Ben o kahvaltıyı, ömrüm boyunca tek lokmada yememiştim.
Patlayacağımı bilsem, bırakmazdım tabakta.
Annem bile şaşırmıştı.
“Oğlum, yeter artık!”
“Çok güzel olmuş. Ne yapayım?” dedim ağzım doluyken.
“Patlatacaksın kendini!”
“Varsın patlayayım…” dedim.
Gülümsedim içten içe.
“Ne o öyle teşekkür mü ediyor?”
“Ee… işe aldım ya onu,” dedim omuz silkerek. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
“Kahvemi yukarıda içerim Kevser abla,” dedim sonra.
Masadan kalktım.
Karnım öyle doymuştu ki, birkaç dakika sonra mide fesadı geçirecektim belki.
En iyisi biraz yürümek… dedim içimden.
Aşağıya indim tekrar.
“Beyim, kahveniz,” dedi Kevser abla elinde tepsiyle.
“Sen iç abla. Ben yediklerimi eritmeye gideceğim,” dedim gülerek.
Daha birkaç adım atmıştım ki…
Arkamdan kızlarımın sesi yükseldi:
“Baba!”
Ve koşarak peşime takıldılar.
Hayat…
Belki de tam da böyle yerlerde başlıyordu.
Kızlar önümde seke seke yürüyordu. Arkalarından da…
O ela gözlü dilber, Zarin çıkmıştı dışarı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sormuşlardı.
“Biraz yürüyeceğim,” dedim.
“Biz de gelelim mi?”
“Olur,” dedim gülümseyerek.
Leyla birden döndü, Zarin’e döndü:
“Zarin abla, ne olur sen de gel!” diye yalvardı çocukça heyecanla.
Bir bana, bir kızlara baktı Zarin.
“Gelin,” dedim, “hem çiftliği de gezmiş olursunuz.”
“Tamam,” dedi, başını hafifçe eğip.
Kızlar önde, biz arkada yürümeye başladık.
Yanımda, sessizce adımlarını atan bir güzellik vardı.
Kır kokuyordu sanki…
Temiz, dürüst ve huzurlu…
“Sıkmalar için teşekkür ederim,” dedim, sessizliği bozmadan.
“Rica ederim efendim, beğendiyseniz ne mutlu bana.”
Bir an durdu, ardından ekledi:
“Dün gece için de tekrar teşekkür ederim size. Aslında normalde iyi yüzerim ama ayağıma kramp girdi bir anda. Ne olduğunu şaşırdım…”
“Önemli değil,” dedim. “İnsanlık hâli… Her şey olur.”
Yüzünde minnetle karışık bir tebessüm vardı.
O sırada Leyan bağırdı:
“Zarin abla bak! Gelincik tarlası!”
Kızların gösterdiği yöne baktı o da.
O, gelincik tarlasına hayranlıkla bakarken…
Ben ona bakıyordum.
Biraz sonra eğilip kızlara,
“Size taç yapmamı ister misiniz?” dedi.
Kızlar sevinçle “Olur!” deyince onların ellerini tuttu, çiçeklerin içine birlikte oturdular.
Kırmızı çiçeklerin içinde, beyaz teniyle…
Sanki çiçeklerin ortasında açmış bir başka çiçekti şimdi.
Sessizce cebimden telefonu çıkardım.
Fark ettirmeden birkaç kare fotoğraf çektim.
Artık açar, açar, bakardım.
İlk kez birine bu kadar bakmak istemiştim.
“Baba, taçlarımıza bak!” dedi kızlar.
“Çok yakışmış,” dedim.
“Prenses gibi olmuşsunuz.”
Zarin, sadece varlığıyla beni mutlu ederken…
İlgisiyle de kızlarımı büyülemişti.
Yani ona hayran olan sadece ben değildim.
İlerideki tarlada çalışan işçilerin çocukları da oyuna katılmıştı.
Kızlarım onlarla oynamaya dalınca, Zarin’le yan yana oturduk.
Yüzünü güneşe dönmüş, gülümseyerek çocukları izliyordu.
“Çocukları çok seviyorsun sanırım,” dedim.
“Çok,” dedi içtenlikle.
“Bence dünyadaki en masum şey çocuklar. Hem… kendi annem öldüğünden beri, kardeşlerime annelik ettim ben.”
Masumiyetin farkında değildi daha…
Ama gözümün önünde, içime içime işliyordu o hâli.
“İleride bir yuva kurmaya karar verirsem,” dedi birden, “yani Allah nasip ederse… en az dört çocuğum olsun isterim.”
O an…
Kalbimden bir kez daha vuruldum.
İşte şimdi anlamıştım:
Bu kadını istiyorsam, elimi çabuk tutmam gerekiyordu.
Bu güzelliğin aklında, kalbinde yer edinip…
Boy boy çocukları sıraya dizmem gerekiyordu.
“Yarın akşam kızlarla bir düğüne katılacağız,” dedim. “Senin de orada olmanı istiyorum.”
“Nasıl isterseniz efendim,” dedi.
Ulan… O ağzından bir gün adımı duyacak mıyım acaba?
Yutkundum.
“Bir şey rica etsem?” dedim.
“Buyurun, tabii,” dedi.
Sesi yumuşacık…
Sanki kalbime dokundu.
“Rica etsem bana efendim yerine Serhat Bey desen?” dedim usulca.
Bir an durdu, gözlerini yere indirdi.
“Olur…” dedi.
“Serhat Bey derim.”
Ah ulan ah…
Şu an sarıp sarmalamak vardı onu.
Şuracıkta…
Bir kez koklamak, saçlarını avucumda toplamak…
Ama her şeyin bir zamanı vardı.
Sabretmem gerekiyordu.
Onu ürkütmemeliydim.
Hele ki kızlar da yanımızdayken.
Çiftliğe döndük sessizce.
Ben işlerim için dışarı çıkmam gerekiyordu.
O gün iş biraz uzadı. Dönmem gece yarısını çoktan geçmişti.
Yorgun adımlarla odamın kapısını açtım.
Gömleği çıkarıp rastgele bir köşeye fırlattım.
Sıcak, ruhumu da bunaltmıştı.
Bir bardak su içmek için pencereye yöneldim.
O anda… onu gördüm.
Balkondaydı.
Geceydi.
Elinde bir kitap vardı.
Bu saatte…
Sahi neden bu saatte?
Yoksa… sürekli onu görmek istediğim için miydi böyle her yerde karşıma çıkması?
Yoksa evren, inadına mı önüme çıkarıyordu onu?
Oturdu.
Ben de usulca odamın köşesindeki tekli koltuğu pencere önüne çektim.
Bardan bir tek rakı koydum kendime.
Gözümü ondan ayırmadan oturdum.
Kusursuzdu…
Ama boyu, posu, yüzü değildi kusursuz olan.
Başka bir şey vardı…
Bir şey çekiyordu beni ona.
Kokusu gibi…
Gülüşü gibi…
Sesi, elleri gibi…
Günlerdir, gecelerdir…
Yalnızca onu düşünüyordum.
O kitap okurken ben sadece seyrettim.
Kıpırdamadan.
İçeri girene kadar…
Ardından, elimde oyalanıp duran rakıyı tek seferde diktim kafama.
İçimi yaksa da…
İçimde başka bir yangın zaten çoktan başlamıştı.
Bölüm 9 – Düğün Günü
Ertesi gün, düğüne gitmek için giyinip aşağı indim.
Kızlar çoktan hazırlanmıştı.
Ama annem…
Son anda fenalaştı.
Tansiyonu yükselmişti.
Doktor çağırdım. Bir de teyzemi, annemin yanında kalması için.
Kızlara seslendim:
“Hadi bakalım, Zarin ablanızı da çağırın. Gidelim.”
Tuhaf bir tedirginlik vardı içimde.
Sanki o akşam başka bir şey daha olacakmış gibi…
Karnımda kıpırdayan bir şeyler…
Kalbim, gözüm, her şeyim onun üzerindeydi.
Bir de süslenmiş göreyim bakalım…
O ela gözlü kadını…
Ruhumu nasıl paramparça edecek bugün?
Kızını özlemişti, annem.
Her sene bu zamanlar aynı şey olurdu.
İlk uçakla İstanbul’a yollar, bir ay kadar kalmasına izin verirdim kızlarla birlikte.
Ama bu yıl farklıydı.
Bu yıl, sadece annemi yollayacaktım…
Çünkü artık Zarin vardı.