediğimi bilmiyordum ki ben. "Hayır, yani hayır. Değilsin Yağız, değilsin. Sen Ege için kolpa bir baba değilsin!" fakat ne söylesem nafileydi artık. Altın yumurtaların sayısı artsın diye tavuğu kesen çiftçiydim. İflah olmaz ve düşünmeden konuşan biriydim yalnızca.
"Tamam Semiramis, ben duyacağımı duydum. Şu sözlerinden sonra kalmamın yararı yok bizim için. Kendine ve beni hak etmeyen kızıma iyi bak. Hadi eyvallah."
Banktan kalktı ve arkasını dönüp gitmeyi istedi. Tüm eşyalarını yanında götürmüştü fakat bizi toparlamayı unutmuştu. Dağılıyorduk, hem de yavaş yavaş değil; bayağı ışık hızında.
Yağız arabasına doğru ilerlerken duyduğu bir ses adımlarını durdurdu. Onu yolundan döndürecek tek birisine aitti bu ses, kızımız Ege'ye.
"Babacığım!"
Yağız, Ege'nin sesini duyar duymaz arkasına dönüp gözyaşlarını elinin tersi ile Ege'ye fark ettirmeden sildi. Yüzüne, hüznünü silecek en güzel tebessümünü kondurdu. "Güzel kızım." diyerek ona doğru gelen kızımızın yanına gitti.
Ben de gitmek istedim fakat gidemedim. Daha doğrusu onların mutluluğunun yakınında durmaya layık hissetmedim kendimi.
Bankta onlara dönük bir şekilde oturdum, Ege bir şey anlamasın diye gülümsemeye çalıştım.
Anasını satayım, kendimi öyle boktan hissediyorum ki. Kızıma gülemiyorum bile. Müslüm Gürses çalsa son ses, çıkaramazdı beni bu bataklıktan.
Melankolik hâlimden sıyrılıp onların cıvıl cıvıl olan sesine dikkat verdim. Sanki birkaç dakika önce kavga eden Yağız değilmiş gibi neşeliydi. Yağız'ın en çok bu hâlini seviyordum aslında, kızımıza hiçbir şey yansıtmazdı.
Onlar öyle güzeldi ki... Ege, babasının kucağında heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. Yağız ise tüm vaktini kızına adamıştı. Babamla böyle olmak için her şeyimi verirdim.
Biz ailecek çok güzeldik. Fakat o güzelliği çok çabuk bozmuştuk.
"Biz annemle, Kayra'nın annesine geldik. Kafa doktoruymuş öyle dedi annem." Ege'nin sesi ile gülümsedim. Evet kızıma, kitabi bir tanım yapmak yerine kafa doktoru demiştim.
Tabii, ne kadarını anladı orasını bilmiyorum. "Haberim var Ege Reyiz," dedi Yağız özellikle arkasına dönüp bana bakarak. "biraz konuşmuşsunuz Başak Hanım ile."
"Hı hım." dedi Ege tatlı tatlı. O böyle konuşurken ağzını yiyesim geliyordu. "Bu doktor bana iyi gelecek, yaralarımı saracak."
Ne yaran vardı güzel yavrum, diye kendime sorduğumda; en büyük yarayı Ege'ye benim açtığımı fark ettim.
"Sevgi de sarar yaraları güzel kızım." diyerek Ege'nin sarı saçlarını okşadı. "Yani, Kayra benim yaralarımı mı saracak baba?" kızım Kayra'ya pek de lüzum yok gibi... Tamam, şaka şaka. Kızımı çok seven kızıl, çilli bir boy friendi olabilir.
"Evet canım benim ama birbiriniz sevmek yerine üzerseniz yaranı saramazsın."
Kısacası kızım, baban diyor ki; annenle ben gibi olma.
"Keşke siz de birbirinizi sevseydiniz baba." işte insanın ağzındaki lokmanın hızını durduran cümle buydu. Biz nasıl aileydik, kızımızı bu cümleyi söyletecek kadar kötü aile olduğumuz kesindi.
"O ne demek güzel kızım? Biz birbirimizi çok seviyoruz."
"Ama siz üzüyorsunuz. Yaranız ondan kapanmadı demek ki."
Büyükler, çocuklar kadar başarılı değil maalesef ki. Sizin sevgi bağınız gibi bir bağımız olmadığı için özür dilerim.
"Ne yaptın bugün? Günün güzel geçiyor mu kızım?" gözlerimdeki umutsuzluğu silip onları yeniden dinlemeye koyuldum. Terapi gibiydi baba kızı dinlemek. Fakat benim babamla olan ilişkimi düşünürsem, bu terapi intihara teşvik olurdu.
Oturmaktan sıkılıp onların yanına ilerledim. Biraz da benimle hasbihal etsinlerdi, ben patlıcan mıydım? "Neler yapıyorsunuz baba kız?" neşeli neşeli, dünyadan haberi olmayan garip gibi girdim aralarına.
Yağız ters bakışlar atıp "Ege, bir şey anlatacaktı. Sözünü kestin," dedi. Ne hacet vardı şimdi bunları demeye? Bakın, görüyorsunuz; kavga çıkaran ben değilim, Yağız!
Önceki Semiramis olsaydı, "Ne diyon lan hödük" derdi mahalle jargonu ile. Fakat ben eski Semiramis değil, İstanbullu hanımefendiyim. O sırada Diyarbakırlı kıl genlerinden dolayı kuaförden çıkamayan sen.
"Özür dilerim Egeciğim, lütfen sen devam et." dedim onun yerine. Ege ise bana teşekkür etmeden anlatmaya koyuldu. Nerede hata yaptık, onu da anlamıyorum hani.
"Kayra ile oynadığım için günüm çok güzel geçti. Ama Kayra, dersleri dinlemiyormuş. Bir de ona ders anlattım, sadece sayıları ona kadar yazacak. Çok basit bir şey dedim, bana küstü. Sonra ben onu öptüm ve barıştık. Bana küsmesi günümüzün güzelliğini bozmuş olsa da çok seviyorum kızılımı."
Öptü.Çok.Seviyormuş.Kızılını.
Ama bana nedense öpüp 'Çok seviyorum kumral annemi.' demiyor. Alındım mı acaba ben? Yok, yok alınmak bu değil. Ben bayağı kıskandım.
"Çok sevindim kızım, eğlenmene. Fakat Kayra'nın kalbini kırma olur mu? Herkes her şeyi çok güzel yapmak zorunda değildir. Derslerini anlamadığı için ona yardımcı olmalısın. Anlaştık mı babası?"
Ege, babasının yanağından öperek tamam dedi. O sırada ben söze girecekken Yağız'ın konuşması ile tadım kaçmıştı. "Ege Reyis, benim davam var. Sen annenle güzel güzel eğlen, Kayra ile oyna tamam mı? Akşam beraber vakit geçirelim olur mu?"
Dışlanmış hissettim kendimi. Dahil olmaya çalışsam da aralarına, becerememiştim işte. Ya ben bir şeyleri yanlış yapıyordum ya da yanlış olan onun ta kendisiydi. Bilemiyorum Altan... Ben şu günlerde hiçbir şey bilemiyorum.
⛓️
Ege'yi, Başak Hanım'a emanet edip karakola gelmiştim. Daha doğrusu, Ege zorla Kayra ile oynamak isteyince dayanamamış ve Başak Hanım'a, Ege oyun odasında birkaç saat daha dursa sorun olur mu diye sormuştum. Sağ olsun, hiçbir şey olmaz oynasınlar, demişti.
Gözaltına alınan birisinin sorgusuna girmiştim. Şimdi ise ekibimizin sarayı yani dört duvar rutubet kaplı odamızda dinleniyordum. "Semiramis abla," ne zaman Sedef bana Semiramis abla diye seslense her zaman bir şeyler oluyordu ve bunu söylemekten çekindiği için Semiramis abla diyordu.
"Bismillah Sedef," diye nefes aldım. "Dur hemen söyleme, hazır olduğumu söyleyeyim sonra de, ne diyeceksen."
"Tamam abla." dedi mazlumca.
Odada tek ikimiz vardık. Bu yüzden utanacağı biri de yoktu. Serkan okul devriyesinde, Kağan ve Barış bir olay ihbarı üzerine gitmiş, Ceyda abla ve bu İbrâhim abi de ikizlerin toplantısına gitmişlerdi.
"Tamam, söyle şimdi. Hazır olduğumu düşünüyorum."
"Ya aslında kötü bir şey yok ama ben yine de düşünmeden edemedim. Bu yeni komutan Boran Yüzbaşı neden seni soruyor bana?"
"Ne, duyamadım canım." duymuştum bal gibi de. Anlamazlığa veriyorum çünkü gerçekten de beni neden sorduğunu anlamıyorum. Allah'ın bir kulu, yüzbaşısı beni ne yapar neden sorar?
O yüzbaşı senin çok kıymetli komşun Boran ise sorar.
"Hani şu, geçen gelen yüzbaşı. Sarışın, mavi gözlü, yakışıklı şey. Boyu falan var bin metre. Fiziği de güzel manken gibi."
"Çok beğendiysen vereyim sana Sedef. Ben bıktım çünkü Boran'dan." diye sitem ettim. O ise gözlerini büyütüp "Benden önce sen gelirsin Semiramis abla. Ayrıca neden seni soruyor bana sürekli? Hayır yani, süt kardeşi olsanız neyse de."
"Ben nereden bileyim, bir yerinden element uydurup benimle konuşmak için yer arıyor. Görmüyor, onu umursamadığımı. En sonunda götüne tekmeyi basacağım, o olacak."
Sinirlerim zıplamaya başladığında Sedef sustu bir süre. Ben de sessiz kalıp sakinleşmeyi istedim. Birkaç dakikanın sonunda sakinleşme çabalarımın boşa çıkardığımı şu sözlerimle anladım, "Ben anlamıyorum, neden beni sorup duruyor merak ediyor? Ona ne benden? Benimle mi yatıp kalkıyor, göbek bağımız bir kesilmiş herhalde. Gıcık oluyorum şu adama. Lanet şey. Alt tarafı üst komşum."
"Arayacak mısın?"
"Ne münasebet!"
"Ben de ona, Semiramis'i sen ara dediğimde bana ne münasebet demişti. Görüyor musun tesadüfü?"
Sudan bir yudum alıp "Görmüyorum, görmek de istemiyorum. Ona dair hiçbir şey duymak da istemiyorum. Sinirimi bozan birisinden başka hiçbir şey değil benim için!" dedim ve koltuktan kalkarak kapıya doğru gittim.
"Nereye gidiyorsun?"
"Boran'dan uzak her yere!"
Hâlbuki Boran'dan uzak bir yer yokmuş kaderimde. O bana hep yakınmış.
⛓️
"Bakın hoca hanım, kızım okulunuzda zorbalığa uğruyor. Bunu ben bugün psikolog aracılığıyla öğrendim. Bu yüzden Ege okula gitmek istemiyor. Siz bunu çözmezseniz ben bunu çözmezsem kim çözecek? Size onca dakikadır bunu anlatmak istiyorum."
"Fakat nasıl olur, bizim okulumuz çok prestijli bir okuldur. Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz."
Derin bir iç çektim. Of da çekerdim ama saygısızlık olurdu. Ya da olsun anasını satayım! Kibarlık yaptık da ne oldu sanki.
"Kızımın yaşadıklarına göre hiç de prestij sahibi değilmiş okulunuz! Saydığımız onca paradan söz etmiyorum dahi. Benim için tek önemli olan kızımın güvenliği."
Fakat okulun Müdür Hanım'ı hâlâ burnunun dikine gidiyordu.
"Kızınız yalan söylüyor olabilir mi?" diye sordu çok bilmiş hâliyle.
Benim kızım yalan mı söyleyecek? Hadi oradan be! Çok bilmiş, kızınızı koruyamadık demiyor da yalan söylüyor diyor. Sizin işiniz gücünüz bir tek para zaten!
