Gürcistan’ın karanlığı ardımda kalmıştı, ama içimde yankısı hâlâ sürüyordu.
Arkamda bırakıp geldiğim o yangın yerinden sonra, direksiyonu çevirdiğim yol, sanki mezar taşlarıyla döşenmişti.
Yine de ulaştım eve.
Benim evim.
Benim sessizliğim.
Benim lanetim.
Ultra lüks dedikleri cinsten. Cam duvarlı, yere kadar açık perdeler, altında koca bir şehir ayaklarımın altında.
Ama bazen…
İnsanın ayağının altına serilen şehirler bile, içindeki boşluğu kapatmıyormuş.
Bunu her yaşımda iliklerime kadar anlamıştım bende.
Kapıyı açar açmaz, karşılayan olmadı. Zaten olmasın diye kurmuştum burayı.
İçeri girerken adımlarım yumuşak halıya gömüldü, bir hayalet gibi süzüldüm banyoya.
Üzerim hâlâ barut, hâlâ kan kokuyordu.
Duşa girdiğimde, suyun sıcaklığı bir nebze olsun bedenimi sakinleştirdi. Ama içimdeki ateş, her zaman olduğu gibi soğuyordu. Her adımda bir şeyler kayboluyor, bir şeyler birikiyordu. Gürcistan’ın gece havası, kalbime dokunan bir soğukluk taşıyor ama bir o kadar da tanıdık.
Duştan çıktım, vücudum serin, gözlerim hâlâ karanlıkta. O an kapı zili çaldı. İlk başta kulağımda yankı yapmadı, sonra bir kez daha çaldı.
Ağır ve ısrarcı.
Kapıya gittim, açtım.
Ve… Boynuma atlayan bir gölge.
“Siktir…” diye geçirdim içimden ama sesim çıkmadı.
O an, sarı saçları yüzüme döküldü.
Teninin kokusu tanıdık.
Gözlerini kapadı.
Ben de… bir an, istemsizce…
Gözlerimi kapattım.
Ve…
Hale’nin bakışları düştü yüzüme.
O , bu bakışı hiç vermedi bana ama ben onun nefret dolu yüzünde hep bu gözleri gördüm.
Gözlerimi açtığımda karşımda Eka duruyordu.
“Agir geliyorsun, haber vermiyorsun, kırılıyorum,” dedi çat pat Türkçesiyle. Sözlerinin arasında bir tutku vardı, ama gözlerindeki anlamı iyi biliyordum. Bu, sadece bedensel bir istek değil, bir şeyleri başka bir şekilde ifade etme biçimiydi. Boynuma sarıldı, o alışkın olduğum, benden kopamayacağı şekilde.
Kadının kollarını hızla kendimden uzaklaştırdım. Sertçe, biraz da öfke..
“Ne zaman attığım adımı sana haber verdim, Eka?!” diyip geri çektim kendimi.
Sertçe değil, ama mesafeyle.
Eka yüzüme baktı.
Tuhaf.
Kırılmış bir oyuncak gibi.
Oysa aramızdaki şeye, bir anlam yüklememesi gerektiğini her zaman hatırlattım ona..!
Belli anlamamış ki;
“Özledim seni Agir…” dedi.
Sesi… o masum fısıltılardan.
Ama ben masumiyetle barışamadım hiçbir zaman.
Çünkü ben, özlenen değil, unutulan adamdım hep. Var olan, ama hiç görünmeyen..!
“Ben özleseydim arardım, değil mi Eka?” dedim, bakışlarımı bir an olsun yüzünden çekmeden.
Yüzümde ne bir gülümseme, ne de bir huzur izi vardı.
Kadın, o bilindik gülümsemesiyle içeri girdi. Çantasını kenara bırakıp, bana doğru yaklaşmaya başladı. Ellerini çıplak göğsümde gezdirirken;
“Ama ben seni çok özledim, Agir,” dedi ve boynumu öpmeye çalıştı.
Gözlerimi kapattım. O an, Halen’in o buz gibi bakışları gözlerimin önüne geldi tekrar. İçimden bir şey sıyrıldı, bir nevi soğuk bir nefret… Ve gözlerim açıldığında, Eka’yı kendimden uzaklaştırdım.
“Benim iznim olmadan buraya gelmemen gerektiğini unutmuşsun Eka…” dedim.
Sesim su kadar duru ama taş kadar sert..
“Yorgunum..! Hadi çık dışarı..” diyip bir adım geri attım. Sözlerim, her zamanki gibi soğuk ve keskin..
Kadın yüzündeki gülümsemeyle biraz duraksadı, sonra sessizce arkasını döndüğünde arkasında bıraktığı sessizlik, belki de en korktuğum şeydi. Bazen bu evin duvarları, geçmişin ağırlığından daha ağır geliyordu bana.
Eka kapıya yöneldiğinde adımları hafifti ama içindeki kırıklar yere düşecek gibiydi.
Eşiği geçmeden önce durdu, bir anlığına döndü bana.
Yüzünde hâlâ o bilindik gülümseme vardı ama gözleri…
Gözleri ilk defa içimdeki boşluğa değdi.
“İçindeki mezarı hâlâ kapatamamışsın Agir..” dedi.
Sesinde ne kırgınlık vardı ne umut.
Sadece bir tespit.
Soğuk bir hakikat gibi döküldü önüme.
Ben bir şey demedim.
Sadece gözlerimi kaçırdım, çünkü o mezarın nerede olduğunu benim kadar, oda ezberlemişti artık..
Kapı kapanırken arkasında bir yankı bıraktı.
Sözlerden çok, sustuklarımız kaldı geriye.
Kapı kapandıktan sonra bir süre kıpırdamadım.
Sırtımı duvara, başımı geriye yasladım hafifçe.
Bazen birinin gitmesi, kalmasından daha çok yorar insanı.
Eka gitmişti ama onun gidişinde bile bir iz vardı, parfümünün içinde saklanan arzunun izi değil…
Bir hatırlatmanın tortusu.
Benim neye dönüştüğümün, kim olduğumu unutmamam gerektiğinin işareti.
Adımlarımı salona sürükledim.
Bir sigara yaktım, dumanı solurken gözüm cam duvara takıldı.
Şehir hâlâ ayaktaydı.
Işıklar parlıyor, hayat devam ediyor, insanlar koşuşturuyordu.
Ama benim içimde sanki koca bir memleket ölü. !
Bir koltuğa oturdum, çıplak omuzlarım hâlâ soğuk..
ama tenimdeki o dokunuşun izini silmeye çalışmaktan yorgundum.
Her şeyin başladığı yere dönmüştüm ama başladığım ben yoktu artık.
Geçmiş ardımda kalmıştı, evet.
Ama o topraklara gömdüğüm her şey hâlâ içimde yaşıyordu.
içimde bir şey hâlâ susmuyordu.
Kapı kapanmıştı, ev sessizdi, ama ben değil.
Bir yudum viski,
bir derin nefes,
bir iç ses:
“Bu gece geçmeyecek, Agir… yine geçmeyecek.”
Bir gün, biri bu evi açarsa,
duvarlarında ne görecek bilmiyorum.
Ama ben her adımımı bir iz gibi bıraktım.
Ve bazı izler vardır ki,
silinecek yer değil, içine kazınacak yer arar.
Eka’nın sesi hâlâ duvarlarda geziniyordu:
“İçindeki mezarı hâlâ kapatamamışsın, Agir.”
Ben o mezarın başında yıllardır nöbetteydim.
Kapatamamak değil bu…
Kazmaya devam ediyorum çünkü, her gün biraz daha derine..
Kapatırsam, ben de yok olurum sanıyorum belki.
Bilmiyorum..
Bir sigara daha yaktım, ama nefesim ciğerime değmedi.
Dumanı içime çekemeden elim titredi.
Boğazımda bir şey düğümlendi.
Sanki Eka değil, Hale çıkmıştı kapıdan az önce. Şimâl çoktan ölmüştü ama.. o mezarın başında, hâlâ bana bakıyordu.
Hepsi içimde bir masanın etrafına oturmuş gibi..
Ve ben, o masaya hiç davet edilmemiş bir misafir gibi duruyordum kenarda.
İçimdeki masa ne kadar kalabalıksa,
dışım o kadar yalnız..
Ayağa kalktım.
Duvara yaslanmadan yürüyemeyecek gibiydi içim..
Yorgun.. Bitik..
Elim telefona gitti.
“Toparlan Cemil. Sabah İstanbul’a dönüyoruz.” dedim..
Bir sessizlik. Cemil’in bile beklemediği bir cümle.
Sadece bu.
Ne bir açıklama, ne bir hikâye.
Sadece bu kadar..
“Hazırım zaten, aşağıdayım ağam…” dedi Cemil..
Dedim ya.. Cemil beni tanırdı..
En iyi belkide o tanırdı..
Cemil’in “aşağıdayım ağam” deyişi yankılandı bir kez daha kulaklarımda.
O ses…
Bazen bir kardeşin, bazen bir bekçinin sesi.
Ama en çok da, kaybolmamam için beni kendime hatırlatan tek sesti.
Ben bazen kendimi unuttuğumda,
Cemil hatırlardı beni.
Ben unutulmak istedikçe,
o inadına “ağam” derdi.
Bir sigara daha yaktım.
Külleri halının üstüne düştü.
Önceden sinirlenirdim böyle şeylere,
şimdi kül dağılmış halıya bakarken
şunu düşündüm:
Bir şeyin iz bırakması için illa yangın çıkması gerekmiyormuş.
Bazen sadece yavaş yavaş yanmak yetiyor.
Hiç kimse duymadan,
hiç kimse görmeden.
~~~
Bir hafta geçmişti.
Gürcistan’dan İstanbul’a döndüm, ama içimdeki karanlık hâlâ bavuldan çıkmamıştı.
Bazen insan, ne kadar yol alırsa alsın, içinde taşıdığı geçmişi bir yere bırakamıyor.
Ben de bırakmadım.
Çünkü ben geçmişime , bir hesapla dönmüştüm.
Bazı geceler geçmiyor çünkü.
Sabah oluyor, saat ilerliyor, insanlar işe gidiyor, hayat devam ediyor ama…
Sen hâlâ o gecedesin.
Hâlâ o an.
Hâlâ o bakış.
Hâlâ o mektup.
Hâlâ o mezar.
İçimden bir şey koptu o an.
İçimde yıllardır sakladığım bir çığlık gibi.
Yutkunmaya çalıştım. Olmadı.
Bazen susmak, konuşmaktan daha çok can yakarmış..
Bunu en iyi ben bilirim.
Yıllarca sustum.
Kimseye bir şey anlatmadım.
Anlatsam ne değişecekti sanki?
Ben konuştukça mezar daha mı hafifleyecekti?
Hayır.
Çünkü bazı mezarlar sadece toprakla değil, suskunlukla da örtülür.
Benimki, ikisiyle birden.
Toprağını kendim taşıdım,
sessizliğini kendim ördüm.
Kimseye düşmedi o yük.
Bana miras kalan yalnızca iki mektup..!
Biri Fırat’ın yürek yangını, biri benim geçmişimin külü..
Sabah erkendi. Hava kurşun gibi ağır..
Telefon çaldı, Ekrana bakmadım bile.
Açtım sadece.
“Ağam, Nihat Kozdağlı bugün hastaneden çıkıyormuş… ne yapalım?” dedi adamım.
Bir süre sustum.
O sessizlikte binlerce kırık cümle gezindi içimde.
Sonra dudaklarımdan döküldü:
“Geçmiş olsun dileklerimi iletin…
Emanetim bizzat Fırat Ağa’ya iletilecek.” dedim.
Ve şimdi…
Sadece ben değilim o mezarın başında.
Fırat da gelecek oraya.
O da bakacak içine.
Ve o da anlayacak.
Bir hayatı yutanın sadece ölüm olmadığını.
İhanetmiş, suskunlukmuş, kibirmiş, aileymiş sanılan her şeyin aslında ne kadar çürük olduğunu…
Yıllarca “kardeşim” dediği adamın, kendi geçmişini nasıl çaldığını…
Meva’nın gözlerinden çırpınıp düşen her ışığın aslında kimlerin eliyle söndürüldüğünü..!
Gönderdiğim Çelenk siyahtı..!
Karanlığın rengi.
Üzerine tek kelime:
“Unutmadım.”
Ama içine yerleştirilen o zarf…
Ben, bir mektup bıraktım.
Basit bir kâğıt parçası değil o.
Bir mezarın sesi.
Bir çığlığın kâğıda dökülmüş hali.
Bir çocuğun, bir annenin, bir hayatın…
Kırılmış onurların, yutulmuş haykırışların tarihi.
İşte o, mezarın ağzına bırakılmış bir hakikatti.
sessiz bir bomba gibiydi.
Patlamayacaktı belki,
ama parçalayacaktı.
Fırat’ın içini…
yıllardır “doğru” bildiği her şeyi.
Yıllar önce, Fırat’ın sevdiği kadına, kendi annesinin yazdığı o mektup.
Yalanla, iftirayla, kinle, kanla sulanmış satırlar.
Ve o satırlar yüzünden yitirilen bir ömür.
Ben o mektubu ellerimle katladım.
Bir cenaze hazırlığı gibi dikkatle..!
Bir kefen gibi beyaz kâğıda sardım.
Yıllarca bana “karanlık” diyen insanlar vardı.
Ama kimse kendi karanlığına bakmaz.
Ben baktım.
Yüzleşmek kolay olmadı,
ama sustuklarımın boynuma dolandığını fark ettiğim gün, konuşmaya karar verdim.
Kanla değil… hesapla..!
Çelengi yollarken bir cümle geçti içimden ;
“Hiçbir sır toprağa gömülmemeli…
Bazı günahların hesabı mahşere bırakılmaz benim kitabımda.”
bu benim mahşerimdi.
Çelenk konağa vardığında telefon elimdeydi.
Dudaklarımın ucunda buz gibi bir sükûnet.
Parmaklarım tuşlara gitti,
ve içimdeki sessizliğin sesi oldu o mesaj:“Hesabını sorup, cevabını aldın mı Fırat Ağa..? Dur tahmin edeyim, sormadın… Gerçi sorsan da yedikleri boku sana anlatacak yürek yok abinde…
Neyse ki ben bu dünyanın hesabını mahşere bırakmam. Çiçeğin içine bir mektup bıraktım.
O mektubu iyi oku…
Senin de, Meva’nın da ömrünü ziyan eden o satırlar, kendi kanından olanların elinden çıktı.
Bu da benden göreceğin tek iyilik olsun.”
Ve Gönderdim..
Geriye bakmadım.
Çünkü bu bir savaş değildi.
Bu, susturulmuş bir yüreğin ağıt biçiminde konuşmasıydı.
Ve biliyordum…
O mektup Fırat’ın elinde açıldığında,
bir çınar devrilecekti içinden.
O çınar, yıllarca yanlış bildiği köklerin aslında neye dayandığını görecekti.
Ve o anda, ben…
İlk kez biraz hafifleyecektim belki.
Ama içimde o ses durmuyordu bir türlü..
“Ya senin sırtındaki yük…?
O mezar…?
O mezarın içindekiler…?
Şimâl’in susuşu, Hale’nin bakışı,
Küçük Agir’in çocukluğu,
On yaşındaki hâlim…”
Sırtım duvara değdiğinde gözlerim dolmuştu.
Ama ağlamadım.
Çünkü bu gözyaşları,
öyle kolay kolay dökülecek cinsten değildi.
Birikti, taştı,
Ama dışarı değil, İçimde, başka bir mezara aktı.
Ben yıllardır ağlamıyorum.
Erkekler ağlamaz diye değil; çünkü bazı adamlar
Ağladığında, toprak çatlar, zelzele olur..
Ben toprağı çatlatmamaya ant içtim.
Ama içimdeki karanlık, içtiğim her antta, dilimden dökülen her yeminde biraz daha kıpırdıyor. Benim zelzelem içimi yakıp kül ediyor.
Belki bir gün,
o mezarın üzerini örtmeye cesaretim olacak.
Ama bugün değil.
Bugün hala o mezarı ellerimle kazmaya devam ediyorum, kanaya kanaya..
Çünkü; kapatırsam , kendimde kaybolacakmışım gibi geliyor.
Ben öyle inandım.
Ve hâlâ kazıyorum.
“Toprak sustuğunda, kanla konuşur bu şehir.
Ben de konuşacağım.
Ama kanla değil.. hesapla.” demiştim.
Kimi hesaplar mahşere bırakılmazdı.
Tıpkı Mevâ’yı içine attıkları cehennem çukuru gibi..
Ben de onları kapatmaya dönmüştüm bu toprağa.
Çünkü bazı mezarların üstü, sadece taşla değil, hakikatle örtülmeliydi.