6.Bölüm

1444 Words
Keçi Burcu’nun taşından kalktım ağır ağır. Rüzgârın sesi bile küsmüştü sanki bana. Bir mezara gitmek için bu kadar yıl geçmesi gerekmezdi belki… Ama ben içimdeki bütün yolları sessizliğe taşırken, Anneme de adım atamamıştım. Şimdi ise… İçimde eksik kalan ne varsa, o toprak parçasının başında tamamlamaya gidiyordum. Yol uzundu. Ama ben zaten içimde bin yıllık bir yorgunlukla yürüyordum. Amed sessizdi. Benim gibi… İçine ağlamış, yüzüne hiçbir şey belli etmemiş. Yol, dikenli otların arasından geçiyordu. Taşlar yerinden oynamış, mezar taşları eğilmiş, bazıları kök salmış çalıların içinde kaybolmuştu. Ayaklarım tanımadığı bir yere değil, unuttuğum bir yere basıyor gibiydi. Üstü toprak, içi suskun, etrafı unutulmuş. Yıllardır gelmemiştim Annemin mezarına Mezar çalı çırpıyla dolmuştu. Belli ki yıllardır uğrayan olmamış. Benim gibi. “Ben geldim ana…” dedim kısık sesle. “Biliyorum, çok geç kaldım.” İçimde bir yer çöktü o anda. Bir kemik sızısı, bir omuz çökmesi gibi. Mezar taşında adı bile zor okunuyordu annemin. Sadece bedenimiz değil, adımız da silinmiş meğer bu topraklardan. Yok sayılmışız. Unutulmuşuz. Ellerimle araladım dikenleri. Annemin Eteklerinden dökülen yorgunluğu toprağa karışmıştı sanki. “Ben sana geç kalan bir evladım. Sen bana ömrü yetmeyen bir annesin.” dedim sessizce. Mezar taşı bile bana yabancı geldi sanki. Üzerine eğildim. Parmaklarım mermerin ucundaki harflere dokundu. Soğuktu. O soğukluk… içimdeki eksikliğin adıydı belki de. “Ama inan, sana değil… kendime küstüm anne ben.” Oturup kaldım başucuna. Kimi ölüler rahmetle anılır, kiminin ardından bile bakılmazdı. “Senin için ne ağlayan oldu, ne de hatıran soruldu. Ve ben, bunca yıl susarak öldürdüm seni ikinci kez. Affet beni anne. Ben yalnızca susmayı öğrendim o evde.” derken sesim titredi. Toprağın altındaki bu kadına yıllarca tek bir kelime etmemişim. Oysa ne çok cümle biriktirmişim ona dair. Şimdi hepsi boğazıma diziliyor. Sen öldüğünde ben daha çocuktum. Küçüktüm ama unutmadım. Sana el uzatamadan alıp götürdüler seni. Kalp dediler. Biliyordum, Kalbin hastaydı senin. Zaten sevgi görmemiş bir kalp, ne kadar dayanırdı ki ana? Ama ben en çok, sevgiye aç bir kalple nasıl yaşandığını öğrendim senden. Ne senden, ne benden hoşlandı bu dünya. Vahap Ağa bizi sevmeyi öğrenemedi. Sevmek istemedi. Zaten seni toprağa vermeden çok önce, kalbinden de çıkarmıştı. Bilmem hatırlar mısın, kırmızı örtülü bir sandığın vardı. Bir gece gizlice açmıştım. İçinden beyaz bir bez parçası, birkaç sararmış mendil, bir de kına çıkmıştı. Sana sordum sonra, “Senin gelinliğin var mı ana ?” dedim. “Vardı,” dedin. Ama ben bildim. Sana bir gelinliği bile çok görmüşlerdi. Zara Hanım geldiğinde, babam konaktaki halıları bile yeniletmişti oysa. Avlunun kapısına çiçekler asıldı o gün koca bir davul-zurna sesi yankılandı sabaha kadar sokakta. Ben küçücük bir çocuk, basamağın ucunda dizlerimi karnıma çekmiş izliyordum her şeyi. Beni görmedi bile babam. Seni hiç görmemişti zaten. Ama ben gördüm ana. Senin gözlerinin içindeki ölü hali, dizlerine düşen o sessizliği… gördüm. Zara Hanım telli duvaklı, elleri kınalı girerken kapıdan, senin sessizliğin, benim boğazıma düğümlendi. Kendi içime yutkundum seni. Gözlerim nemlendi. Gözyaşı mıydı, yoksa içimdeki küskünlük müydü dökülen, bilmiyorum. “Baba…” dedim