"Bu mudur prestij sahibi okulunuz? Öğrencilerimize doğru olmayı öğretemedik, yalan mı konuşuyorlar demek istiyorsunuz? Bence bir an önce dediklerime kulak verin Hoca Hanım. Aksi takdirde kızım öğrenciniz olamaz."
"Semiramis Hanım-" sözlerini duymak istemediğimden oturduğum deri koltuktan kalkıp okulun koridoruna çıktım.
Parmaklarım ile başımda daireler çizerek ovalamaya başladım. Allah'ım teker teker gelsinler, baş edemiyorum ben. Önce Yağız, sonra Boran şimdi ise Ege'nin Müdür Hanım'ı.
Bana özel mi yaratıldınız lan siz?!
Başak Hanım'a bunları da anlatacaktım. Benim bir sakalım, çevrem yoktu. Polistim kim ciddiye alırdı ki beni zaten? Fakat Başak Hanım'a ehemmiyet gösterirdi.
Koridorda, çocukların çığırmasından dolayı daha fazla kalmadan bahçeye çıktım. Tam derin bir nefes alıyorum, çok şükürler olsun derken bilin bakalım kim ile göz göze geldik?
Durun ben söyleyeyim baş harfi, Boran.
Ulan bir yerlerime çip mi soktu bu adam, dedektif gibi benim ardımda sürekli? Ben onsuz rahat nefes alamayacak mıyım? Balkona çıksam bana, güle peçete sarıp istek parça gönderiyor; dışarıya çıksam lahmacun alıp ayran ile gömelim mi diyor. Bir git kardeşim ya.
Üzerinde her zamanki askeri forması vardı. Fakat bana ne zaman baksa sert mizacı kaybolup çocuksu bir adama bürünüyordu. Ne değişik bir adamdı bu?
"Allah'ım bana özel olarak önüme atıyor sizi. İmtihanım bu benim imtihanım." diye yüksek sesle söylediğim zaman kırgınlıkla bakarak konuştu. "Ne yani kankam, sevinmedin mi beni gördüğüne?"
"Sevinmeye fırsat vermiyorsun ki, bit gibi yanımdasın her anımda."
"O zaman bundan sonra bütün fırsatlarımı sana vereyim."
"İstemez," dedikten sonra göz devirip yoluma devam ettim. O ise peşimden geliyordu enik gibi. "Seni nasıl buldum, biliyor musun?" her ne kadar önde gidiyor olsam da neşeli sesi havada çok çabuk yayıldığı için duyabiliyordum maalesef.
"Bilmek istemiyorum."
"Ama ben yine de diyeceğim."
"Çok merak ediyorum yani," dediğimde sinirden arkama dönerek ona baktım. Yıldız gibi parlayan mavi gözlerinin yanında ben öfke küpü gibiydim.
Bana muzipçe gülümseyip "Hani bilmek istemiyordun?" dedi.
Ofladım, bu kez karşıki dağlar yıkıldı ama. "Bumerang gibi adamsın Boran. Bari söyle de yolumdan çekil. İşim başımdan aşkın."
Üzülmüştü. Fakat bu üzüntüsünü sokaktan geçen bir insan görmezdi. Benim gözlerim baykuş gözüydü ondan gördüm yani. "Arabandan tanıdım. İhtiyacın vardır diye gelmiştim. Ama anladığım üzere ihtiyacın yokmuş."
Aferin sana Bumerang Boran, aferin! Diye yüzüne haykırmak istesem de o yanımı susturup "Allah razı olsun ama doğru anlamışsın. Yardıma ihtiyacım yok benim." dedim.
Bu sefer gider diye düşünsem de o ise söyledikleriyle bu düşüncemi de yıkmıştı. "Onca arabadan seninkinin plakasını ezberleyerek ayırt ettim. Bu başarım için kokoreç yemeliyiz bence."
Usanmıştım fakat ne bileyim güldürüyordu da. Çünkü az önce gülmüştüm kokoreç yiyelim mi demesine. "Asker olanlarla kokoreç yemiyorum ben."
"Ben de asker kılığında gelmem o zaman."
"Ne olacaksın," dedim alaylı bir şekilde gülerek. "Ege'nin pijamalarındaki at mı olacaksın?"
"Fena fikir değilmiş." dedi dediğimi ciddi anlamda beğenerek. "Hatırlat bir ara bana, giyip geleyim sana." diye de devamını getirdi.
"Şimdi, yüksek müsaadenle gidebilir miyim?"
"Kokoreç yersek gidebilirsin."
Seninle mi uğraşacağım lan ben deyip yolumdan çekilmesi için "Tamam, yeriz." dedim. Nasıl olsa unuturdu, kim hatırlar ki böylesine bir saçma fikri? "Unuturum diye düşünüyorsan hiç boşuna o güzel aklını yorma kankam. Benim B12'im zayıf değil haberin olsun."
Göreceğiz Boran Bey, kimmiş B12 yüksek olan.
⛓️
Boran'la muhteşem (!) geçen buluşmamızdan sonra direkt eve geçmiştim. Zaten izinliydim, bari boşa gitmesin diye düşünmüştüm. Allah'ım bu zekamdan birazcığını lütfen kız kardeşim Alev'e de bağışla.
Eve gider gitmez pijamalarımı giymeye üşendiğimden dolayı koltuğa yayılmıştım. Yanımda duran kumandayı sonic hızıyla kapıp televizyonu açtım. Böyle de ergenler gibi geziniyordum, yaşım yetmiş bile olsa şu ruhumdaki deli gençlik gitmezdi bea.
Kanallarda, klasik eski diziler veya Müge Anlı tarzı programlar vardı. Onlara da ayrı gıcık oluyordum, hiç sahici gelmiyordu Müge Anlı dışındakiler. Özellikle Seda Sayan'ın programı... Özenle mi seçip koyuyorlar, öyle de cuk oturmaz karakterler.
Onun kocası, eltisiyle kaçmış. Evin dedesi kadın çıkmış. Büyük hala ve babaanne de büyücü kadınla anlaşmış falan filan... Bir yerden sonra sıkıldığım için televizyonu kapattım.
Tuvalete gitme ihtiyacımın olduğunu fark edince gitmek için ayağa kalkacakken telefonuma düşen mesaj bildirimi bana engel oldu.
Hızla telefonu elime alıp ekrana düşen mesaja baktım. Bir de ne göreyim, bahisleri açıyorum.
A) Yağız'ın isyankar mesajı
B) Ege'nin, Kayra'yı terk etmesine dair bir mesaj
C) Bumerang Boran'ın saçma sapan stickerları
D) Alev'e giren deneme sınavı sonuncu (yüksek gerilim içerir, dikkat ediniz!)
Biliyorum hepiniz C dediniz, hatta ben de C sanmıştım fakat öyle olmadığını okul grubuna atılan sınav sonucu ile anlamıştım.
Allah'ım belki bir umut, sondan ikinci falan olmuştur ha? Netleri yanlışlıkla artmıştır ya da. Ne olur Ya Rabbim, şu kulunun yüzünü güldür.
Su gelir gümbür gümbür, yâr beni bir güldür diyerek sınav sonucuna tıkladım. Öncelikle başlarda Alev Arslan diye görmek istesem de gerçekler isteğimi görmezden gelerek çöp kovasına atmıştı.
Bu yüzden onlarca öğrenciyi geçerek listenin sonuna geldim. Her zamanki gibi Alev en sondaydı. Şaşırmamıştım, lise hayatından beri sadece beş soru bile çözse şükür namazı kılacaktım.
Yine de netlerini incelemek istedim çünkü tek rakibi kendisi oluyordu. Belki önceki denemesine göre ilerleme kaydetmişti, kim bilir. Televizyon ünitesinin çekmecesini bir çırpıda açtım, oraya koyduğum şeffaf kapaklı dosyayı çıkardım. Bu dosyanın içerisinde, Alev'in sonuçlarının analizi duruyordu. Teker teker girdiği her sınavı, denemeyi not alıyordum. Böylelikle artık Alev hakkında konuşmaktan usanan öğretmenlerin yerine ben genel izlenim oluşturmuş oluyordum.
En üstte duran kağıt, iki hafta önceki denemenin sonucuydu. Telefondaki sonucu ve kağıdı yan yana koydum, bir eski kağıda bir de telefona bakıyordum. Ulan benden güzel bir akademisyen olurmuş da, hayat nereye getirdi beni.
Ve eski sonucun katbekat daha iyi olduğuna bir kez daha kanaat getirmiş oldum.
Önceki denemesinde Türkçe bölümünün kırk tane sorusundan on doğru yaptıysa bu denemede iki doğru yapabilmiş sadece. Şimdiki netlerini alıp sayı doğrusuna koysak pozitiflerden ırak, negatif sayılarla içli dışlı olan bir görüntü çıkardı ortaya.
Ben gerçekten anlamıyordum bu kızı. Ben eksiklerinde, kötü sonuçlarında kızan bir abla değildim. Hayatına dil uzatan bir abla hiç değildim, ne bir kısıtlama ne de bir baskım vardı üzerinde.
Benim dileğim bir tek, benim okuyamadığım eğitimi okumasıydı. Ben ailemi geçindirmekten ders çalışamadım, Yağız'ın verdiği kopyalarla geçtim hep. Şimdiki Alev'in sahip olduğu şartlar, benim dönemimde olsaydı; profesör olmazsam şerefsizim vallahi.
Ben nerede yanlış yapıyorum sizce? Kısıtlasam suç bende olurdu değil mi? Serbest kalınca da hâli ortada. Allah'ım yardım eyle lütfen, ben bıktım artık.
Geçmişimizde, evimize çeyrek ekmek alacak paraya bile sahip değildik. Hiçbir şeyimiz yoktu ulan, hiçbir şey! Bir kuruşumuz bile yoktu. Elektrik faturalarını ödeyemediğimiz için aylardır mum ışığında yatıp kalktığımızı bilirdim ben. Suyumuz olmadığı için milletin kirli şişelerini alıp sokaklardaki çeşmeden doldururdum. Soğuk suyu zor buluyorduk zaten, sıcak su ne arasın ki?
Alev'i, annemi, kendimi soğuk sularda yıkadıkça yüreğim acırdı. Gerçi şu an, aklıma geldikçe yine sızı saplanıyordu. Doğalgazımız yoktu. Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi gibi icatlar bize hiç uğramadı zaten zamanında.
Yemek için; bakkal, market artıklarını, restaurantlardaki artıkları toplardım. Haftada bir pazara giderdim, Alev'i sırtıma alarak. Şanslıysak birkaç satıcı ağabey, abla iki üç tane taze meyve verirdi. O da ayda bir belki.
Ayağımda ayakkabı yoktu. Komşuların çocuklarının giydiği eski terlikleri ben giyerdim. Lastik, kenarı yırtılmış, kirden rengi solmuş terlikler olurdu. Onunla mahallede yürürken ayağımda sanki son model ayakkabı varmış gibi hissetsem de yerdeki gazoz şişesinin cam parçaları ayağımı kanatınca gerçekle yüzleşirdim.
Üç haftada bir banyo günümüz olurdu. Sabun yoktu zaten malikhanemizde (!). Ama arada bir komşular verirdi. Ya da iyilik yapacakları tuttuğu zaman Alev'i doğru düzgün yıkarlardı.
Ben sırf annem ve Alev rahat etsin diye o şerefsiz olacak babama katlandım. Kendim ölürken onlara hayat oldum. Eğer onlardan alacağım karşılığın bu olduğunu bilseydim, yapar mıydım bilmiyorum.
O küçük Semiramis yapardı ama. Ben yapmasam bile o kıyamazdı, onlar için yaşamaya devam ederdi.
