Ardil yanımda oturuyordu. Başını cama yaslamış, dışarıya bakıyordu.
Ne ağladı, ne bir şey sordu. Küçücük bir çocuktu ama o sessizlik, büyük bir yük gibiydi onun küçük omuzlarına. Gözlerinde, çocukluğa ait hiçbir şey kalmamıştı. Ne bir umut, ne bir parıltı. O an fark ettim. Bu çocuk, Raşit’in oğlu olamazdı. Sadece onun soyadını taşıyordu, evet. Ama yüreği… bambaşkaydı. Sanki başka bir yerden doğmuş, başka bir acıdan gelmişti.
Konuşmadım, tek kelime etmeden sadece izledim onu. Çünkü bazen kelimeler, sessizliğin yanında fazla gürültülü kalır. Acının bir dili vardı, ama biz sessizliği konuşuyorduk. O dil, ikimize de daha çok yakışıyordu. O zaman anladım; Ardilin yalnız dışı bana benzemiyordu.. Onun da içinde susturulmuş bir acı vardı.. Benim gibi..
Omzumda kurşunun açtığı yara sızlıyordu. Ama acının yerini çoktan başka bir şey almıştı. Aynadan kendime baktım bir an, sonra gözüm yine ona takıldı, Ardil’in yüzü… Büyümemesi gereken bir çocuğun zamanla yarıştığını görmek gibi bir şeydi. Küçük bedeni cam kenarında duruyordu ama içindeki yük, büyük bir adamın suskunluğuyla yarışır cinstendi.
Konağın önüne vardığımızda, öğle ezanı yeni başlamıştı. Güneş, tepemize vururken , bizim üzerimize geceden daha fazla karanlık çökmüştü. Cemil dışarıda bekliyordu.
Ellerini beline koymuş, kaşları çatık.
. Arabadan indiğimi görünce bir adım atıp , sonra durdu.
Gözleri hemen omzuma kaydı. Açtığım kapıdan kan kokusu yayılmıştı.
“Yine mi kan, ağam?” dedi. Nefesi buruk, sesinde bir sitem..
“Yine,” dedim. “Ama bu sefer… kan, olması gereken yerden aktı.”
Cevap vermedi, sadece baktı, ama o bakışlar bile çok şey anlattı bana..
Ardil’i hâlâ arabadan indirmemiştim. Cemil, kapıya bir göz atıp ,sonra bana döndü.
“Sen bi çocuğu anasından ayırmazsın, ağam biliyorum.”.
Bir an sustum. O suskunluğun içinde, onun beni bu kadar tanımasıyla yüzleştim. Cemil’in gözlerinde kendi içim vardı. Ne zaman unutsam, o kendimi hatırlatıyordu bana. Vicdanımı ne zaman unutsam, alıp önüme koyuyordu unuttuklarımla..
Dedim ya;
Temiz adamlardan az kaldı..
“Belki ben de artık değişiyorumdur Cemil.” dedim fısıltıyla . Belki de bu sessizliğin içinde başka bir Agir vardı.
Ardil’in kapısını açıp, elini tuttum. İnip yanıma geldiğinde başı önündeydi. Omuzları düşmüş, gözlerinde büyük bir boşluk..
Cemil’le göz göze geldik.
İkimizinde yutkunma sesi duyulmuştu dışarıdan.
“Değişmezsin sen, ağam,” dedi. “Değişme…”
O cümle, kalbimin kıyısına ilişti. Cemil, benim içimde kalan son kardeşlik sesiydi. Sarılmadan, dokunmadan, sadece var olarak benim yanımdaydı. Bu da bir sadakat biçimiydi.
Ardil’e eğilip; “Adın ne senin?” dedi.
Ardil başını kaldırıp, baktı Cemil’in gözlerine;
“Ardil Fırat” dedi. “Benim adım Ardil Fırat.”
O an içimde bir şey sızladığını hissettim.
Mevâ..
“Demek sevdanın adını evladına verdin ha Mevâ..” diye mırıldandım. Ama kızmadım, kızamadım.. Buruktum sadece.
Haklıydı. Kanımdan olan, onun hayatını çalmıstı elinden.. Yarım kalmıştı, yarım kalmışlığını Ardil Fırat’la tamamlamak istemişti belli ki..
O an içime bir pişmanlık daha düştü..
Mevâ’ya telefonda ettiğim tehdit..
İçime oturdu o an..
Bir kadını, evladıyla tehdit etmiştim. Hele ki onca zulmü kardeşim olacak it yüzünden çekmişken.
Kafamda dönüp duran şeyleri bir kenara atıp
Çocuğun elinden tuttum. “Gel amcam, odana çıkalım.” dedim.
Başını kaldırıp baktı bana o hüzünlü gözleriyle;
“Oda burada mı Agir amca?” dedi tedirgince..
O diye bahsettiği kişinin kim olduğunu anlamıştım. Bir çocuk babasına, baba bile diyemeyecek kadar yabancı olmuştu.
“Yok amcam..” diyebildim sadece. O an gözlerine sinen rahatlamayı gördüm.
Avluya girdiğimde avluda Vahap Ağa sedirde oturuyordu. Bilindik haliyle, bastonuna yaslanmış, gözleri uzaklara dalmış. Beni görünce başını çevirmedi bile. Yine bakmadı yüzüme..
Bana bakmadığı, beni görmediği gibi Ardil’e de bakmamıştı. Belki de bana benzediği içindi bu çocuğu da yok sayması.. Oyalanmadım orada,
Çocuğu konağın üst katındaki odaya bıraktım. Kapıyı kapatırken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Her şey bitti sanıyordum ama meğer daha yeni başlıyormuş.
Avluya inip, babamın Yanına yaklaştım. O hâlâ taş kesilmişti. Avlunun duvarları yarışıyordu sanki donukluğu.
“Ne oldu Agir?” dedi. “Hani Raşit’i getireceklerdi?” sesinde koca bir ima, bir küçümseme, bir iğneleme..
“Gelecek baba. Merak etme,” dedim.
“Ardil’i Raşit’e karşılık mı aldın yoksa?” dedi, gözlerini bana çevirmeden.
“Emanet aldım, diyelim.”
“Emanet falan anlamam ben!” diye yükseltti sesini. “Benim kanımdan olan burada kalacak. Zaten baştan o kadına vermemiz hataydı.” dediğinde beynimde bir yankı hissettim..
Yutkundum. O an içimde bir öfke değil… bir yara açıldı. Duru, eski, çocukluğuma ait bir yara.
“O kadın… o çocuğun anası baba!” dedim. “Çocuğun yeri de anasının yanı. Bu mesele kapandı. Çocuk bende, emanet. Raşit gelince… Ardil de ait olduğu yere dönecek.” dedim tereddütsüz .
Arkamı dönüp çıkmaya niyetlendiğimde sesi yankılandı:
“Sen hep bu aileye, bana, kardeşine karşıydın zaten Agir…”
Adımlarım durdu. Dudağımda buruk, alaylı bir gülümseme..
“Sen bana… anama… ne zaman yakın oldun peki baba?” dedim. “Hadi anamı sevmedin,
bildim,
gördüm,
sustum. Ama sen bana ne zaman baba oldun? He Vahap Ağa?”
Kısa bir Sessizlik çöktü avluya. Sertti. Ağırdı. Ama yıktı beni o sessizliğin yankısı.
“Senin o başına taş yaptığın it,” dedim, sesim titreyerek, “O kızın günahına girdi. Sen sırtını sıvazladın. O kıza yıllarca gözünün önünde zulüm etti. Sen sustun! Bir kere ‘yapma’ demedin. Hep arkasında durdun. Peki Ben sana ne ettim baba? Bir kere başımı okşamadın… bir kere sırtımı sıvazlamadın…”
Gözlerim doldu ama Devam ettim yıllar sonra ilk kez hesap sorarak..
“Lan sen beni , kendi evladını… yurda gönderdin be! Raşit’in tüm günahlarına rağmen sevdin de… beni neden sevmedin baba?” dediğimde babamın bakışlarında ne bir mahcubiyet vardı, ne pişmanlık..
Yine aynı adam.. Donuk, merhametsiz, nefret dolu..
Bastonu sertçe vurdu yere.
“Haddini bil ulan! Baban var karşında!” diye bağırdı.
Sonra o uğursuz cümle döküldü dudaklarından.
“Raşit bir hata yaptı. Toydu. Günahını o kızı nikahına alarak temizledi. Dayak attıysa… keyfinden atmadı. Vardır bir sebebi. Tıpkı senin o gün , o kızı öldürmen gibi, Agir. Vardır bir sebebi… O zaman da senin yanında durdum. Namusunu temizledi dedim. Nankör!” dedi.
O an Gözlerim yandı. Geriye doğru bir adım attım, Başımı iki yana sallayıp, Sustum.
Sustum çünkü bir kelime daha etsem… içim dağılacaktı.
Yaklaştım ona doğru. Tepemden vuran güneş yüzüme çarptı. Kavurucu sıcak tenime üfledi ateşini sanki, ama ben hiçbiriyle göz göze gelmek istemedim. Çünkü artık içimde babama karşı tek bir kırıntı dahi kalmamıştı.
Sustuklarımla boynuma dolanan urgana bir ilmek daha attım o an. İçimden bir yerden, öyle derin bir yankıyla döküldü kelimeler:
“Merak etme Vahap Ağa… Oğlun… akşama kalmaz, gelecek kapına.” dedim.
Ne gözlerine baktım, ne sesimin yankısını bekledim. Çıktım yukarıya, Ayaklarımın altında taş gıcırdadı ama içimde kımıldayan tek şey… suskunluğumdu yine..
Güneş, gökyüzünü kavurmayı bırakmış, kan gibi iniyordu ufka. O kızıllığın altında, konağın kapısından içeri üç gölge girdi.
Fırat Ağa, Azad Ağa ve onların arasında biri daha…
Bir siluet… sürünerek gelen bir geçmiş gibi…
Raşit’ti.
Fırat, onu ensesinden tutmuştu. O maviler, öfkeyle dolmuştu göz çukurlarına. Bir çift göz değil, cehennemin eli gibiydi Fırat’ın bakışları.
Hiçbir şey demedi önce. Gelip dikildi avlunun ortasına.
Raşit’i tuttuğu gibi fırlattı ayaklarımın önüne.
Düşerken çıkardığı ses , kırılmış bir hatıranın yere çarpması gibiydi.
Suratı kan içindeydi. Ağzı burnu birbiriyle yer değiştirmiş. Gözleri, korkuyla bulutlanmış. Ama boynunda bir kuşak vardı.
Kırmızı.
Ne olduğu meçhul.
Bir anlam aradım o kuşakta ama hiçbir anlam, ettiği zulmün üstünü örtecek kadar güçlü değildi.
İçimde bir şey vardı ama..
Bilmiyorum huzur muydu, rahatlama mı.? yoksa yıllardır ilk kez Raşit’in hakettiğini bulmuş olmasının hakkı mı..
Birsey vardı o an. İçimden “hak etti” dedim.
İt oğlu it.
Ama maalesef kanımdı.
Silip atamadığım bir bağdı işte o kan aramızda..
“Getir çocuğu Agir Ağa!“ dedi Azad.
Azad’ın sesi öyle bir kesip geçti ki havayı, kuşlar bile uçmayı unuttu. Sanki taş attı göğsüme. Bir şey battı. Bir yara yeniden kanadı.
Yutkundum.
Ama boğazımdaki düğüm, yılların hesaplaşmasıydı.
Bir adım attım. Sonra bir daha.
Ardımda yıllar var. Sırtımda taşıdığım, çocukluktan kalma çığlıklar. Kadınların fısıltıları. Sessiz gecelerin içinden duyulan dayak sesleri. Mutfağa sinmiş bir annenin, dudağındaki kanı mendille silmeye çalıştığı sabahlar.. Mevânın yıllarca çektiği zaman eziyetler geçti bir bir gözümün önünden. Gözüm görmemişti onun cehennemini ama bir telefonla öğrenmiştim o kızın yaşadıklarını.. Kendi yasımla terkettiğim bu memleketten, Mevâ’yı çekip almış, teslim etmiştim ailesine..
Son bir adım daha attım. Her adım, o evden kopardığım bir parça. Bir duvar. Bir kapı. Bir yüz.
Dikildim, Azad ile Fırat’ın tam karşısında durdum.
Fırat…
Ona bakarken içimde bir sızı. Hem kardeşim, hem düşmanım gibi.
Soğuk… ama haklı.
Sakin… ama tehlikeli.
Bir adam susuyorsa eğer, ya içinde fırtına kopuyordur ya da içinde çoktan bir şey ölmüştür.
Sonra Raşit’e baktım.
Yerdeydi. İnsanlıktan çıkmış, yüzü darmadağın, gururu sıfır.
İçimden geçen tek cümle: “Sen, cezanı çoktan çekmeye başlamışsın.”
Gülümsedim.
Ama içimdeki gülüş, acıyla sarılmış bir çığlıktı.
“Sözünden döndün Azad Ağa,” dedim. “Anlaşmamızı bozup, Raşit’in canına göz diktin. Bundan böyle Ardil, ait olduğu yerde kalacak. Bizimle. Kendi konağında.”
Sözüm kesildi. Yumruklarını sıktı Azad. Gözleri dolu. Hem öfke, hem intikam vardı. .
“Bu itin canını, yeğenim için bağışladık Agir Ağa!” dedi.
Ve sustuk bir an. Sözler bitti, bakışlar konuştu.
Canını alsa, hakkıydı.
Ama almadı.
Sırf o çocuk bu cehennemde büyümesin, sırf bir ana evladından kopmasın diye.
Bu bir ağabeyin suskun feryadıydı.
Raşit’in aldığı her nefes, Azad ağanın sınavıydı..
Öne bir adım atacak olduğunda Fırat tuttu kolunu.
O an bir Sessizlik çöktü aramıza..
Ve o an… Fırat yürüdü bana doğru.
Adımları ölçülü. Omuzları dik.
Sesinde buz gibi bir sakinlik.
“Ben,” dedi, “ben o kızın yaşadıklarının pazarlığını yapmadım Agir Ağa. Ama sırf Mevâ oğluna kavuşsun diye… yeminimi bozdum. Bu kansızın canını bağışladım. Ama sen…Sen kan döktün. Abimin canına kastettin.Bundan ötesi savaş! Kana karşılık kan akacak. O kan, sizden akacak!” dedi tek nefeste.
Sesi yükselmedi. Ama içimde bir şey titredi.
Ne sustum ne konuştum.
O an boğazıma bir düğüm oturdu.
Mevâ’nın yaşadıkları geldi gözümün önüne.
Sonra sırlar..
Fırat’ın bilmediği, ama öğrense yüreğini darmadağın edecek o sırlar, o kalles oyunlar..
Yutkundum.
Bilse ki sevdasına kıyanlar kendi kanından olanlar..
Yıkım olurdu bu.. Fırat ağanın yıkımı..
Gözlerine baktım. Sapsarı güneşin altında buz gibi duran mavilerine.
“Abinin kanına karşılık kan istiyorsan…” dedim, “buyur. Sık. Kuran hakkı için… Sağ salim çıkacaksın bu konaktan.. Ama karının hakkı için geldiysen…
O zaman önce kendi kanından olanlardan dökülecek o kan. “
Bir an durdu. Kaşlarını çatık..
Yüzündeki o boşluk… Ne dediğimi anlamadı önce.
“O ne demek Agir?” derken sesi git gide yükseliyordu..
“Abinle anana sor Fırat Ağa…” dedim. “Sana verecekleri on yıllık bir hesap var. Ve eğer öğrendiklerinden sonra, kendi kanından olanlardan kan akıtırsan… Allah şahidim olsun… Bu itin canını kendi ellerimle alırım!” dedim.
Alırdım. Hiç düşünmeden.
Ama biliyordum..
Yapmazdı.
Fırat, bedel ödetirdi. Ama kendi kanına kıymazdı.
Tam o anda..
Bir çift ayak sesi yankılandı merdivenlerden.
Hafif. Koşar gibi.
Ardil.
“Fırat amca!” diye seslendi çocuk.
Kalbimde bir şey sarsıldı.
O ses…
O çocuk…
Raşit’in kanını taşısa da, adını taşıdığı adama koşuyordu.
Fırat’a.
Koştu, sarıldı ona.
Fırat eğildi, sıkıca sardı çocuğu.
Yemin ediyorum, bir babanın evladına sarıldığı gibi sarıldı.
Sessizce yutkundum.
Gözlerim doldu. Göstermedim.
Başka tarafa çevirdim bakışımı.
Raşit’le göz göze geldiğimde , Gözlerinde yine o tanıdık şey:
Kötülük.
İhanet.
Karanlık.
Fırat çocuğu alıp çıktıktan sonra döndüm ona.
Yerdeydi. Yine konuşmaya cesaret edemiyordu.
Yavaşça yürüdüm eğildim üzerine;
“Bir daha…” dedim. “Ne Ardil’e , ne Mevâ’ya yaklaşmayacaksın. Mardin sınırına dahi adım atarsan sikerim belanı.”
Tam merdivenlere adım atmıştım ki, dikildi önüme ! cahil cesareti bu olsa gerek..
“Ardil benim oğlum,” dedi. “Benim kanım. Ne zaman istersem görürüm.”
Gözlerimi kapattım sımsıkı.. Belki geçer dedim sinirim, Ama geçmedi.
Tokadı geçirdim zaten dağılmış suratına..
“Beni kardeş katili yapma ulan! O çıktığın akıl hastanesine bir daha dönmek istemiyorsan… sözümü dinleyeceksin! Tek bir yanlışında… o delikten seni baban bile çıkaramaz. Duydun mu?!” dediğimde sesim yankılandı konakta.
Mutfak kapısına sinmiş çalışanlar ürktü. Ama kimsenin kafasını çıkarmaya cesareti yoktu.
Sadece uzaktan öylece baktılar, korkuyla.
Raşit’i ardımda bırakıp, sinirle çıkmaya başladım merdivenleri.
Tam merdiven başında dikiliyordu Babam.
Vahap Ağa.
Elinde baston.
Bakışlarında yine o tanıdık nefret.
“Sen…” demesiyle, lafının gerisini tamamlamasına müsade etmeden dikildim karşısına. Sonra bir adımda girdim burnunun dibine, göz göze geldik.
Gözlerinde ilk kez gördüm o korkuyu.
Sustu, yuttu dilinin ucundaki tüm kelimeleri.
Belki de ilk defa gözlerimdeki öfkeyi bu kadar yakından görmüştü.
“Git,” dedim. “Oğluna sahip çık Vahap Ağa..
Tek bir yanlışında, Bu defa onu sen bile kurtaramazsın.” dedim
Ve arkamı dönüp çıktım odama.
İçimde ağır bir sükûnet, yeminimle bir kez daha mühürlendi o gün:
Adalet, bizim toprağımızda kanla yazılmış bir yasaydı.
Ve ne kadar karşı dursam da kan istemsizce dökülüyordu her hesabın sonunda..