Yüzüme çarpan tokatla gerçek dünyaya döndüm.
Şak diye inmişti avucu yanağıma.
Yüzüm yandı belki ama kalbim hâlâ alev alevdi.
Zarin, gözleri dolmuş gibi, hiçbir şey söylemeden hızla uzaklaştı.
Ben ise hâlâ olduğum yerde kalmıştım.
Ne tokat umurdaydı…
Ne gurur…
Ne pişmanlık…
Bir tek şey vardı içimde:
Ona dokunmuş, onu sevmiş, onu hissetmiştim.
Gerisi mühim değildi.
Kafam yerinde değildi, evet.
Ama kalbim ilk defa olması gereken yerdeydi.
Kalkıp odamın yolunu tuttum.
İnanmazsınız belki ama…
O gece ilk kez huzurla uyudum.
Tokatlı, ama kalbi dolu bir uyku…
Gözümü açtığımda öğlen çoktan geçmişti.
Kafam hâlâ biraz sersem, ama içimde garip bir rahatlık vardı.
Kendimi duşa attım.
Soğuk suyla ayılmaya çalıştım.
Sonra indim aşağı.
Evde çıt yoktu.
“Kevser abla?” diye seslendim.
“Buyur beyim?” dedi, bir köşeden hızla çıkıp.
“Bu sessizlik hayra alamet değil. Herkes nerede?”
“Zarin kızlara söz vermiş,” dedi gülerek.
“Şehirde bir oyuncak müzesi varmış. Onlara oraya götürecekti.”
Belli ki benden kaçıyordu.
Gidebildiği kadar uzağa gitmek istemişti.
“Abla, bana sert bir kahve yap, olur mu?” dedim.
Geçip oturdum.
Gönlünü nasıl alacağımı hiç bilmiyordum.
Acaba… hiç olmamış gibi mi yapsaydım?
Belki de en doğrusu buydu.
Gerçi ben… dayanamaz, bir daha öperdim onu.
Ama artık yapacak bir şey yoktu.
Belki karşılık verseydi, dün gece öylesine bir an olurdu.
Ama şimdi…
Şimdi, dünyanın en güzel hissiydi o öpücük.
Birkaç saat sonra dönmüşlerdi.
Kızlar müzeden gelir gelmez boynuma atladı.
Öpücükler, sarılmalar…
“Ellerinizi yüzlerinizi yıkayın, babanızla sonra oynarsınız,” dedi Zarin, onları yönlendirirken.
Sonra adımlarını bana çevirdi.
Sesi biraz tedirgindi:
“Biliyorum, kızdınız bana. Ama… onlara söz vermiştim.
Sözümü tutmadan buradan ayrılmak istemedim.”
“Ayrılmak?” dedim.
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek bu şimdi?”
“Şey… ben dün gece yaptığım için…”
Sözünü kestim hemen.
“Dün gece ne oldu ki?”
Gözleri büyüdü.
Şaşırmıştı.
Yüzüme, sonra yere baktı.
“Yani… hatırlamıyor musunuz?”
Omuz silktim.
“Hayır. Sanırım biraz fazla kaçırmışım.
Eğer seni incitecek bir şey yaptıysam… özür dilerim.”
Kipriklerini kırptı.
Sanki küçük bir şok yaşıyordu.
“Nasıl yani… hiç mi bir şey hatırlamıyorsunuz?”
Yüzümdeki masum ifadeyi korudum.
“Hiç.”
Halbuki…
Aklımda, dün geceden beri yüzlerce kez o sahnenin tekrarını yaşıyordum.
Gözleri… dudakları… nefesi…
Tokadı bile ezberimdeydi.
Ama o bilmiyordu.
Ve ben, biraz da bu bilinmezliğin içinde onun tepkisini görmek istiyordum.
“Peki o zaman, ben kızlara bakayım,” dedi Zarin, yüzünde o tanıdık sakinlik.
Ve girdi içeri.
Derin bir nefes aldım.
Çok şükür… ucuz atlatmıştık.
Az kalsın…
Gerçekten gidip ardına bile bakmadan terk edecek gibiydi burayı.
Ama kalmıştı.
Hâlâ buradaydı.
Bu bana yeterdi.
Temmuz sıcağı ortalığı yakıp kavururken, elimde hortumla verandayı ıslatmaya başladım.
Az da olsa serinlik iyi geliyordu.
Derken içeriden kızlar fırladı.
Çığlık çığlığa koşup suya daldılar.
Ben hâlâ verandayı yıkıyordum ama fark etmemiştim; kızlarla birlikte Zarin de çıkmıştı.
Ve hortumun suyu ona da sıçramıştı, hem de fena…
Kızlar “Su savaşı!” diye bağırarak hortumu elimden kaptı.
Beni kovalamaya başladılar.
“Hayır hayır, olmaz!” diyerek kaçmaya başladım.
Çaresiz kalınca dönüp Zarin’e seslendim:
“Zarin, beni koru!”
Hızla arkasına geçtim.
Onu kendime siper ettim.
Kızlar yapmaz sanmıştım ama…
Zarin döndü, hafifçe gülümsedi.
Kolumdan tuttu.
“Yakaladım!” dedi.
“Hadi kızlar, saldırın!”
İhanetin böylesi…
Kurtulmaya çalışır gibi yaptım ama içimden…
Kurtulmamayı diledim.
“Demek öyle ha!” dedim, kollarımı beline doladım.
“Islanırsam… sen de ıslanırsın!”
“Serhat Bey!” dedi, ama çok geçti.
Kızlar hortumu üzerimize çevirmişti bile.
Sırılsıklam olmuştuk.
O, kollarımın arasındaydı.
Suyu umursamadan…
Zaman durmuştu sanki.
Bu haliyle bile… bu kadar güzel olabilir mi bir insan?
“Tamam, yeter artık!” dedim kızlara.
Hortum bırakıldı.
Ama ben onu hâlâ bırakmak istemiyordum.
Zarin, “Hadi, herkes üstünü değiştirsin. Sonra mutfakta buluşalım!” diyerek koştu müstakil eve.
‘Herkes’ dediğine göre…
Ben de dahil olmalıydım, değil mi?
Kızlarla birlikte üstümüzü değiştirip mutfağa indik.
İçeri girdiğimde Zarin beni görünce şaşırmıştı:
“Şey… siz de mi pizza yapacaksınız?”
Gülümsedim.
“Evet. Hem… sen ‘herkes’ demedin mi? Bence ben de ‘herkes’e dahilim.
Hadi bakalım… nereden başlıyoruz?”
Bugün, kızlara istedikleri her şeyi yapma sözü verdiği bir gündü.
Onlar da eğlencenin dibine vurmuşlardı.
Herkes kendi pizzasını yaptı, tek tek fırına gönderdi.
Zarin, benim pizzaya bakıp kıkırdadı.
“Serhat Bey… bu ne Allah aşkına?”
Gözlerinde hem kahkaha, hem tatlı bir hayret vardı.
“Kurban olduğum,” dedim gülerek.
“Ne var yani? Gör bak… hepinizinkinden daha lezzetli olacak!”
Pizzalar pişti.
Benimki ilk çıkanlardan biriydi.
Fırından çıkar çıkmaz bir dilim kestim, üfleyerek uzattım Zarin’e.
“Bak bakalım… nasıl olmuş?”
Ucundan küçük bir ısırık aldı.
Gözleri büyüdü.
“Gerçekten… çok başarılı,” dedi.
“Gerçekten mi?” dedim, hafifçe eğilerek.
Ve tam onun ısırdığı yerden bir ısırık aldım.
“O zaman ben de tadına bakayım…”
O an göz göze geldik.
Bakışlarında bir şeyler vardı.
Yumuşamıştı.
Sanki birkaç adım daha atsam, kaçmayacaktı artık.
Ama hâlâ ortaya çıkarmıyordu o duyguyu.
Belki de hâlâ zamanı vardı…
Belki de onun kalbi, geçmişte çok yara almıştı.
Ama ben…
Beklemeye razıydım.
Bir öpücükten vazgeçerim… ama ondan vazgeçemem.
Verandada oturmuş, günün keyfini çıkarıyordum.
Yaptığımız pizzalardan bir dilimi almış, tadını çıkararak ısırıyordum ki—
O sesle irkildim.
“Ooo, afiyet olsun Serhat Bey!”
Damak tadım bir anda kaçtı.
Gözlerimi kaldırdım.
Yüzümün anında değiştiğini hissediyordum.
Zarin de duymuştu sesi.
Ona döndüm.
“Zarin, kızları al. İçeri geç,” dedim, sesimi yumuşak ama kararlı tutarak.
Gözlerimle bir şeylerin ters olduğunu anlamıştı.
Hiç sorgulamadı.
“Peki,” dedi.
Kızları toplayıp içeri girdi.
Ben ise yavaşça ayağa kalktım.
Yüzüm taş gibi.
Adımlarım sert.
Ne istiyorsun lan, ha?
Ne cesaretle geldin kapıma?
Merdivenlerden ağır ağır indim.
Karşımda o…
Yüzünde umursamaz bir sırıtış.
Bir yılan gibi, sinsi.
“Ne isteyeceğim?” dedi.
“Yeğenlerimi görmek istedim. Ama bak, fırsat vermiyorsun ki…”
Celal.
Kızlarımın sözde dayısı.
Benim öz be öz amca oğlum.
Ama hayatımda gördüğüm en karanlık adam.
Damarıma bastı mı, gözünü bile kırpmayan biri.
“Sana kaç kez söyledim Celal…
Senin burada yeğenin falan yok!
Bir daha bu kapıdan içeri adım attığını görmeyeceğim.
Anlamıyor musun laftan?”
Gülümsedi.
O iğrenç, küçümseyici gülümseyişiyle.
“Ben hakkım olanı almadan gitmeyeceğim, Serhat.”
Hakkı mı?
Hangi hakkın?
Senin hakkın gece kulüplerinde, masalarda, barlarda bitti be adam!
Ben çalışırken, sen gecelere gömüldün.
Sen harcarken, ben biriktirdim.
Ben kurdum.
Sen yıktın.
“Sana son kez söylüyorum,” dedim.
“Sakın kızlarımı bahane edip buraya bir daha yaklaşma.
Yemin ederim, gözüm görmez.
Acımam.
Şimdi defol git buradan.”