Bölüm 3

1126 Words
Genel kültür: Bacileus: Antik yunanda (bizansta) hükümdar demek. ----------------- Han annesinin ona seslenmesiyle beraber eve doğru koşmaya başladı. Yedi yaşında olmasına rağmen 1.5 metrelik kayaların üstünden atlayabiliyor, ağaç dallarından sanki düz yolda koşarmış gibi geçebiliyordu. Atikliği kendisini bile şaşırtıyordu. Yamaçtan o kadar hızlı eve iniyordu ki annesi onun çiftliğin az dışında olduğunu sanıyordu. Han eve girerken seslendi. "Anne ben geldim." Shel, Han'ın sesini duymasıyla birlikte "Hoş geldiniz Han bey." dedi ve güldü. "Teşekkürler Shel hanım. Nasılsınız?" dedi Han da gülümseyerek. "İyiyim. Seni öpersem daha iyi olacağım." diyerek Han'ı alnından öptü. Han her akşam yaşanan bu sıcak sohbeti seviyordu. Ona özel olduğunu hissettiriyordu. Han annesinin yemeği karıştırdığını görünce yavaşça Shel'in kolunu tutarak eğilmesini istedi. Annesinin, Shel'e soracağı soruyu duymamasını istiyordu. "Shel anne, yemeği sen mi yaptın? Yoksa annem mi?" Bu soru Han olmak üzere tüm ev ahalisi için büyük önem arz ediyordu. Çünkü Asire yemek yapma konusunda tam bir felaketti. Artık yemeğin kötü tadından vazgeçmişlerdi. Tek düşünceleri zehirlenmemekti. Asire'nin hevesi de aynı oranda yüksekti. Ev ahalisi onun hevesini kırmakta istemiyordu. Fakat yemekler yenilecek gibi değildi. O yüzden Asire'nin yaptığı gün herkes tok olduklarını, gelirken yol kenarında bir şeyler atıştırdıklarını falan söylüyordu. Tabii bu yalan Han ve Pol için geçerli değildi. Onlar aç olmasalar da yemek zorundaydılar. Yoksa Asire onlara günlerce trip atıyordu. Shel, Han daha sormadan cevapladı. "Ben yaptım." Han derin bir nefes almıştı. Çünkü üç gündür yediklerini düşündükçe midesi bulanıyordu. Tüyleri tam yolunmamış tavuk eti, Duvar harcı kıvamında çorba, taşları temizlenmemiş 5 dakika ateşte tutulan diri pirinç pilavı... Han, annesinin yemek yapamamasını anlamıyordu. Çünkü Han'a tüm hayatını hizmetçi olarak geçirdiğini söylemişti. Kısa süre sonra Dış kapının sesi duyuldu. Pol gelmişti. "Ben geldim." diyerek mutfağa girdi. Mutfakta Asire'nin yemek karıştırdığını görünce irkildi. Han ile göz göze geldiklerinde Han'ın kaşlarını yukarı kaldırmasıyla birlikte rahatladı. Derin bir nefes vermesi de bunun kanıtıydı. "Hoş geldin Pol." dedi Asire. "Hoş bulduk. Bugün yorucuydu." dedi Pol. Han meraklı gözlerle babasına bakarak "Ne oldu? Yoksa kurtlar mı saldırdı? Hayır onlar seni etkilemez. Kesin daha büyük bir şeydir. Ne saldırdı baba? Bende yanında olmak isterdim! " dedi. Pol kahkaha atarak "Sakin ol evlat. Kimse saldırmadı. Hahaha. Sadece Dongwelerden biri doğum yaptı." dedi. Han gözlerini yana devirerek "Tam bir hayal kırıklığı." dedi. Ertesi gün Han çiftlik etrafındaki otları yolarken bir irkilme hissetti. Kasabadan çiftliğe doğru gelen patikadan güçlü bir şey geliyordu. İstemsizce direk kafasını kaldırıp o yöne bakmaya başladı. Sonra babasını uyarmak için ona baktı. Fakat babasının sırıtışıyla babasınında hissetmiş olduğunu anladı. İlk defa babasının böyle kötücül bir sırıtışla görüyordu. Gözleri tıpkı vahşi kurtlar gibi keskin ve deli bakıyordu. Pol bağırarak "Asire bize çay getir. Bir misafirimiz var." dedi. Han şaşırmıştı. "Misafir mi?" diye mırıldandı. Bir süre sonra patikadan birileri gözükmeye başladı. Bir kadın bir erkek iki kişiydiler. Erkek olan siyah bir cübbe giyiyordu. Pol kadar olmasa da uzun boyluydu. Saçlarının yanları kırlaşmıştı. Bu da ona ayrı bir karizma veriyordu. Han ilk defa bu kadar farklı birini görüyordu. Üstelik vücudu onu hiç olmadığı kadar uyarıyordu. "Kim bu adam?" diye söylendi. Kadın olan ise Han'ın gözlerinin kocaman açılmasına sebep olmuştu. Çünkü o bir hayvan melez ırkındandı. Onları sadece Gotci'nin okuduğu kitaplardan duymuştu. Şu an ise karşısındaydı. Bir leopar-insan meleziydi. Sarılı siyahlı tüylerden olşan bir vücudu vardı. Kulakları kafasının yanlarından yukarı doğru çıkıyordu. Kuyruğu uzun denilecek kadar uzun ve inceydi. Han önce onu erkek sandı fakat giydiği iki parça kıyafetten kadın olduğunu fark etti. Boyu en fazla 1.60 dı. Melez, yanındaki cübbeli insan kadar diri gözükmüyordu. Üstelik cübbeli insanın bir kaç adım gerisinden yürüyordu. Han'ın dikkati çeken bir şey de melezin boynundaki tasmaydı. Tasmada kıvrımlı bir yılan simgesi vardı. Tıpkı Cübbeli insanın sol işaret parmağındaki yüzükte ki gibi. Asire, Pol'un yanına gelerek "Her zamankinden daha güçlü görünüyor." dedi ve gülümsedi. Pol ise kötücül sırıtışına devam ederek "Yine de beni yenecek kadar değil." dedi ve kahkaha attı. Han da annesi ve babasının yanına gelerek "Onu tanıyor musunuz?" dedi. "Evet. Babanın çok yakın bir arkadaşı." dedi Asire. Han şaşırarak "Babamın bir arkadaşı mı? Babam gibi biriyle kim arkadaş olmak ister ki?" dedi. Pol bozularak "Benim neyim varmış? Üstelik eskiden herkes benimle takılmak isterdi. Ayrıca baban güçlü biri." dedi ve güldü. Han gözlerini sola devirerek "Bilirsin baba. Şu cübbeli kadar havalı olmadığın kesin. Üstelik bence o senden oldukça güçlü duruyor." dedi. Pol homurdanarak "Onun götü kaç defa kurtardığımı hatırlamıyorum bile." dedi. Asire kızgın bir sesle "Pol ağzına hakim ol. Han'a kötü örnek oluyorsun." dedi. Pol ise duymamazlıktan gelerek "Ona cicili bir kızmış gibi davranmayı bırak. O bir erkek. Üstelik o bir Üçpençe." dedi. Asire ise bir şey söylemese de gözleri söylüyordu. Pol'a oldukça kızmıştı. Cübbeli adam onlara yaklaşırken yanındakine bakarak "Köle burada bekle." dedi. Aniden yanındaki melez orada öylece durmaya başladı. Bu durum Han'ın çok garibine gitmişti. "Köle demek..." Diye mırıldandıktan sonra babasının kolunu çekerek "Baba köle ne demek?" dedi. Kölenin ne demek olduğunu biliyordu. Fakat ona garip geliyordu. Bunun sebebi de özgür, doğayla iç içe büyümesinden ve her işini kendisi yapmasından kaynaklanıyordu. Pol bunu 7 yaşındaki bir çocuğa nasıl açıklayacağını bilemiyordu. "Imm... Nasıl desem? Sahibinin her istediğini yapan kişiye denir." dedi. "O zaman senle annem de mi köle? Siz de Gotci dede ve shel anne, ne derse yapıyorsunuz?" Pol bir kez daha çıkmaz sokağa girmiş gibi hissederek "Hayır. Biz farklıyız." dedi ve ekledi. "Bizde onunki gibi tasma yok. Yani biz istediğimiz zaman gidebiliriz. O gidemez." dedi. Han hala tam anlamamıştı. Tam başka soru soracakken cübbeli adam yanlarına geldi. Gülerek "Selam Hitit ve Annsa." dedi. Pol ve Asire utanmışlardı. Han da cübbeli adamın ne demek istediğini anlamıştı. Shel'nin onu yatırırken anlattığı hikayelerin kahramanlarıydı. Bir çok badireler atlatarak evlenen iki aşığın hikayeleriydi. Pol elini uzatarak "Hoş geldin Aelath. Seni görmek güzel." dedi. Aelath da Pol'un elini sıkarak "sizi görmekte güzel." dedi. Asire gülümseyerek "Zaman sana yaramış. Daha olgun daha güçlü görünüyorsun." dedi. "Hâlâ senin kadar güçlü değilim." dedi ve gülümsedi Aelath. Asire ise mütevaziliğini bir köşeye bırakarak "Bir Bacileus olmak her zaman bir ayrıcalıktır." dedi. Han ise baştan aşağı Aelath'ı inceliyordu. Aelath'ın parmaklarındaki üç yüzük Han'ın dikkatini çekmişti. İstemsizce "Yüzüklerin çok güzelmiş." dedi. Aelath gözlerini aşağı çevirerek "Sen de kimsin?" dedi. Han da babası gibi vurdumduymaz bir tavırla "Ben Han." dedi. Aelath tekrar Pol ve Asire'ye dönerek "Bu çocukta kim?" dedi. Pol sevgi dolu bir gülümsemeyle "Bizim oğlumuz." dedi. Aelath istemsiz bir refleksle "Evlatlık yani." dedi. Üçü de Aelath'ın bu tepkisine şaşırmıştı. Aelath şaşırdıklarını görünce "Bilmiyor muydu? Kusura bakmayın." dedi. "Evlatlık mı? Evet babama çok benzemesem de, onun oğlu olduğum konusunda hiç şüphem yok." dedi Han Pol ve Asire de lafa girerek "O bizim öz oğlumuz." dediler. Bu sefer şaşıran Aelath olmuştu. "Bu imkansız. Mavi ve kırmızı birbirine karışmaz." dedi Aelath. Asire, Han'ın kafasını okşayarak "Biliyorum. Mavi ve Kırmızının birbirine karışmadığını hakkında tarihte sayısız örneği var. İstisnası dahi olmayan örnekler. Fakat Han ilk istisna. Bu bize tanrıların bir mucizesi Aelath. O gerçekten bizim oğlumuz. Ona dikkatli baktığında bunu rahatlıkla göreceksin." dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD