P-3

1933 Words
Nefes nefese koşarken geriye baktım yine. Birisi öldürmek için peşimden koşuyordu fakat sanki gücüm tükeniyor gitgide. Korkuyla etrafıma baktım, karanlık ormandan başka hiçbir şey görünmüyordu. "Yardım edin!" Diye bağırsam da sesim hiç bu kadar sessiz çıkmamıştı. Sanki zifiri karanlık yutmuş gibiydi sesimi. Küçük bir çukur önüme çıktığında bütün gücümü toplayarak atladım. Ayağımın altında hissettiğim boşlukla çukura düşerken tekrar bağırdım fakat yine yutulmuştu sesim. Sarmaşık etrafımı sararken yavaş yavaş en derine iniyordum. Bir el uzandığında zorlukla ben de uzandım o ele. Tutunarak kendimi yukarıya çekerken bu karmaşık yerde boğulmaktan korkuyordum. Bedenim yavaş yavaş o sarmaşık dallardan ayrılırken elimin bırakılmasıyla tekrar geriye düştüm. Bu sefer kaçış yoktu, çünkü tamamen gömülmüştüm zifiri karanlığa. Karanlık, bir el gibi ağzımı kapatırken artık çırpınışlarımın bir faydası yoktu. "...." Aniden yerimden sıçrarken apar topar ayağa kalktım. Yerimde dönerek etrafıma bakıyordum, karanlıktı. Zihnim açılırken rüyamdaki o sarmaşıklar da çekilmiştiler. Çalan telefonuma doğru koşarken açmaya çalışarak kulağıma götürdüm. "Alo?! Kimsiniz? Nerdeyim?" Dedim uykulu sesimle. Daha ne olduğunu tam anlamış değildim. Anladığımda rüyanın etkisi yeni geçiyordu "Aşağıdayım, hemen in!" Telefon suratıma kapatılırken bir süre öylece kulağımda kaldı. Uyuya kalmıştım, kabus görmüştüm, kabusta birisi beni kovalıyordu, boşluğa düştüm. Telefon çaldı, birisi beni aşağıya çağırdı. Ben ona nerdeyim diye sordum... Benim bir işim vardı, daha bugün anlaşmıştık. Saate baktım telefonu kulağımdan indirerek. On ikiye doğru geliyordu saat. On buçuktan sonra uyuya bilirsin demişti?! Fakat son anda 'Canım ne zaman isterse?' cümlesini hatırladığım gibi telefonu fırlatarak koşmaya başladım. İşin kurallarından birincisiydi: çağırdı mı, hemen inecektim. Koltukta, televizyona bakarak uyumuştum. Önceden hazırladığım çantayı koluma takarak fırlattığım telefonu buldum ve onu da çantama attım. Çantamda, not etmem için defter, kalemler, ses kaydedici, fotoğraf makinesi vardı. Bunları, son anda akıl etmiştim. Kendisine söylemeyecektim çünkü dalga geçebilirdi. Geçeceğine de emindim. Ayakkabılarımı giyinerek bağcıklarını bağlamadan kapıyı kitleyip evden çıktım. Tamamen karanlıkta hazırlanmıştım ve benim için büyük başarıydı. Merdivenlerden koşarak indim ve kendimi dışarıya attım. Kolları kenetli beni bekleyen patronum dikkatle bana bakıyordu. İlk sefer de böyle yapmıştı.  "Hazırım!" Dedim nefes nefese. Kollarını çözerken bir adım öne geldi. Ellerini beline koyarak derin bir nefes aldı. "Ne günah işledim acaba?!" Haykırarak söylediği cümlelerden sonra kaşlarımı çattım. Soru da soramıyordum ne oldu diye. Ben öylece kalırken elini belinden çekerek üzerimi gösterdiğinde hafif kafamı eğerek üzerime baktım. Gözlerimi sımsıkı kapatarak elimle de ne olur ne olmaz diye gözlerimi örtmüştüm. Resmen adamın karşısına pijamayla çıkmıştım. Bir de üzerinde 'garfield' karakteri olan kedi vardı. Elimi çekerek geri geri gitmeye başladım. Bağcıklarım da açıktı. "Çok özür dilerim, beş dakikaya geliyorum." "Zaman yok! Sakın acele etme!" Diye bağırırken gözlerimi kırpıştırdım. Daha bir saçmalık kaldıracak değildi. Koşarak apartmana girdim. Geri döndüğümde bu sefer karşısına normal bir vaziyette çıkmıştım. Arabada beni beklerken ben de yolcu koltuğuna geçtim. "Seni üçüncü arayışımdı." Dedi arabanı çalıştırırken. Bakışlarımı yola çevirirken kısa süreli de olsa göz göze gelmiştik. "Uyuyup kalmışım da, siz on buçuk dediğiniz için.. bir de kabus gördüm.." "Maalesef katiller, işledikleri cinayetlerin saatini bana belirtmiyorlar." "Anlıyorum." "Resmen bana 'nerdeyim?' diye soru sordun." Kafamı pencereye çevirdim. Mis gibi rezil olmuştum yine. Bu adamın egosunu, laflarını mı çekeyim, katilleri, kurbanları mı düşüneyim bilmiyordum. Katil ne demek ya? Bu ne biçim iş? Nereye gidiyorduk? Böyle yürümezdi. Soru sorma yetimi elimden almıştı resmen. Nasıl yaşayayım şimdi ben? Gözlerim dikiz aynasının altında bir ipe bağlı sallanan oyuncak pırlantaya odaklandı. Bir sağa bir sola sallanırken anlamaya çalışıyordum bu adamı. Aykut, yeni bir vakaya baktığını söylemişti. Aynı zamanda üzerinde çalıştığı vakadan atıldığını da. Kendisi de gurur meselesi olduğunu demişti bana. Demek ki, durumlar karışıktı. "Aykut neyin?" Sorulan soruyla kafamı ona çevirdim. Adım gibi emindim Aykut'un ısrar ettiğine, beni işe alması için. "Yakın bir arkadaş, çocukluk arkadaşıyız." Kafasını yola çevirdi tekrar. "Telefonunu sessize al." Uyarısıyla telefonumu sessize alırken aynı zamanda bir evin önünde durmuştuk. Sarı şeritle evin çevresi sarılırken kaşlarımı çattım. Kendisi arabadan inerken vakit kaybetmeden ben de ilerledim eve doğru. Kolumdan tutularak geri çekildiğimde korkuyla irkildim. Gözlerime dikkatle bakarken şaşkın bakışlarla ona bakıyordum. Ne yaptım daha ilk adımımı atar atmaz? Zavallı ben... "Hiçbir şeyi kurcalamıyorsun, yanımdan ayrılmıyorsun. Sabah kafede dediklerimi unutmadın değil mi?" Şüpheyle gözlerini kıstığında hızla kafamı sağa sola salladım. Gördüklerim, duyduklarım çıktığım yerde kalacaktı. Kolumu bırakırken sarı şeridi yukarıya kaldırarak içeriye girdi. Ben de onu taklit ederek peşinden gittim. Telefon çalarken korkuyla ceplerimi karıştırmaya başladım. "Korkma, benimki." Rahat bir nefes alınca sessize aldığımı hatırladım. Öyle bir korkutmuştu ki beni şerefsiz! "Gamzeli, merhaba." Dedi gülerek. Gülmüş müydü az önce? Ben sadece sırtını görmüştüm bana dönük olduğu için. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açarak içeriye girdi ve benim girmemi bekledi. Ben de içeriye girdikten sonra kapıyı kapattı. Telefonunu hoparlöre alarak ışığı açtı. "Cevat, dikkat çekiyorsun!" Bir kız sesi gelmişti telefondan. "Biliyorum, çok yakışıklıyım." Tepkisizce ona bakarken yaşadıklarım gerçek mi diye düşündüm. Umarım şizofrenimdir, sen de benim hayal ürünümsün. Egosuna bir tekme atasım vardı. Telefondaki kız gülerken etrafını inceliyordu gülerek. Hayır, diğer insanlara normal davranıyordu. Demek ki sorun bendeydi. Ne yaptım ben sana zalım?! "Kızın kafasına demir bir alet yardımıyla darbeyle vurulmuş. Ceset, oturma odasında kanepenin üzerindeydi." Ne? Ne diyor bu kız? Neredeyim ben böyle? Işığa doğru gideceğim kesin. "Parmak izi var mı?" Aniden ciddi bir hal aldığında galiba oturma odasına doğru ilerliyordu. Peşinden ben de ilerlerken etrafta sarı, küçük, üzerine "5", "16" rakamlar yazılmış şeylere baktım. Galiba bulunan ipuçlarını işaretlemişlerdi sırayla. "Hayır, hiçbir parmak izi yoktu. İşini sağlam yapmış aynı zamanda hızlıymış da. Kız tehlike hissetmiş ve polisleri aramış. Fakat polisler gelene kadar işi bitmiş kızın." Oturma odasının kapısından girerken duraksadım. Duvar boyu yayılan kanı görmemle birlikte bakışlarımı kaçırdım. O kızın kanıydı.... Kendimi onun yerine koyamıyordum. Hayalleri vardı, geleceği vardı. Şu an o kızın bir zamanlar bastığı yerlere basıyordum. Galiba yapamayacaktım. Ya o görüntü... "Hızlı olduğu kadar da dikkatsizmiş." Dedi Cevat kendi kendine. Bakışlarım kırılmış pencereye kaydı. Ayaklarım benden izinsiz oraya giderken sanki beni oraya çeken bir şey vardı. Pencereden bakarken git gide sığlaşan ormanın karanlığına gömülüyordun. Tişörtümün ense kısmından tutalarak sertçe geri çekildiğimde korkuyla geriledim çığlık atarak. Tedirgin bakışlarım gözlerini bulurken sinirli gözüküyordu. "Cümleleri algılayamıyor musun?" Hızlı nefes alışverişlerim arasında bakışlarımı yere diktim. "Hiçbir şeye dokunmadım ki?!" "Cevat, yanındaki kim?" Sana ne lan! Bi sussana zaten ortalık karışık. Kızın sesi aşırı meraklı çıkıyordu. Bakışlarını benden çekmezken "sonra ararım" diyerek telefonu kapattı. Defterle, kalemi çıkararak ilk sayfayı açtım. Kendisi derin bir nefes alırken yazmak için hazırladım kendimi. Fakat bir şey söylemeyince bakışlarımı ona çevirdim. Merakla ona baktığımı görünce sinirle bakışlarını kaçırdı. "Ne bileyim ne yazacaksın? Daha önce not tutmuyordum. Okulun ne zaman bitiyor?" Bir dediğini diğeri tutmuyordu. Ne alakaydı okul? Şubat aynının son günleriydi. Ben de çok isterdim o dört ayın çabucak geçmesini. Ayrıca buraya nasıl geldik? "Dört aydan sonra." "İki ay biriktirirsin paranı, sen de kurtulursun ben de. Sinirimi bozmazsan avans da veririm." Diyerek pencereye yaklaştı. Demek ki sadece iki ay çalıştıracaktı beni. Bana uyardı. Şimdi ben ne yapacaktım? "Sadece uslu dur, sakarlık yapma, soru sormadığım müddetçe cevap verme." Dediğini yaparak kımıldamadım yerimden. E niye getirdin beni buraya o zaman?  