Pol apar topar odaya daldı. Önce Asire'ye baktı. O kan ter içindeydi. Fakat durumu iyi gibiydi. Göz göze geldiklerinde Asire gülümsedi. Bu gülümseme Pol'u rahatlamasını sağladı. Derin bir nefes alan Pol hemen kafasını Shel'in elindeki küçük bebeğe çevirdi. Yavaş adımlarla bebeğe doğru yürüdü. Gözleri nemlenmişti. Hayatı boyunca yüzlerce olay görmüştü. Fakat hiçbiri onu bu kadar etkilememişti. Kendini hem aciz hem de hiç olmadığı kadar gururlu hissetti. Yavaşça bebeği eline aldı. Saçları aynı kendisi gibi simsiyahtı. Burnu minik ve hafif kalkıktı. Tıpkı annesi, Asire'nin ki gibi. "Oğlum... Oğlum Han." dedi. Sesi ağlamalıydı. Asire, Pol'a baktı. Hem şaşkındı hem de tebessüm ediyordu. Pol'dan hiç böyle bir tavır beklemiyordu. "Seni böyle görmek... Sen gerçekten iyi bir baba olacaksın." dedi. Han ise dünyaya gelmenin mutluluğundaydı ve etrafı incelemek istiyordu. Fakat vücudu ve Pol buna izin vermiyordu. Han kafasını çevirmek istese dahi yapamıyordu. Büyük bir merakla gözlerinin açısındaki her şeyi incelemeye başladı. Göz önünde en çok Pol vardı. Dikkatle onu inceledi. Pol'un yüzü sert bir mizaca sahipti. Kavisli bir çenesi vardı. Yanakları taş kadar sert duruyordu. Lakin kahverengi gözleri nemli ve ağlamalıydı.
Asire tüm gücünü kullanarak yataktan doğruldu. Ellerini açarak "Oğlumu bana verir misin?" dedi. Oğlum kelimesini söylerken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Pol yavaşça Han'ı Asire'ye götürdü ve verdi. Bu durum Han'ı sevindirmişti. Çünkü yeterince babasını izlemişti. Yeni şeyler görmeye can atıyordu. Annesinin sapsarı saçları vardı. Altın rengi bile onun yanında saçları karşısında soluk kalırdı. Gözleri babasının ve kendinin aksine masmaviydi. Tıpkı bir okyanus gibi... Yüzü yumuşak hatlara sahipti. Çok güzel bir kadın olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçekti.
Ev ahalisi bir şeyi fark etmişti. Han'ın gözleri bebekler gibi boş boş bakmıyordu. 15 yaşlarında bir çocuk gibi bilinçli ve kararlı bakıyordu. Asire ve Pol, Han'ın bakışlarını görünce endişelendi. "Han? Oğlum iyi misin?" dedi Asire endişeli bir şekilde. Han cevap vermek istiyordu fakat bedeni buna izin vermiyordu. Ses telleri, çene kasları daha gelişmemişlerdi. Dahası vücudu her saniye daha da ağırlaşıyordu. Sonra dakikalar içinde uykuya daldı.
Han tekrar gözünü açtığında başında hiç tanımadığı biri vardı. 60larında çirkin burunlu bir kadın. Saçları gri beyaz karışıktı. Yüzününde ki kırışıklıklar onu 80lerinde gösteriyordu. Kambur bir vücudu vardı. Titrek elleriyle Han'ı inceliyordu. Han kendini inceleyen kadını görünce istemsizce korktu. Sonuçta tanımıyordu. Korkusunu bir bebek gibi değil de irkilerek vermesi yaşlı kadının "İlginç!" demesine sebep oldu.
Asire ve Pol hızlıca Han'ın yanına eğilerek "Bir şey mi oldu? Nesi var hekim kadın?" dediler ikisi de aynı anda.
Kadın kambur vücudunu güç bela doğrultuktan sonra "Gayet sağlıklı. Hatta fazla sağlıklı. Normal de şimdiden Şeytan gözü hastalığını kapmış olması ve ateşler içinde olması gerekiyordu." dedi.
İkisi tekrardan aynı anda "Şeytan gözü mü? O da ney?" dediler.
Yaşlı kadın ağzında kalan 5 6 dişle beraber seslice güldü. "Anlaşılan buralı değilsiniz. Shel size söyleme dimi?"
Endişeli ve bir o kadar meraklı gözlerle kafalarını yana sallayarak "Hayır bir şey söylemedi." dediler.
Kadın bir kez daha güldü. "Gülmek bile her yerimi ağrıtıyor. Lanet olası yaşlılık! Neyse... Ne diyordum ben?"
Asire endişeli bir ses tonuyla "Şeytan gözü... Hastalık diyordunuz?" dedi.
"Ha! Doğru Şeytan Gözü. Şeytan Gözü bir bebek hastalığıdır. Bu civara özgü bir hastalıktır. Her bebek doğar doğmaz bu hastalığa yakalanır. Güçlü ve dayanıklı olanlar yaşar. Güçsüzler ölür. Son derece güçlü bir ateşli hastalıktır."
Asire endişeli bir şekilde Pol'a dönerek "Pol buralardan gidelim. Oğlumuzun sağlığı her şeyden önemli." dedi. Pol da kafasıyla onayladı.
İhtiyar kadın bir kez daha o iğrenç gülüşüyle "Kızım bir sakin ol. Bu civardaki tek anne sen değilsin. Son da olmayacaksın. Ah! Şu ilk kez anne olanların pimpirik halleri. Çocuklar hasta olarak ve düşerek büyürler. Bunu unutma. Hem senin oğlun gayet sağlıklı. Görenen o ki çok sağlam bir bünyesi var." dedi.
Pol, Han'ı kucağına alarak, gururlu bir tonla "Sonuçta kimin oğlu." dedi. Bu esnada yaşlı kadının dikkatini Han'ın sırtının sol üstündeki doğum lekesi dikkatini çekti. "Ne ilginç bir doğum lekesi." dedi. Pol doğum lekesi lafını duyunca Han'ın hemen arkasını çevirdi. Gördüğü doğum lekesi karşısında gözyaşlarına hakim olmadı. İki metrelik adamın ağlaması Han dahil herkesi şaşırtmıştı. Asire, elini Pol'un omzuna atarak "Hayatım iyi misin?" dedi.
Pol kafasıyla iyiyim der gibi yapsa da gözyaşları hala yanaklarından akıyordu. Bu leke üç pençeli bir kurt yarasına benziyordu. Pol ve ailesine has olan bir doğum lekesiydi. Doğum lekesini görünce eski günlere gitti. Yaşadığı onca olay aklına geldi. Babası, annesi, kardeşleri, otağı... Han onca şeyden mahrum büyüyecekti. Büyük aile olmak nedir bilmeyecekti. Bu onda iyi bir baba olamayacağı duygusu yaratmıştı.
Han bir süre babasına odaklansa da çevresine bakmasıyla birlikte babasında olan dikkati tamamen dağıldı. Gözleri kocaman açılmıştı. Çünkü Yaşlı kadının evi Han için büyük bir merak konusu olmuştu. Etrafta bir sürü cam kavanoz vardı. Üstelik bu cam kavanozların içinde farklı farklı şeyler vardı. Bitkiler, hayvanlara ait organlar, üstünde tuhaf tuhaf şeyler yazan kağıtlar... Odanın köşesinde kurumuş bir ağaç vardı. Ağacın dallarında da çıpıtlar bağlanmıştı. Bir köşede tozlu tozlu kalın kitaplar vardı. Odadaki her şey Han'ın o kadar çok ilgisini çekmişti ki. İlk kez bir bebek gibi davranarak Pol'un kollarında bacaklarını ve kollarını hareket ettirmişti. Dahası gülerek bebek sesi çıkarmıştı.
Bunu gören Asire ve Pol şaşkın fakat bir o kadar da rahatlamışlardı. Çünkü bu Han'ın ilk kez bebek gibi davrandığı hareketlerdi. Asire hemen Han'ı Pol'un elinden alarak sıkıca sarıldı. "Oğlum benim. İyi olduğuna çok sevdim. Lütfen bizi korkutma" dedi.
Han, annesinin sözlerinin ne anlama geldiğini biliyordu. Asire'nin zihnindeki bebekler gibi saçma ve aptalca davranması gerekiyordu. Aklına Gotci'nin okuduğu bir kitaptaki replik geldi. "İnsanlar korkar. Farklı olanlardan, anlamadıkları, bilmedikleri ve görmedikleri şeylerden korkarlar." Han o an beynine mantıklı gelmese de kalbinin baskısıyla kabul etti. Ailesinin yanında istedikleri gibi davranacaktı.
---------------------------------------------------
7 yıl sonra
Han artık büyümüştü. Kendi başına çiftlikte dolaşabiliyordu. Çiftliğin göz bebeğiydi. Herkes onunla bir şeyler yapmak istiyordu. Özellikle de Pol. Oğluna, onu mahrum bıraktığını düşündüğü büyük aile kavramını bir şekilde telafi etmek istiyordu. Han ise tam tersiydi. Tek kalıp güçlerini denemek istiyordu. Fakat babasının anlattığı hikayeleri dinlemeyi seviyordu. Çünkü dünya hakkında bilmediği bir çok şey barındırıyordu. Pol aslında Han'a hikaye anlatmıyor, ona anılarını anlatıyordu. Asire ile tanışmadan önceki hayatından anıları...
Han her zamanki gibi sabah uyanır uyanmaz dışarı çıktı. İlk işi babasının ona antrenman olarak verdiği görevi yapmaktı. Çitlerin etrafındaki otları yolmak ve bir süre koşmak. Görevi bitirdikten sonra çiftlikten fazla uzaklaşmadan ormana girerdi. Han duyularının bir insanınkinden çok güçlü olduğunu fark etmişti. Bir tavşanı 500 m uzaklıktan bile sanki hemen yanındaymış gibi hissedebiliyor ve görebiliyordu. Çok uzaktaki bitkilerin kokusunu sanki burnunu bitkiye dayamış gibi koklayabiliyordu. Fakat ormana asıl gelme amacı duyularını güçlendirmekten çok, orman da zihin gücüyle canlıları kontrol etmekti. Bu sayede zihin konusunda kendini geliştiriyordu. İlk zamanlar da bir atmacanın veya tilkinin zihnine girerek tavşan yakalamaya çalışıyordu. Bu konuda uzmanlaşınca bu sefer de bir tavşanın zihnine girerek onlardan kaçmaya çalışıyordu. Akşama kadar doğayı inceleyip bu tür aktiviteler yapıyordu. Akşam olunca da, çiftliğin biraz ilerisindeki dik bir yamaca çıkardı. Onun üstüne oturup güneşin batışını seyrederdi. Bu onun en sevdiği şeylerdendi. Üstelik buradan çiftliği görebiliyordu. Annesi ne zaman "Han eve gel" dese anında duyuyor ve hızlıca çiftliğe doğru gidiyordu. Harika bir manzarası vardı. Bir şehir olan Bertoua gözüküyordu. Han şehri çok merak ediyordu. 7 yıl boyunca hiç çiftlikten dışarı çıkmamıştı.
Bertoua, Kamerun insan krallığına ait bir şehirdi. Kamerun'un üçüncü büyük şehri olsa da dünyayla kıyasladığında küçük şehirler listesine anca girebilirdi. Şehrin nüfusu 20bin civarıydı. Şehrin taştan surları yoktu. Sadece civardaki büyük ormanlardan elde edilen iri ağaçlarla çevreleyen bir set vardı. Şehrin tüm yolları kızıl topraktandı. Oldukça fakir bir şehirdi. Şehrin en büyük üç geliri kölelik, avcılık ve çiftçilikti.
-------------------------------
Genel kültür
Bertoua: Kamerun ülkesinin bir şehri. Afrikada bulunuyor. 88bin(2005) nüfus var.