Bölüm (12)

929 Words
“Düşünemedim, güzelim,” deyip kalktım hemen. Yine yırtmıştım paçayı, ama ne kadar daha kaçacaktım, bilmiyordum. Taburcu olduk. Evimize döndük. Hepimiz yorgunduk, Leyla hariç… İlaçlar ona iyi gelmişti. Ama benim ela gözlüm… Bitap düşmüştü. “Hadi sen git biraz uyu,” dedim ona. “Kızlarla ben ilgilenirim.” “Yok, sen de yorgunsun,” dese de… Zorla ikna ettim. Hiç değilse birkaç saat dinlensin istedim. Ben alıştım. Uykusuzluğa da, ona hasret kalmaya da. Çünkü bizim hikâyemiz zaten böyle başlamıştı: Küçük küçük adımlar ata ata… Ve bugün… Tam bir ay olmuştu. “Ergen gibi gün mü saydın?” dersen… Saydım. Çünkü o bir ay, hayatımın en güzel günleriydi. Onunla geçen her an, yeniden doğmak gibiydi. Artık bana alışmıştı. Bana gülümsüyordu. Saklanmıyordu eskisi gibi. Bugün annem dönecekti. O yüzden erkenden kalktık. Kız kardeşim ve oğlu da gelecekti onunla. Zaten yazın da sonu yaklaşmıştı… Ama benim için… Her mevsimin adı artık Zarin’di. Birazdan çıkacaktım. Annem,kardeşim ve yeğenimi alıp çiftliğe getirecektim. Kahvaltı sofrasında yalnızdık. Kızlar, Zarin’in onlar için hazırladığı haftalık programın peşine düşmüş, odalarına çekilmişlerdi. O sırada yana eğildim usulca. “Yavrum… ben az sonra annemleri alacağım,” dedim fısıltıyla. Önce etrafa bakındı. Sonra yüzünü buruşturdu. “Kaç defa söyledim Serhat… ulu orta böyle konuşma diye!” Gülümsedim. “Korkma gülüm, kontrol ettim kimse yok.” Ve kaşla göz arasında yanağına minicik bir buse kondurdum. “Bak ya…” dedi, dudaklarının kenarı seğirirken. “Bakayım mı?” dedim gülerek. “Yapma şöyle şeyler,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Vallahi kalbime inecek bir gün.” Gülümseyip arkasından içeri girdim. Kapıdan adım atar atmaz, kolundan tutup kendime çektim. “Sen gelsene benimle…” dedim. Ne olduğunu anlamadan sürüklenmişti misafir odasına. “Dur, ne yapıyorsun…” diyemeden kapıyı kapattım. Ve öptüm. Öyle saf, öyle içten… Bir öpüştü bu. Ve o da karşılık verdi. O an… Sevincim tarife sığmazdı. Hani bir çocuğa şeker verirsin… O küçücük kalbi sevinçten taşar ya, İşte ben oyum. O an çocuk bendim. Geri çekildim. Ve usulca fısıldadım: “Seni seviyorum…” O da bana bakıp… Bugüne dek hiç söylemediği o kelimeyi dudaklarının arasından usulca bıraktı: “Ben de seni seviyorum.” Duyduğum anda… Öldüm sandım. Öldüm de… Cennete düştüm sandım. Yanındayken, başka hiçbir şey çalışmıyordu bende. Tek çalışan organım… Kalbimdi. Biraz sonra, annemleri almaya gitmek üzere kalkarken, “Elin değmişken, döndüğünde biraz konuşalım mı?” dedi. “Şimdi konuşalım güzelim, daha var onların gelmesine,” dedim. “Hadi gel, çıkalım çalışma odasına.” “Sen çık, ben geliyorum,” dedi. Az sonra geldi. Kapıyı kapattı. Ve karşıma oturdu. Malum konuydu. “Sey… okullar açılıyor ya. Her yıl Esma’yı ben yerleştiriyorum. Annenle ablan gelirken ben de bir iki günlüğüne izin istesem…” dedi. “İstanbul’a mı gideceksin?” dedim. “Evet, gitmem gerekiyor.” “Tamam güzelim. Ne zaman istersen.” “İki güne gideriz,” dedi. Birden boşlukta gibi hissettim. İki aydır burada, yanı başımdaydı. Tek bir gün bile izin almamıştı. Şimdi… O olmadan uyanma fikri canımı sıkıyordu. “Bu kadar çabuk mu?” dedim hafifçe. Gülümsedi. “Gerekli…” “Tamam. Kaç gün sürerse sürsün. Git, hallet işini. Ama sonra gel… Gel, çünkü ben sensiz olmaya hazır değilim.” Teşekkür etti, ayağa kalktı. “Ben kızlara bakayım,” deyip aşağı indi. Ben ise… Aklımdan geçen fikrin yüzüme yayılan sevinciyle gülümsedim. Dayanmak zorunda mıyım? Yoksa… o gitmeden önce bir sürpriz mi yapmalıyım? Annemler geldiğinde çiftlik bayram yerine dönmüştü. Kızlar kuzenleriyle avluda oynuyordu. “Kızlar pek uysal bu defa, maşallah,” dedi kız kardeşim. “Zarin sayesinde…” dedim, gözümle Zarin’i arayarak. “Gözü gibi bakıyor onlara. Bakıcı değil… Anne gibi.” “Bakacak tabii,” dedi Sümeyye. Sesindeki küçümseyici ton, tırnaklarımın içini bile kazıyacak gibiydi. “Dünyanın parasını alıyor. Üstelik ailesini de buraya yerleştirmişsin…” Yavaşça başımı kaldırdım. Ama sesimi kısmadım. “Mevzu para olsaydı… Bugüne kadar kızların bir kez bile ‘anne’ dememesi gerekirdi. Ben ‘anne gibi’ diyorum… Sen para diyorsun.” Masaya hafifçe eğildim, sözlerim net ve keskin: “Zarin’in buraya gelmesi için ailesinin gelmesi gerekiyordu. Ama eğer onun yanında böyle konuşmaya devam edersen… Kusura bakma, ben de sana karışmam.” Ayağa kalktım. Tüm salon sessizliğe gömülmüştü. Sümeyye dudak bükerek homurdandı: “Ay… lafa bak. Söyletmez bakıcısına…” Gözlerimi ona diktim. “Evet, söyletmem. Çünkü senin ve diğer herkesin dört senedir yapamadığını… O kız yaptı.” Arkamı döndüm. Eve girdim. Akşam yemeğinde Zarin sofrada yoktu. İçimden bir şeyin ters gittiğini hissettim. “Kevser abla,” dedim sessizce. “Zarin nerede?” “Şey…” dedi gözlerini kaçırarak, “İçeride bizimle yiyecek. Sümeyye Hanım… öylesi daha münasip olur dedi…” Sessizlik… Sonra başımı yavaşça kaldırdım, gözlerimi sofradaki kardeşime diktim. “Kevser Abla, sana bir şey soracağım,” dedim. “Bu evin… bu çiftliğin beyi kim?” “Tabii ki sizsiniz beyim…” dedi ürkekçe. “O zaman bundan sonra, benim haberim olmadan… Hiçbir karar alınmayacak. Hiçbir insan… dışlanmayacak.” Gözlerimdeki öfke… anneme de geçmişti. “Oğlum… benim haberim yoktu,” dedi sessizce. Anladım. Ama Sümeyye’nin lafları öyle değildi. “Abi…” dedi, rahatça çatalını bırakıp. “Ben sorun olacağını düşünmedim. Sonuçta… basit bir çalışan.” Bardağı taşıran damla buydu. Sakince döndüm çocuklara: “Kızlar… hadi gidin Zarin ablanıza söyleyin, mutfakta yiyeceğimizi. Ben de geliyorum.” “Dayı?” dedi Kadir. “Sen de bizimle gel.” Onlar çıkınca… Yumruğum masaya indi. Tak. “Burası benim evim!” dedim. “Sümeyye, benim hayatım! Ve sen de çok iyi bilirsin… Ben, bana ait olan şeylere karışılmasından hiç hoşlanmam!” Kız kardeşim ağzını bile açamadan devam ettim: “Ayrıca senin ‘basit bir çalışan’ dediğin kadın… Benim çocuklarıma annelik yapıyor. Aylardır. Siz şehir şehir dolaşırken… O, kızlarım ateşlendiğinde sabaha kadar başlarında bekledi.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD