Sesi kırılmıştı.
Yaralı bir ceylan gibiydi.
Ve ben… o yaralı ceylanı severek iyileştirmek istiyordum.
Üşüdüğünü fark ettim.
Ceketimi çıkardım, omuzlarına sardım.
“Teşekkür ederim… ama siz de üşüyeceksiniz,” dedi.
Keşke yandığımı bilseydi…
İçim cayır cayır yanıyordu…
Sonra ayakkabılarından dolayı sendeledi.
Refleksle belinden tuttum, düşmesin diye.
Ve o an…
Burun burunaydık.
Nefesi tenime değiyordu.
Gözlerinde ürkek bir telaş, yüzünde mahcup bir ifade…
Ben kendimi tutuyordum.
Saatlerdir, günlerdir…
Ama artık dayanamıyordum.
Yavaşça eğildim…
Tam onu öpmeye yaklaşmıştım ki—
Bir korna sesi…
İçimde bir şeyler kırıldı.
Geri çekildim.
Kahya gelmişti.
Zamanlama… tam da o an…
“Arabaya geç,” dedim Zarin’e.
Sanki o da anlamıştı…
Sanki hissetmişti…
Çünkü yanakları kıpkırmızıydı.
Arabaya binip çiftliğin yoluna koyulduk.
Kızlardan birini kucağına alıp taşımama yardım etti.
Odalarına birlikte taşıdık, yatırdık.
Üzerlerini örttük.
Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki,
“O zaman ben gideyim,” dedi.
Bir adım atmıştı ki durdurdum onu.
“Zarin, bekle…”
Adımları durdu.
Ben bir şey söylemek üzere yaklaştım.
“Buyurun, Serhat Bey…”
Sesinde mesafe vardı.
Durmuştu.
Ben birkaç adım yaklaştım,
“Biraz konuşabilir miyiz?” dedim.
Gözlerini benden kaçırarak, yumuşak ama keskin bir sesle karşılık verdi:
“Konuşmasak daha iyi bence… Size iyi geceler.”
Ve arkasını dönüp çekip gitti.
Hiç geriye bakmadan…
Olduğum yerde kaldım.
Sanki biri göğsüme yumruk atmıştı.
Kendime kızdım.
O an…
O öpme hamlesi…
Onu tedirgin etmişti belli ki.
O gece boyunca düşündüm.
Yatağımda sağa sola döndüm.
Bir daha böyle acele etmeyecektim.
Onu ürkütüp kendimden uzaklaştırmak istemiyordum.
Çünkü… onu yakınımda istiyordum.
Hep yakınımda.
Ertesi gün, öğleye kadar dışarıdaki işlerimle uğraştım.
Eve döndüğümde annemi yolcu etmeye hazırlanıyorduk.
O sabah görememiştim ela gözlümü.
Apar topar çıkmak zorunda kalmıştım.
“Anne,” dedim, “her şeyin hazır mı? Bir eksik, bir gedik var mı?”
“Yok oğlum… ama aklım kızlarda kalacak.”
“Kalmasın,” dedim, gülümsedim.
“Zarin var. Sen yıllar sonra ilk kez rahat bir tatil yap. Kızlar emin ellerde.”
Başını salladı, derin bir iç çekti.
“Allah razı olsun.
Kendi evladı gibi bakıyor kızlara.
Ben izliyorum.
Şimdiye kadar bir kez olsun yüksek sesle konuştuğunu bile duymadım.”
“Onlar da çok seviyor,” dedi ardından.
Ben de…
Ama söyleyemiyordum.
İçimden geçirdim yalnızca:
Sadece kızlar değil anne… ben de seviyorum onu.
Kırk yılda bir âşık olmuştum.
Onu da elime yüzüme bulaştırmaktan korkuyordum.
Becerememekten.
Yaralamaktan.
Kaybetmekten…
“Hadi sen kızlarla vedalaş. Ben eşyalarını arabaya taşıyayım,” dedim.
“Tamam oğlum,” deyip yukarı çıktı.
Babamı, Berçem’in vefatından kısa bir süre sonra kaybetmiştik.
O acılar…
Bizi birbirimize daha çok bağlamıştı annemle.
Şimdi ise ilk kez uzak kalacaktık bu kadar.
Ama güveniyordu Zarin’e.
Benim gibi…
Yukarıdan kızlarla birlikte indiler.
Arkalarından Zarin geliyordu.
Ama bir an bile yüzüme bakmadı.
Kaçıyordu.
Haklıydı belki…
Yine de kırılıyordum.
“Benim kızlarım sana emanet,” dedi annem, ayrılırken.
Zarin başını eğdi, sesindeki yumuşaklıkla cevapladı:
“Emanetleriniz… benim gözümün bebeği.”
O an…
Sende benim göz bebeğimsin, demek geçti içimden.
Ama diyemedim.
Yutkundum.
Boğazım düğüm düğüm oldu.
Zalim…
Yine kaçtı benden köşe bucak.
Annemle vedalaşıp onu havaalanına bıraktım.
Dönerken mutfağı arayıp hazırlık yapmalarını istedim.
Arada sırada tüm çalışanlarla birlikte mangal yapardık.
Bugün de o günlerden biri olacaktı.
Eksikleri alıp çiftliğe döndüm.
Ben gelene kadar mangallar yanmıştı bile.
Kömürler kızarmış, masalar dizilmişti.
Kahya’yı çağırdım.
“İbrahim, herkesi topla,” dedim.
“Bu akşam hep beraber oturacağız”
Üstümü başımı değiştirip indim aşağı.
Kızlar salonda, yan yana uzanmış televizyon izliyorlardı.
Leyan beni görür görmez,
“Babam geldi!” diye sevinçle bağırarak koştu.
Sarılıp öptü beni.
“Hoş geldiniz,” dedi Zarin, biraz çekingen, ama içten.
“Hadi gelin,” dedim.
“Mangal yakacağız.”
Kızlar çığlık çığlığa, “Yaşasın!” diyerek fırladılar.
Ben içeriden Zarin’e seslendim:
“Hadi, sen de babanı çağır. Hep birlikte yiyelim.”
O an durdu.
Bakışlarıma baktı.
“…Hep birlikte mi yiyeceğiz?” dedi.
Başını hafifçe yana eğmişti.
İçinde alışmadığı bir şey vardı bu fikrin — aidiyet, kalabalık bir sofraya ait olmak…
“Evet,” dedim.
“Hep birlikte. Ailece.”
Zarin babasını çağırmaya gitti.
Bir süre sonra, onlar da sofradaydı.
Zaman geçtikçe onun neden bu kadar tertemiz bir kadın olduğunu daha iyi anlıyordum.
Babasıyla konuştukça, Zarin’in mayasıyla tanışıyordum sanki.