içimden. Ama dilim bile zor söyledi o kelimeyi. “Babam neden seni sevmedi, neden beni sevmedi?” Bu soruyu bin kere sormuştum zaten kendime. Ama hiç bir kez ona soramadım. Ne haddimeydi koskoca Vahap Ağa’ya laf etmek? Ben susmakla büyüdüm anne. Senin gibi…” Bir kuş sesi yankılandı mezarlıkta. Sanki biri içimdeki sessizliği deldi. Bir yerim sızladı o an. Belki annemin sesi, belki geçmişin yankısı. “Sen beni sevdin mi ana?” diye sordum fısıltıyla. “Ben hep sevileceğimi sanmakla yaşadım çünkü… Ama hiç hissetmedim. Artık ne seveceğimi, nede sevileceğimi bile hissetmiyorum artık. Senin kucağın bile hep titrek, hep yorgundu. Kalbinin çırpındığını duyardım geceleri. Ama başımı yastığa koyup sessizce beklerdim. Senin yanında büyüdüm, ama senin yokluğunla şekillendi hayatım. Ben seni en çok… ölümünden sonra sevdim, anne Çünkü yaşarken kıymet bilmek… bizim soyumuza nasip olmamıştı.” Mezarın başında kaldım uzun süre. Sanki toprağın altında biri değil de, bütün geçmişim yatıyordu orada. Çocukluğum. İçimdeki kırılgan oğlan. Sahipsizliğim. Ve en çok da anneme söyleyemediğim sözler… “Ben de hasta gibiyim anne. Ama benimki kalp değil. Benim hastalığım içten, sessiz. Suskunluktan bulaşan bir şey bu. Seninle aynı yerden yaralıyım belki. Ben de sevilmedim. Ben de birinin gözünde kıymetli olamadım hiç.” Toprağını eşeleyip otlarını temizlerken içimden yine o sessizlik yükseldi. Sana anlatacak çok şey biriktirdim ana. Ama önce söyleyeyim: Sana Şimâl’i anlatmayacağım. Yıllar evvel bu topraklardan giderken, sırtımdaki kamburu, içimdeki derdi senin toprağına döküp gömmüştüm. Adını anmadan, resmini gözümden silmeden. Unutmadım. Onu da unutmadım. Vicdanıma yüklediklerimi de. O defter kapanmadı ama konuşulmaz artık. Çünkü konuşunca büyür bazı yaralar. Ama biri var ana. Öyle sevda falan değil… Olamaz da. Adı Hale. Nihat Kozdağlı’nın kadını. Evet, o Nihat. O adamın koynunda ama bakışlarında bir yalnızlık var. Yüreğiyle gözleri birbirine küs gibi. Gülse bile, içinden bir çocuk ağlıyor sanki. Bana çocukluğumu anımsatıyor. Birinin sesini bekleyerek geçtiğim o uzun öğle uykularını. Yalnızca bana bakan, yalnızca beni gören birini… Ama sonra yine içimde yankılanıyor o ses: Uzak dur Agir. Yasak, günah, yakışmaz. Biliyorum ana, kızıyorsun bana değil mi? “Başkasının kadınına nasıl göz koyarsın oğul !”diyorsun içinden. Haklısın. Senin sessizliğin bile kınar beni şimdi. Ama ben göz koymadım ana… Ben gözünde geçmişime denk geldim. Onda bir şey var. Bakışlarında tanıdık bir şey. İçime işleyen, beni çocukluğuma götüren bir şey. Çok tanıdık… ama bir o kadar da uzak. yüreğim gözüme hükmediyo anne. Ben istemeden bakıyorum ona. Sakınmadan değil, utanarak. Ama bakıyorum. Bir kadına değil yalnızca, kendime bakıyorum onda. O kadının gözünde ben, küçük Agir’i görüyorum. Sus pus olmuş, bir avuç ekmeği yere düşürmüş, toplamaya utanmış, ağlamaya korkmuş halimi. Ben Hale’ye tutkun değilim anne, ben Hale’de geçmişimi seyrediyorum. Bu sevda değil. Bu başka bir şey. Bir yankı belki. Belki Bir sızı. Ben Hale’ye aşık değilim. Ama Hale’de içimde unuttuğumu sandığım bir çukur açıldı. Bakınca kendimi gördüğüm bir çukur. Sakın kızma bana. Ben ona bir kelime bile etmedim. Etmem de. Ama içimde bir şey kıpırdadı. Yüreğim dilimede hükmediyor artık. Ve ben, yüreğime söz geçiremiyorum. Onun Sesini duyunca, bir odanın kapısı kapanmış gibi oluyor içimde. Sanki ben orada kilitli kalmışım da, o ses anahtarmış gibi. Ne yapayım ana? Söyle, nasıl susayım buna? Sen sustun, ben susmayı senden öğrendim ama… Bazı şeyler var ki ne dua dinliyor, ne utanç. Bazı bakışlar insanın alnına yazı gibi işleniyor. ~~~ Sabah usulca çökmüştü kente. Gecenin tortusu hâlâ topraktan silinmemişti. Sabaha dek kalmıştım anamın başucunda. Yıllardır içimde tutulan ne varsa akmıştı o toprağa. Konuşmamıştım sabaha kadar ama susmamıştım da. Kendi kendime, anneme, geçmişe… Bir mezar taşına değil, bir ömre yaslanmıştım. Gün ışırken, kuşlar bile temkinliydi. Sanki bu toprağın sessizliğine onlarda saygı duyuyorlardı. Mezarlıktan ağır adımlarla çıktım. Omzumda geceyi, yüreğimde annemin sessizliğini taşıyordum. Kapının hemen dışında biri vardı. Bir sigara yakmış, ucunu ezerek içiyordu. Başını kaldırdı. Cemil. Omzuna sabah çiyi düşmüş, gözlerinin altında uykusuzluk çizgileri. Ama duruşu dipdiri. Yıllardır tanıdığım haliyle. Ne eksik, ne fazla. Beni süzdü baştan aşağı, sonra dudak kenarına küçük bir gülümseme ilişti. “Çip mi taktın bana Cemil?” dedim. “Ne zaman nereye gitsem, benden evvel varıyorsun.” Sesim yorgun, ama içinde eski günlerden kalma bir kahkaha kırıntısı. “Bizde teknoloji değil, yürek takibi var ağam,” dedi. “Kardeş, kardeşin yüreğini de bilir… Yüreğinin götürdüğü yeri de.” Bir adım yaklaştım ona. Elimi omzuna koydum, ne hafif, ne sert. Yerini bilsin diye. Yılların biriktirdiği ne varsa, o temasın içine sığdırdım. “Madem kardeş olduğumuzu unutmuyorsun,” dedim. “Ne halt yemeye hâlâ ‘ağam’ diyorsun oğlum?” Başını eğdi. Bir çocuğun azarlanmış haliyle değil, sevdiği birinin şakasını göğsünde taşıyan adam gibi. Yine güldü, ama gözleri göğsüne dönüktü. “Ağaya ağa denir… ağam.” O cümlede bir geçmiş vardı. Bir yurt odası. Soğuk duvarlar. Ve ikimize yetecek kadar sessizlik. Tam konuşacak gibi oldu ki, telefonu titredi. Ceketinin iç cebinden çıkardı telefonu, ekrana şöyle bir baktı, ve gözlerini benden kaçırmadan açtı hattı. “Kısa kes.!” dedi telefondakine. Sesi alçak, ama öfke doluydu. Birkaç kelime ettikten sonrada kapattı. Telefonu yavaşça cebine geri koyarken döndü bana. Bakışları daha ağırdı şimdi. Mezarlıktan değil, başka bir dünyadan konuşacak gibiydi. “Bilirim buradaki hesaplar daha kapanmadı… Ama dönmemiz lazım, ağam.” dedi. Kaşlarım çatıldı. O an sadece gitmek değil, bir kez daha kesilcekti içimdeki bağ. “Niye?” diye sordum, dudaklarım kurumuştu. “Gürcistanlı ortaklarda yine mesele çıkmış.” diyip Derin bir iç çekti. “Mal davası. İki adam vurulmuş. Birisi bizim çocuklardan.” Boğazımda bir yumru büyüdü. Gecenin sessizliğini daha yeni annemin mezarına gömmüşken, başka bir sessizlik çıkıyordu toprağın altından. Silah seslerinin sesi. Bildiğim, tanıdığım ölümün sessiz sesi.. “Uçağı hazırlat Cemil,” dedim. Gözlerim bir anda dondu, bakışlarımın içi karardı. Soğukla öfkenin karışımı bir suskunluk çöktü üzerime. Arabaya doğru yürümeye başladım. Toprak yolda adımlarım yankılandı. arkamdan seslendi Cemil; “İstanbul’a mı?” dedi.. Cevabını zaten bildiği soruyu neden sorma ihtiyacı duydu onuda anlamadım ama Durmadım. Arkamıda dönmedim. Sadece kelimelerimi bıraktım ardımda: “Gürcistan’a.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD