Bölüm(7)

830 Words
“Baba, ben köfte istiyorum!” diyen Leyla’ya dönmek için başımı çevirdiğimde… Zarin’in gözlerini fark ettim. Bana bakıyordu. Dalgın. Sessiz. Sorgular gibi… Ama bu kez kaçırmadı bakışlarını. Ben de kaçırmadım. Göz göze kilitlendik. İçimden bir şey geçti o anda. İçim dışım bayram yerine dönmüştü. Yıllardır güneşi doğmaz sandığım gökyüzümde bir ışık yanmıştı. Sıcak, umutlu, yaşam dolu… Gece ilerledikçe mangal partisi tüm neşesiyle sürdü. Zarin, “Hadi kızlar, herkese iyi geceler dileyin, uyku vakti,” dedi. Normalde olsa, “Uyumayacağız!” diye kıyamet koparacak kızlarım… Hiç ses etmeden, “Tamam,” deyip beni öptüler. Herkese iyi geceler dileyip içeri geçtiler. Onlar gittikten sonra herkes birer ikişer sofradan kalktı. Ben ve rakım baş başa kaldık yine. Masa sessizliğe büründü. Çiftliğin ışıkları bir bir sönüyor, gece kendi yalnızlığına çekiliyordu. Sonra Zarin tekrar çıktı içeriden. Kapıda durdu. “…Herkes gitti mi?” diye sordu usulca. Başımı kaldırdım. Gülümsedim. “Evet, gittiler. Her zamanki gibi… Ben ve hiç bitmeyen yalnızlığım baş başayız.” Sözlerim biraz da çakırkeyifliğimdendi belki… Belki de içimden dökülen sızılar. “Size eşlik etmemi ister misiniz?” dedi. “İçkiniz bitene kadar.” Bu bir soru muydu Allah aşkına? Sonsuza kadar kal dese… itiraz eder miydim sanıyorsun? “Tabii,” dedim. “Memnun olurum.” Geldi. Yanımdaki sandalyeye oturdu. Zaten sarhoş olmaya başlamıştım… Bir de kokusu vurdu. Bir kadın bu kadar mı sarhoş eder bir adamı? Sadece varlığıyla bile… “Otuz altı yaşındayım,” dedim, sessizce. “Hayatımın her döneminde… hep yalnız hissettim kendimi.” “Eşiniz öldükten sonrasını mı kastediyorsunuz?” dedi, sesi çok nazikti. “Hayır,” dedim. “Ben… kendimi bildim bileli yalnızım, Zarin.” Sustu. Devam ettim: “Berçem’le… yani eşimle… Tek ortak noktamız çocuklardı. Sevmedik birbirimizi. İsteyerek evlenmedik. Aileler istedi… biz de boyun eğdik. Birbirimize ne yar olabildik, ne yaren…” Gözlerimi yere indirdim. “…Aynı yolda yürümek zorunda kalan iki kurbandık sadece.” O an yüzüne bakmak istedim. Ne düşünecekti? Ne hissedecekti? Bana acır mıydı, yoksa… beni anlar mıydı? Ama sustu. Bir şey demedi. Ve o sessizlik… O kadar çok şey anlattı ki. “Bilmiyordum…” dedi Zarin, usulca. Kimse bilmez zaten, dedim içimden. Ama ben biliyordum. Berçem de biliyordu. Sadece susmuştuk onca yıl. “Belki hayat bundan sonra farklı olur sizin için,” dedi. Gülümsedim, ama buruk bir gülümsemeydi. “Umarım… Çünkü hayatın bana bir mutluluk borcu var. Benden çaldığı on altı yılı… Tekrar bana vermek zorunda.” Bardaktaki son yudumu kafama diktim. Elimi tekrar şişeye uzatmıştım ki, o nazik sesiyle uyardı: “Bence daha fazla içmemelisiniz.” “Öyle mi dersin?” dedim, hafif alayla. “Bence öyle,” dedi. “Ama… yine de siz bilirsiniz, Serhat Bey.” O ‘Bey’ kelimesi dilimde acı bir tat bıraktı. “Sizli bizli konuşmasan benimle?” dedim. Başını eğdi. “Olmaz… Yakışık almaz. Sonuçta siz benim patronumsunuz. Ve aramızda, o ‘siz’leri ortadan kaldıracak bir samimiyet yok.” Gözlerini gözlerime kaldırdı. Cümlelerinde mesafe, bakışlarında bir titrek yumuşaklık vardı. “Peki ya…” dedim, “Ben öyle bir samimiyet olmasını istiyorsam?” “Nasıl yani?” diye fısıldadı şaşkınlıkla. Bir anda… Sandalyesini tutup kendime doğru çektim. Gözleri panikle etrafı taradı. “Biri görürse… iyi olmaz, Serhat Bey.” O an… içimde fırtına koptu. Bey demesin istiyordum artık. O mesafeyi duymak istemiyordum bir daha. “Başlatma şimdi o ‘Bey’den ya…” dedim, öfke değil ama biriken duyguyla dolu bir tonda. Nutku tutulmuştu. Yutkundu, bakışlarıyla cevap aradı. “Korkma benden,” dedim. “Sana hiçbir zararım dokunmaz. Ama benimle böyle konuşmana da dayanamıyorum. Tamam, biri varken neyse… ama biz baş başayken… sadece Serhat de. Olur mu?” “Olmaz,” dedi anında. Düşünmeden, beklemeden. “Neden olmuyormuş, hanımefendi?” diyerek biraz daha yaklaştım. Sesi çıkmadı. Yutkundu. “Deminde söyledim ya size… Siz benim patronumsunuz. Yetmez mi?” “Yetmez,” dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. “Neden?” diye sordu, yavaşça. Bir an duraksadım. Gözlerinde o kırılgan masumiyet vardı. Ama içinde gizli bir güç de vardı; direniyordu. “Çünkü…” Sustum. “Çünkü ne?” dedi, sabırla. Derin bir nefes aldım. Ve artık gizlemeden, saklamadan döktüm içimi: “Bu hayatta hep planlı oldum. Hep bir adım sonrasını düşündüm. Ama artık düşünmek istemiyorum. Anı yaşayıp mutlu olmak istiyorum. Aklımı değil… Kalbimi dinlemek istiyorum.” Gözleri büyüdü. Sözlerim içine mi işledi, yoksa korkuttu mu, ayırt edemedim. “Peki…” dedi sonunda. “Kalbinizin sesini dinlediğiniz için pişman olursanız?” Gülümseyerek baktım yüzüne. “Olmam. Biliyorum.” Israrla yine sordu: “Ya olursanız?” “Bilmiyorum inanır mısın ama… Bence hayatım boyunca aldığım en doğru karar bu olacak.” Gözleri dolmuş gibiydi. Tam da o anda… Etrafı şöyle bir kolaçan ettim. Kimse yoktu. Kimse görmüyordu. Ve usulca eğildim. Öptüm onu. Sessizce. İçimden geleni, her şeyi susturarak… Varsın yansın artık dünya. Ben onunla baş başaydım. İlk kez gerçekten yaşadığımı hissettim. Gönüldü ya bu… Ferman dinlemiyordu işte. Hayatımda ilk kez hissettiğim bu duyguyu kaybederim diye ödüm kopuyordu. Zaten bütün acelem de bundandı. Bir an önce hissettiklerimi yaşamak, onu dokunarak, öperek, o anda kalmak… Onun dudaklarına değmek… Cennete gidip bir saniyeliğine geri dönmek gibiydi. Ama…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD