O odadan çıkar çıkmaz derin bir nefes aldım. Göğsüm sıkışmıştı saatlerdir, resmen kasılmaktan ölecektim. Ömrümde böyle bir heyecan yaşamamıştım.
Öğleden sonra ilk iş, ona bir telefon aldırmak oldu. Kendi numaramı kaydettim. Elimdeki telefonla aşağı indim.
Kızlarla oturmuş kitap okuyorlardı.
Hayret etmiştim.
Benimkiler kitap sevmezdi normalde.
Beni fark edince hemen ayaklandılar.
“Ne yapıyorsunuz bakalım?” dedim.
“Bir anlaşma yaptık,” dedi Zarin. “Tatil bitene kadar düzenli kitap okurlarsa, haftada bir gün istedikleri yere gideceğiz.”
“Öyle mi? Ne güzel…”
Telefonu uzattım.
“Bu sizin.”
“Teşekkür ederim, efendim,” dedi ve aldı telefonu.
Günü bitip müstakil konutuna geçerken görmüştüm onu.
Bense bütün gün verandada oturup onu izlemiştim.
Bir saat kadar sonra, tekrar çıkıp kız kardeşleriyle dışarı doğru yöneldiklerini gördüm.
Kahya dışarıda oturuyordu. Hemen indim.
“Bir şey mi oldu beyim?” dedi.
“Bu kızlar gece gece nereye gidiyor?”
“Nehrin kenarına gideceklermiş,” dedi. “Buraya gelirken görmüşler.”
Konuşmasının devamına bile izin vermedim.
“Atımı hazırla,” dedim, “hemen.”
Atı alır almaz farklı bir yoldan nehre sürdüm.
Kızlar nehir kenarında ayaklarını suya sokmuş oturuyorlardı.
Sonra Zarin ayağa kalktı. Elbisesinin eteklerini topladı, suya doğru ilerledi.
Bir eliyle eteğini tutarken, diğer eliyle avucuna su alıp yüzüne ve boynuna sürdü.
Bir an gözümü kırpmadan seyrettim onu.
Sonra… Ayak mı kaydı, taş mı çarptı… Bilemedim.
Ama düştü.
Ve nehrin akıntısı sertti.
Kardeşleri telaşla bağırıyordu ama Zarin sudan çıkamıyordu.
Hiç düşünmedim.
Atın sırtından atlayıp daldım suya.
Elim değdiği anda, korkuyla kollarını boynuma doladı.
“Zarin!” dedim. “Bana bak!”
Elimle yüzüne düşen saçları kenara ittim.
Göz göze geldik.
İşte o an… Kalbimden bir şeyler aktı gitti sanki.
“İyi misin?” dedim, bakışlarımı kaçırarak.
Çünkü biraz daha öyle bakarsa…
Dayanamayıp dudaklarına dokunacaktım.
Kucağımda sudan çıkardım onu.
Tirtir titriyordu.
“Burası pis akıyor. Bir dahaki sefere dikkat edin,” dedim.
“Hayatımı kurtardınız… Çok teşekkür ederim,” dedi, sesi zar zor çıkıyordu.
Bu halde yürüyemezdi.
“Böyle gidemezsin. Köyün içinde bu hâl hoş görünmez.”
“Mecburum…” dedi.
“Sen benimle gel,” dedim. “Kardeşlerin kendi yollarından dönsün. Sen böyle yürüyemezsin.”
“Olmaz… Ama…”
“Olur,” dedim ve susturdum onu.
Kızlar önden yürümeye başladılar.
Ben atın üstüne çıkıp elimi uzattım.
Tereddüt etti ama sonunda arkamdan bindi.
“Bana tutun. Yoksa düşersin,” dedim.
“Peki,” dedi, fısıltı gibi.
Kollarını sarınca belime…
Yemin ederim… Ya biraz önce suda boğuldum ve şimdi rüyadaydım, ya da bu gerçekti ama ben yaşamıyordum.
Hiç bitmesin istedim.
Atı dört nala sürdüm.
Keşke o an kalbimin sesini duyabilseydiniz…
Aşık olmak buysa eğer, çok şey kaçırmıştım.
Sadece küçük bir dokunuşla bu hale geldiysem…
Ya karşılık alırsam?
Aklım gitmişti.
Ben artık otuz altı yaşında bir adam değil, on sekizinde bir gençtim.
Ve bu hâli…
İşte bunu sevdim.
Ne bu histen…
Ne de arkamdaki o ürkek ceylandan vazgeçmeye hiç niyetim yoktu.
Ya benim olacaktı…
Ya da benim olacaktı.
Çiftliğin önünde durdurduğum attan aşağı atladım. Elimi uzatıp arkamdaki ürkek ceylana — Zarin’e — kucaklayarak yardım ettim inmesine.
Kollarımdayken öyle masum, öyle sessiz bakıyordu ki…
İçim titredi.
“Tekrar teşekkür ederim,” dedi.
Ve ardından utangaç bir adımla, neredeyse koşarcasına içeri girdi.
O adımı atar atmaz ben, “Kahya!” diye seslendim.
“Buyur beyim,” diyerek çıktı karşıma.
Atın yularını ona uzatıp eve doğru yürüdüm.
Girer girmez doğruca banyoya geçtim.
Kendimi sıcak suyun altına attım. Hâlâ içim yanıyordu…
Dışarı çıktığımda üzerimde bornoz, saçlarım hâlâ ıslaktı.
Adımlarımı pencere kenarına doğru attım.
Tam karşıya…
Bile isteye seçmiştim üst kattaki müstakil evi. Çünkü benim odamın tam karşısındaydı. Perdeyi aralayıp baktım.
O an telefonum çaldı. Komodinden uzanıp aldım. Kızlarım arıyordu. Tam açacaktım ki, gözüm karşı pencereye takıldı.
Zarin…
Duştan yeni çıkmıştı.
Benim gibi…
Üzerinde yalnızca bir havlu vardı. Odaya girdi.
Gözlerimi çevirmem gerektiğini biliyordum.
Ama yapamadım.
Öylece…
Seyrettim.
Tam bornozunu omuzlarından indirmişti ki, o da fark etti perdenin açık olduğunu.
Perdeyi çekti aniden.
Ama gölgesi hâlâ görünüyordu.
Ben hâlâ oradaydım.
Dakikalarca, yalnızca bir silüeti izledim.
Ve sonra yatağa girdim.
Ama uyumak ne mümkün…
İçimde bir kıpırtı.
Kalbim, midem, ellerim… hepsi birbirine karışmıştı.
Sabah olduğunda, sofrada kahvaltı hazırdı.
Kızlarım öpüp geçtiler yanıma, her zamanki gibi.
Ama bir şey farklıydı.
Masada en sevdiğim şey vardı: sıcacık sıkma…
“Ellerine sağlık Kevser abla,” dedim.
O bizim mutfakta çalışırdı yıllardır.
“Afiyet olsun ağam,” dedi. “Ama ben yapmadım.”
Kaşlarım çatıldı, şaşırmıştım.
“Yeni gelen kız… Zarin. Sizin için teşekkür etmek istemiş. ‘Ne sever?’ diye sordu. Ben de söyledim. O da kalktı yaptı.”
O an…
Sanki kalbime ince bir bıçak saplandı.
Ama acı değildi.
Tatlı bir sıcaklıktı.
Elleriydi…
Elleriydi bu sabah beni doyuran.