Şimdi ise ne zengindim ne fakir. Karnımı doyuracak, kızımı ve ailemi refahta yaşatacak kadar gelirim vardı. Farkındaydım, Alev'in istediği hayat yine bu değildi fakat çocukluğunu hatırlasa bugününe teşekkür ederdi.
Gözümde dolan yaşlar ve kalbimdeki biriken öfkeyle beraber temiz bir A4 kağıt alarak yeni sonuçlarını yazmaya başladım. Her bir kalemin yazışında gözyaşlarım damladı kağıda. Her bir noktayı, harfi, çizgiyi dağıttı ıslaklık.
Fakat uzun sürmedi, Alev'e bir tek bu konuda teşekkür ederdim. Onun sonuçları bu kadar az olunca kağıda damlayan gözyaşı da onunla doğru orantılı bir şekilde gelişim gösteriyordu. Ablasını çok seviyor olacak ki, denemede eksilere boğulmuş.
Kağıda yazacaklarım bittiğinde hepsini kronolojik sıraya uyarak yerleştirdim dosyaya. Dosyayı yeniden ünitenin çekmecesine koydum ve ardından telefonu aldım elime. Alev'i rehberde bulmadan önce saate baktım, okuldan çıkmış mı diye.
Saat beşi geçmişti. Okuldan çıkalı da bayağı oluyordu. Bu yüzden çekinmeden aradım Alev'i. Uzunca bir süre çaldıktan sonra cevaplandırdı çağrıyı.
"Çok şükür Alev'cim. Hiç açmasaydın. Öyle de makul benim için. Sonuçta ben kimim ki, koluna taktığın bir çanta."
"Abla koluma taktığım çantalar değerli, deme öyle."
"Biliyorum ben, sendeki yerimi," derken kulağıma güçlü bir müzik sesi yükseldi. "Alev, hangi deliktesin sen? Bangır bangır müzik sesi geliyor."
"Uf, abla ya kafedeyim." diye geçiştirmeye çalıştı. Yalan söylediğini çakmıştım tabii, "Alev yalan söylediğini anlamadığımı sanma. Neredesin dedim!"
"Abla, gerçekten kafedeyim. Yeni açılmış, okulun taraflarda. O yüzden geliyor yüksek müzik sesi."
"Kimlesin sen?"
"Eda'yla, kimle olacak başka?"
"Her hafta yeni isim duymaya alışık olduğum için sorumu hoş gör Alev Hanım," senin defterini makul şekilde dürmek lazım Alev'cim, hâlâ yalan söyleyebiliyorsun çünkü. Sanki benim haberim yok Eda'nın hasta olduğundan.
"Eda'nın hastalığı tek mektepte var galiba."
"Aynen abla, okulfobikmiş kendisi. Öyle diyor,"
"Bak lafa tuttun beni, ne diyeceğimi şaştım." diyerek sözü uzatmadan deneme sonuçlarına getirmeyi hedefledim, "Bugünkü deneme sonucundan haberin vardır diye umuyorum."
"Evet, var ne olmuş?"
"Ebenin körü oldu Alev! Netlerini görüyor musun sen? Eksilerde yüzüğünü, öğretmenlerinin senin yaptıkların yüzünden umuruna bile takmadıklarını? Söylesene bana tüm bunların farkında mısın sen?"
Büyük bir of çekti, sanki sabrı zorlanan oymuş gibi. "Farkındayım abla, bitti mi diyeceklerin?"
"Ya ben seni okutmak için ne tür adiliklere katlandım biliyor musun sen? Şerefsizlerin volta attığı mekanlarda sırf siz rahat edin diye taksi sürdüm ben! Çektiğim çilelerin her birini halka yapsam, köpeğe zincir diye takarım valla ya!"
"Yapmasaydın abla, katlanmasaydın. Bakmasaydın bize, kim bilir babamı bile sen bıktırmışsındır. Adam ondan göçüp gitti. Geçimsizsin, tek kendini düşünüyorsun. Yağız abi bu huylarına dayanamayıp boşandı senden."
Hayal kırıklığı ile baktım ekrana. Dediklerinden sonra bir yanıt veresim gelmemişti fakat içimde yükselen alevleri de söndürmeye uğraşmayacaktım bu kez. Bana küfretse bu kadar canıma dokunmazdı. Fakat bunları söylemesi, çok başkaydı.
Buz gibi soğuyan sesimle karşılık verdim, "Ege'yi Yağız abin alsın bugün. Sen de ne halt işliyorsan, işlemeye devam et. Zerre umurumda değilsin şu saatten sonra." deyip çağrıyı kapattım sinirle.
Öfkeme engel olamayıp dünyanın parasını saydığım telefonumu da fırlattım. Yıllardır gözünün içine baktığım öz kardeşim, layık olmadığım kötü ithamlarla yalnız bırakıyordu beni. Ben gerçekten kötü kadın mıydım?
Babam mıydı daha şerefsiz olan yoksa ben miydim? Yağız mıydı, geçimsiz olduğum için boşanan? Bıktırıyor muydum insanları?
Nah, bıktırıyorum!
Zarar görmesin diye halıya fırlattığım telefonu koşarak elime aldım. O kadar çok para verdiğime değmiş olacak ki bir yerine zeval gelmemişti.
Telefondan Spotify'a girdim, premium kullanmıyordum; gereksiz masraf gibi geliyordu. Bu yüzden Yağız'ın eski hesabını kullanıyordum. Onun sayesinde ara vermeden ağlayabilecektim.
Müslüm Gürses, Küskünüm açtım. Son ses müzik, kulağımı doldururken seller akıttım gözlerimden. Kimseyi umursamadan deliler gibi ağladım.
Öylesine yazılmış bir şarkı sözü değildi işte. Kalbime dokundu her bir sözleri. Temasıyla daha da şiddetlendi ağlamalarım.
Aradan kaç saat, dakika geçti bilmiyorum fakat kapının çalınması ile gözlerimdeki yaşı sildim. Ege görürse kötü olurdu.
Hole çıktıktan sonra yüzüme bakmak için vestiyerin aynasına baktım. Gözlerim, boğayı kudurtacak kadar kırmızıydı. Ege sorarsa göz alerjisi oldu derim...
Kapı hâlâ çalmaya devam ediyordu. Öncelikle kapının deliğinden baktım. Net bir şekilde insan yüzü görebildiğime göre gelen Ege değildi. Kızımın bir yirmi boyu ile göremeyeceğime göre.
Yine bahisleri açıyorum, sizce kim geldi?
Yağız? Hayır, Yağız olamayacak kadar sarışın birisiydi. Peki Alev? Şeytan görsün onun yüzünü.
Benim Bumerang Boran'dı bu gelen...
Pire gibi yapışıyor, bir daha da gidesi gelmiyordu adamın. Alacaklı ev sahibimi bile bu kadar çok görmüyorum ben.
Besmele çekerek açtım kapımı. Büyük bir sabır dilendim, hoş geldin demeden önce.
"Hoş geldim, demek isterdim ama pek hoş olmadım sanırım. Kız, misafir bu kadar bekletilir mi?"
Üzerine baktığımda tişört ve onun üstüne ise sportif ama şık bir ceket giyinmişti. Altında ise güzel bir keten pantolon ile gökkuşağı gibi duruyordu.
"Misafir dediğin habersiz de gelmiyor."
Dudaklarını büzdü, "Koskocaman komutanı soktuğun duruma bakar mısın, hem ayrıca ben sana haber de etmiştim."
Hangisini Boran? Her gün başka sözler veriyorsun, kafam karışıyor. "Hâlim yok Boran. Ne diyeceksen de."
Mavi gözlerini endişe kapladı aniden. "Kokoreç yerken ağlamaya ne dersin?" ne kadar endişeli olduğu belli olsa da ortamı yumuşatmak için efor harcadığı aşikardı. Gülümsedim ona belli etmeden. Bunu görmezlikten gelemezdim.
Ve o an verebilecek en çabuk kararı verdim, "Çantamı alıp geliyorum."
⛓️