Ama benim kalbim… Hayatım boyunca hiç öyle atmamıştı.
Kitapçıdan çıktılar, yürüyerek otobüs durağına gittiler. Ben de arkalarından gittim. Gençliğime dönmüş gibiydim. İçimde kımıl kımıl bir heyecan. Sanki yeni yetme bir çocuk gibi… Bir tanıyan çıkmasa, o otobüse biner, nereye gidiyorsa peşinden giderdim. Ama ya biri görürse? Açıklayamazdım.
Otobüs hareket etti. Bakakaldım arkasından. Yavaş yavaş gözden kaybolurken yüzümde farkına bile varmadığım bir tebessüm vardı. Tuhaf… Ama güzel bir his.
Arabaya binip soluğu çiftlikte aldım. Girer girmez doğru müstakil evin yolunu tuttum. Kahyanın kapısını çaldım…
Kahyanın kapısını çaldığımda yüzündeki şaşkınlık her halinden belliydi.
“Hayırdır beyim, bir sorun mu var?” dedi.
“Dün,” dedim, “hani yeni geldiler demiştin ya… Bir kızdan bahsettin.”
“Haa… Zarin’den mi bahsediyorsunuz?” dedi, kaşlarını hafif kaldırarak.
“Zarin miydi adı?” diye sordum.
“Evet beyim, Zarin,” dedi.
“Yarına kadar,” dedim, “onun da, ailesinin de hakkında ne var ne yok öğreneceksin.”
Kahya şaşkınlıkla bakıp, “Bir kusurları mı var beyim?” diye sordu.
“Sana ne diyorsam onu yap, İbrahim Kahya,” dedim ve arkamı dönüp yürüdüm.
Bu kadının kim olduğunu bilmek istiyordum. Bilelim ki, ona göre hareket edelim…
Eve girdiğimde kızlar koşup boynuma atıldılar. “Baba!” diye seslendiler neşeyle.
Annelerinin yokluğu, şüphesiz ki zordu. Ama elimden geleni yapıyordum onlar için.
Birlikte yemek yedik, oyunlar oynadık. Sonra onlar uyudu. Ve ben yine yalnızlığımla baş başa kaldım.
Bir çay koyup çıktım verandaya.
Aklım sabahtan beri aynı kişideydi…
Adını yeni öğrendiğim o kızda: Zarin.
Ertesi gün, öğleye doğru İbrahim Kahya geldi ofise.
“Neler öğrendin?” dedim, lafı hiç dolandırmadan.
Anlatmaya başladı:
“Yirmi dört yaşında… Lise son sınıfta okulu bırakmış. Annesi vefat edince, küçük kız kardeşlerine bakabilmek için bırakmak zorunda kalmış. Aslında babaları çalışmasına razı değilmiş ama onlar ikna etmiş. ‘Yazın biraz para kazanırız, okul harçlığımız çıkar,’ demişler. En büyükleri Zarin. Bir nevi hem abla, hem anne olmuş hepsine.”
“Evli mi? Nişanlı mı?” diye sordum.
“Yok beyim, hepsi kendi hallerinde. Mazbut bir aile. Kızların hepsi bekar. Bu okumamış ama diğerleri okuyor. Bir tanesi öğretmen olacakmış yakında. Şimdi bizim konteynerlarda kalıyorlar. Eylül gibi gideceklermiş.”
“Demek kardeşlerine analık ediyor…” dedim içimden.
“Peki, kardeşleri nerede okuyormuş?”
“İstanbul’da beyim.”
Kafamda bazı taşlar yerine oturmuştu.
“Peki, gidebilirsin,” dedim.
Tam kapıdan çıkıyordu ki aklıma geldi.
“İbrahim…”
“Buyur beyim?”
“Üst kattaki müstakil yeri boşalt. Güzelce temizlet. İçini baştan aşağı döşeyin. Yeni gibi olacak.”
“Peki beyim… Ama hadsizlik saymazsan, sebebini öğrenebilir miyim?”
“Yakında yeni bir aile yerleşecek oraya. Dediğimi yap, gerisini karıştırma,” dedim.
O çıktıktan sonra elimde çay, başımı geriye yasladım.
Şimdi sırada o ela gözlü dilberi ikna etmek vardı.
Ama nasıl?..
Bu yaşıma kadar hiç böyle bir şey yapmamıştım. Üç gün boyunca düşündüm. Nasıl olur? Ne der? Nasıl yaklaşırım? Sonra karar verdim. Kahyayı araya sokacaktım.
“Çiftlikte çocuklara bakacak birini arıyoruz, ben de seni önerdim,” diyecekti.
Hatta bir de eklemesini istedim:
“Yalnız kalmak istemezsen, aileni de yanında getirebilirsin.”
Kafaya koymuştum. Ne olursa olsun, onu buraya getirecektim. Gözümün önünde olacaktı. Gözlerimle görecektim nasıl bir kadın, nasıl bir abla, nasıl bir anne adayı…
Aşkla ilgili bir bilgim yoktu. Hiç âşık olmamıştım bugüne kadar. Ama aklımda, fikrimde… o gün karşımda oturuşu, lavanta kokusu, gülüşü vardı.
Yatakta dört dönüyordum günlerdir.
Beni ne hale soktuğunun farkında olsa…
O sabah kahvaltıya indiğimde kahya eğilip kulağıma fısıldadı:
“Beyim… kabul ettiler. İzin verdiğiniz zaman gelmeye hazırlar.”
“Şimdi! Hemen gelsinler,” dedim. Elimdeki çatalı bile zor tutuyordum heyecandan.
Ben, Serhat Karayel… En son kızlarım doğduğunda bu kadar heyecanlanmıştım.
Annem şaşkınlıkla sordu:
“Ne oluyor oğlum?”
“Kızlara bakacak biri gelecek bugün,” dedim. “Baştan söyleyeyim, sadece çocuklarla ilgilenecek: Zarin. Kız kardeşleri ev işlerinde yardımcı olur, onlar da burada kalacaklar.”
“Tamam oğlum,” dedi annem, “Yeter ki kızlara iyi baksın.”
“Kahvemi yapın, verandaya getirin,” dedim ve çıktım yukarı.
Onu çiftliğin kapısından girerken izlemek istiyordum.
Bunu kaç zamandır hayal ediyordum bir bilseniz…
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Sonra biraz ötede bir araba belirdi. Kalbim göğsüme sığmayacak gibiydi.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Terasın demirli balkonuna yanaştım. Araba çiftlik kapısında durdu. Önce babası indi, ardından o…
Sonra diğerleri.
O kadar dikkatle bakıyordum ki… Zalımın kızı, bir kez başını kaldırıp bakmadı yukarı.
Bir baksa… yemin ederim gözlerimi kaçırmazdım.
Ama bakmadı.
Ellerinde eşyalarıyla içeri geçtiler. Yaklaşık bir saat sonra eve doğru yürüdüklerini görünce hemen toparlanıp aşağıya indim. Annemle tanışıyorlardı. Babası yine tarlada çalışacaktı. Ama o… artık burada, çocuklarla birlikte kalacaktı.
Artık tanışma zamanıydı.
Yemin ederim, on beş yaşındaki çocuklardan beter bir heyecan içindeydim.
Besmele çekip girdim içeriye.
“Ha, beyiniz de geldi,” dedi annem, bana dönüp.
O anda Zarin başını çevirdi ve o gül yüzünü bana döndürdü.
Olduğum yere mıhlanıp kaldım.
Bu nasıl bir etkidir böyle…?
“Oğlum, gel. Kızlara ne yapacaklarını anlatıyordum,” dedi annem.
“Öyle mi? Ne güzel…” dedim, olduğum yerden birkaç adım ilerledim.
Gözüm hâlâ onun üzerindeydi.
“Hoş geldiniz,” dedim.
“Hoş bulduk, efendim,” dediler.
Bilmiyormuş gibi sordum:
“Zarin hanginiz?”
“Buyrun efendim, benim,” dedi.
“Seninle özel olarak konuşmak isterim birazdan. Tek istediğim, kızlarla ilgilenmen.”
“Olur efendim,” deyip başını eğdi.
‘Efendim’ mi kaldı artık ortada?
Ben o an yer yarılsa da içinde kaybolsam, yine de “kal” derdim.
Dört nala arkasından koşasım vardı.
Tuhaf bir hâle girmiştim. Resmen deliye dönmüştüm içimden.
“O zaman üst katta çalışma odasında bekliyorum seni,” deyip çıktım yukarı.
Odaya girip koltuğa yaslandım.
Kalbim atıyor ama zaman duruyordu sanki…
Birkaç dakika sonra kapı çaldı.
“Gel,” dedim.
Kapı açıldı. İçeri girdiğinde tüm oda onun lavanta kokusuyla doldu.
“Konuşmak istemiştiniz,” dedi sessizce.
“Geç, otur. Ayakta kalma,” dedim.
“Böyle iyi, efendim,” dedi.
“Şimdi bak,” dedim o gün Zarin’e, gözlerimin içine bakarken, “benim kızlarım her şeyim. Dört yıl önce annelerini kaybettiler. O yüzden bir yanları hâlâ eksik… Hassaslar. Senin görevin sadece çocuklarla ilgilenmek olacak. Çiftlikteki diğer işlerden tamamen bağımsızsın. Bir yere gitmek istersen, şoför seni götürüp getirecek. Ve kızlarla ilgili ne olursa olsun, sadece beni arayacaksın. Başka kimseyle muhatap olmanı istemem.”
Bunu söylerken gözleri yerdeydi.
“Telefon numaranı ver, kaydedeyim,” dedim.
“Şey… Benim telefonum yok,” dedi utangaç bir sesle.
Çağırmak ister gibi bakmadım, bozulsun istemedim.
“Sorun değil. Aldırırız bir tane,” dedim.
“Şimdi geç, kızlarla tanış.”