Etrafıma baktığım zamansa dikkatimi çeken şeyin bir çerçeve olmasıydı. Fotoğrafta bir kızla bir erkek gülerek poz vermiştiler. Galiba ölen kız oydu. Bakışlarım onu bulurken beni izlediğini gördüm. "Abisi." Dedi kısaca. Başımla onaylarken sehpaya doğru gidişini izledim. Ağır hareketlerle sanki kırmızı boya kovası boşaltılmış duvara doğru ilerlerken dikkatle inceliyordu. "Sence, pencere niye kırılmış?" Nihayet bana soru sordu koltuğu incelerken. "Kaçmak için?!" Dedim tereddüt ederek. Çünkü kız polislere haber ettiğine göre katil hâlâ içerdeyken yetişmişler. "Bir nevi, başka?" Omuzlarımı indirip kaldırırken bilmediğimi belirttim. Dudağı alayla kıvrıldığında tekrar pencereye ilerledi. Ha geliyor iğneleyici sözler. Mükemmel! Gözlerimi sehpaya odaklarken bir an önce bitmesini istiyordum bu işkencenin. Elini cebine atarak bana aniden bir şey fırlattı. Telaşla attığı şeyi tutarken avuçlarımı açarak bir ona bir de avuçlarımda duran bilekliğe baktım. Siyah, dörtgen küçük figürlerden yapılmış bir bileklikti. Ne yapıyorsun salak herif ödüm koptu. Cinayet mahallinde ikinci bir cinayet işlenecek sandım, iyi değildim. "Ölen kızın bilekliği. Konuş bakalım." Benim fikirlerimi mi sormuştu? Artık not da almayacağıma göre en azından bunu yapmalıydım. Bilekliğin yarısı sökülmüştü . Bunu bilerek yaptığına emindim her kimse. Çünkü, ipi tel tel olmuştu. "Sevgili bilekliği." Evet, genelde bu tür şeyleri sevgililer takardı. Biri de, diğerinde olması şartıyla. "Kız parçalamış." Dedi dik dik bana bakarak. Parçalanmış pencereyle ne alakası vardı ki? Bir şeyle alakası vardı.. "Sevgilisinden ayrılmış." "Ve katilin.." Cümlesinin sonunu getirmeden bana baktı. "Sevgilisi olması ihtimali var." Dedim zaferle. "Hem de daha çok." Pencereden dışarıya baktı. Vücudunu bana çevirirken bilekliği istedi. Ona uzatırken bakışları hâlâ üzerimdeydi. "Katili anlamamız lazım." 'Nasıl?' diye soramadım tabii ki de. Uzaktan gelerek yaklaşan, polis arabasının siren sesleri duyulunca korkuyla ona baktım. Gözleri büyürken o da, aynı şekilde bana baktı. "Ne polisi lan?!" diye sordu kendi kendine. Artık tamamen yaklaştığında korkuyla dönmeye başladım. "Üç diyince koşarak atla." "Ne?" En sonunda kuralları çiğneyerek soru sordum.  Sen polissin, niye polisten kaçıyorsun?- soramadım... "Üç!" Sayını söylediği gibi kırık camdan atlarken bir an bütün düşüncelerim söndü. Eğer yakalanırsam, onun gibi benim de hayatım sıfırlanırdı. Yıllardır didindiğim üniversitem biterdi, bir şeye tutunayım derken hepten her şey kayacaktı elimden. Hiç düşünmeden kırık camdan onun peşinden atladım. Gözlerimi sıkıca kapatırken ilk ayaklarım, daha sonra da dizlerim toprakla buluştu. Yerden destek alarak ayağa kalktığımda bacağımın acısıyla tekrar düştüm. Cevat çoktan koşmaya başlamıştı bile. Zorlukla ayağa kalkarak son sürat koşmaya başladım. Pislik herif niye bırakıp kaçıyorsun? Hayvan! Tıpkı rüyamda gördüğüm gibi, karanlık ormanda koşuyordum. Ay ışığının beyaz rengi ağaçlar arasından süzülüyordu. Önümü görmekte zorluk çekiyordum. Ağacın dalları elbiselerime takılırken onları itmeye çalıştım. Nefesim kesilirken artık görüntüleri birbirine karıştırmaya başlamıştım. Ağaçlar sanki bir birine girerken çarpmamak için direniyordum. Birden ayağımın altında toprak hissetmemiştim. Kafamı yukarıya çevirirken düz bir yola çıktığımızı fark ettim. Bir arabanın farları gözümü yakarken elimi gözüme siper ettim. Araba hızla önümden geçerek karanlığa karıştı. Tekrardan etrafa karanlık çöktüğünde ona çevrildim. Nefes nefese bana bakarken bakışlarımı fark etmiş olacak ki bana döndü. "Ne?" Dedi sinirle. "Orada kalmayı mı düşünüyordun?" Nefes alışverişlerim düzene girerken ben de ona doğru çevrildim. "Hayır, Cevat bey. Bana yardım etmenizi düşünüyordum." Dedim gözlerimi kısarak. Bu kadarı da fazlaydı. Egosu bozulacak diye önden koşuyordu. Pencereden atladığım için bacaklarım sert bir şekilde yere çarpmıştı ve acıyordu. Evin iki katlı olmaması hayatta kalmamı sağlamıştı. Ağır adımlarla bana doğru gelirken geri gitmemek için zor tuttum kendimi. Elini yukarıya kaldırdığında gözlerimi kıstım. Eli çenemi kavrayarak kafamı sola yatırdı. Anlamamış yüz ifadesiyle ona bakmak istiyordum fakat yüzümü çevirmeme izin vermiyordu. "Yüzünü kesmişsin." Diyerek cebinden bir mendil çıkararak kanı temizledi. Elimi kaldırarak mendili elinden aldım. Çatık ifadeyle ona bakarken aynı zamanda yüzüme bastırmıştım. Katil gibi koşmuştuk fakat o da buraya çıktığına göre gerisi neredeydi? Demek ki boşu boşuna koşmuştum. Polislerden kaçmak için illa katilin yoluyla koşmamıza gerek yoktu. "Bir araba mı aldı onu?" Diye sordum kendi kendime. Yan yan bana bakarken ellerini beline yerleştirerek birkaç adım ilerledi. Bir araba farı daha gözlerimi delerken bakışlarımı kaçırdım. Farın ışığı azaldığında yanımızda duran arabaya baktım. Cevat bey kafasıyla arabaya geçmemi işaret etti. Kendisi ön koltuğa geçerken ben de arka koltuğa oturdum. Sürücü koltuğunda oturan bir çocuk arkaya çevrilerek elini uzattı. "Merhaba, ben Şafak." Sarı düz saçları gözüne düşerken üfleyerek geriye itti. "Ben de Alisia." Dedim elini sıkarak. Hâlâ bütün vücudum titriyordu. Kurtulmuştuk! Bir dakika az önce ben ne yaşadım? "Arabayı çalıştır da gidelim." Huysuzca kımıldanan patrondan sonra çocuk elini çekerek arabayı çalıştırdı. "Güzel isim, Alisia." "Teşekkür ederim." "Anlamı ne?" "Asil." dedim tebessüm ederken. Dikiz aynasından bakarken gülümsüyordu. Ben de hafif tebessüm ederken gözlerini kıstığını gördüm. "Yüzüne ne oldu?" Diye sorunca elimde tuttuğum mendili refleks olarak yüzüme bastırdım. Ayrıca mendil çok hoş kokuyordu. Kendisine söylemeyecektim fakat koku hoşuma gitmişti. "Küçük bir kaza" diye mırıldandım. Kafasını olumlu anlamda sallarken yorgun düşmüş bedenimi dinlendirmek adına gözlerimi kapattım. Araba, arada sallanırken sanki daha çok uykumu getiriyordu. Yerime daha çok sinerken artık uykuya kucak açmış durumdaydım. Apar topar uyandım zaten şu sevimsiz yüzünden. "Seninki uyumuş." "Nereden benimki oldu lan?" "İlk kez bir yardımcı alıyorsun Cevat." "Zorunda kaldım." "Aykut mu?" ... "Evet." ☆☆☆
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD