Sabahın erken saatlerinde uyandırıldım. Annemin sesi kapımın önünde yankılandı:
“Hazırlan Zerrin, bugün nişan alışverişine Halil İbrahim ve annesiyle gideceğiz. Hadi, kalk!”
İçimden bir isyan yükselse de sustum.
Bu alışveriş, evlilik yolunun son taşlarından biriydi. Her adım beni uçuruma biraz daha yaklaştırıyordu.
Konağın kapısında siyah bir cip bekliyordu. Şoför kapıyı açtığında, içinde Halil İbrahim ve annesi oturuyordu.
Göz göze geldiğimizde yine o sert bakışlarını üzerime dikti.
Ne bir selam verdi, ne de konuştu.
Ben de sessizce arka koltuğa oturdum. Ebru yanımdaydı — tek dayanağım.
Mağaza mağaza dolaşırken, herkes bizi mutlu bir çift sanıyordu.
Tepsilerce altın, nişan kıyafetleri, ayakkabılar, takılar… Her şey tamamdı.
Ama hiçbir şeyin içinde ben yoktum.
Bir mağazada Ebru sessizce yanıma eğildi:
“Bu geceyi unutma. Her şey hazır. Ama karar senin, Zerrin. Sadece senin.”
Halil İbrahim bir ara yanıma yaklaşıp soğuk bir sesle,
“Beğendiysen söyle de kapattıralım,” dedi.
Sanki ev değil de bir pazarlık yapılıyordu.
O an ona baktım.
“Beğenmedim,” dedim kısık sesle ama kararlı.
Gözlerinde küçücük bir kıpırdanma oldu ama hemen toparladı.
“Sana ne beğenileceğini öğretirler nasılsa,” deyip sırtını döndü.
İçimdeki öfke daha da büyüdü.
Bu adamla nasıl nişanlanacaktım?
Bu hayat nasıl benim olacaktı?
“Haydi beğen artık, akşama kadar senin keyfinle uğraşamam!” dedi Halil İbrahim, sabrı taşmış gibi. Yanıma doğru bir adım attı, sesi neredeyse fısıltıydı ama tehdit doluydu:
“İnat değil mi? Beğenmiyorum. İstiyorsan kendin giy beğen,” dedim soğuk bir ifadeyle, gözlerimi kaçırmadan.
Gözlerini kıstı. Dudakları sıkıca birleşmişti, öfkesini zor zapt ediyordu.
“Bak Zerrin…” dedi, sesi daha da kısık ama kelimeleri buz gibiydi. “Beni hafife alma. Hayatın artık benim elimde. Benle iyi geçinirsen senin için iyi olur... Yoksa öbür türlü karışmam.”
O an yutkundum. Kalbim göğsümde yumruk gibi çarpıyordu.
İçimdeki tüm isyanı bastırmak zorundaydım ama gözlerim dolmuştu.
Ebru hemen araya girdi, gerilimi fark etmişti.
“Şunu da deneyelim Zerrin, bak bu sana çok yakışır,” diyerek elimden tuttu ve başka bir köşeye çekti beni.
Halil İbrahim uzaklaştığında Ebru’nun sesi titreyerek geldi:
“Bu adam tehlikeli Zerrin… Ama merak etme, yalnız değilsin
Annemler yanıma gelip kırmızı bir elbise getirdiler. Elbise, parıldayan ipek kumaşıyla ışıl ışıl parlıyordu. Üzerinde ince dantel işçilikleri, zarif taşlarla süslenmiş detaylar vardı. Tam nişan elbisesiydi, bir prenses gibi hissettirecek bir şeydi. Ama bana sadece bir zincir gibi geldi. Her detayı, her işlemeli nakışı… Bu elbiseyi giydiğimde, özgürlüğümden de bir parçayı kaybedeceğim gibiydi. Elbise bana ait değildi, tıpkı bu hayatta ait olmadığım bir yere sürüklenmem gibi.
"Zerrin, ne kadar da güzel oldun," dedi annem. Sesinde bir gurur vardı ama ben yalnızca bir boşluk hissediyordum. Elbiseyi, tüm hayatımı değiştiriyor gibi hissettim.
Beni bu kadar büyük bir yüke hazırlayan, her şeyden önce annemdi. Hangi hayalleri vardı benim için? Kendi hayatımda bir iz bırakmamı mı, yoksa ailesine olan borcumu ödememi mi bekliyordu? Nişan elbisemi giyerken, kendimi bir maskenin ardında hissettim. Gerçek ben yoktu artık; bu elbise, içimdeki diğer Zerrin’i yok ediyordu.
Ebru, sessizce yanıma geldi. Gözlerinde endişe vardı. “Zerrin, bu elbise seni bir kuyuya çekiyor gibi. Giy, ama unutma... Her zaman bir yol bulabilirsin. Bir çıkış… Belki de hala bir umut vardır.”
“Ebru, her şeyin sonu bu, kabul etmem gerek,” dedim, içimdeki tüm dirençle. Elbiseyi giymek zorundaydım, çünkü başka seçeneğim yoktu. Geri adım atmak, buna boyun eğmemek bir bedel gerektiriyordu, ama şimdi korkuyordum.
Bütün vücudum titredi. Ebru elbiseyi düzgünce düzeltti ve gözlerimin içine bakarak, “Zerrin, unutma, kimse sana ne yapman gerektiğini söyleyemez. Seni kimse yönlendiremez. Bu hayatı sen seçebilirsin,” dedi.
Halil İbrahim’in gözleri, nişan elbisemle parlayan her detaya takılmıştı. Beni istemediği apaçık ortadaydı, ama o da bunu yapabileceğini düşündü. Güçlü, zayıf, donuk… Ne kadar farklı bir adamdı! Ne kadar derin bir boşluğun içinde yaşadığını görmek kolaydı, ama kimse buna dikkat etmiyordu. Dışarıdan bakınca her şey mükemmel görünüyordu, ama aslında biz ikimiz de birer kuklaydık.
“Zerrin, hala bu elbise seni mutlu etmiyor mu? Bu kadar mı zor? Ne yapacağım ben? Herkesin gözlerinin önündesin!” dedi Halil İbrahim, sesi düşük ve tehditkar. Sadece bana değil, etraftaki herkesin gözlerine bakıyordu. Bu, tam da istediği bir an, çünkü o her zaman kontrolü elinde tutardı.
Ama ben susmayı tercih ettim. Ne söyleyebilirdim ki? Gerçekten neyi değiştirebilirdim?
Halil İbrahim’in söyledikleri, içimde bir yerlerde büyük bir öfke uyandırdı. Ne de olsa, her şeyin kontrolünü elinde tutuyordu, ama bu defa gözlerimdeki kararlılık ondan daha güçlüydü. İç çamaşır mağazasında, utancımdan yerin dibine geçerken, hissettiğim tek şey zorla içinde bulunduğum bu dünyadan çıkıp gitme isteğiydi. Ama her şey bir zincir gibi bağlanmıştı, hiçbir şeyden kaçamazdım.
Halil İbrahim'in sırıtan yüzü, bana daha fazla acı vermekten başka bir şey yapmıyordu. “Bu kadar çok mu heveslisin yatağıma girmeye de buraya girdin? Kendini ne sanıyorsun?” dedi, sözleri tıpkı soğuk bir bıçak gibi yüreğimi kesiyordu.
"Halil İbrahim Ağa, annemler zorla koydu kendini, o kadar önemli biri gibi görme," dedim, o an ne kadar cesur olduğumu hissediyordum. “Gözümde bir hıçsın,” diye ekledim, sözlerimi daha da keskinleştirerek.
Sonra hemen çıktım mağazadan, adımlarım hızlı ve kararlıydı. Halil İbrahim arkadan bağırarak bana yaklaşıyordu. Kolumdan tutarak, “Göreceğiz bakalım, Zerrin hanım. Yap şimdi böyle, sen haydi bir kaç parça al, gidelim. Eli boş çıkma mağazadan, kendin seç, ben almam bunları,” dedi.
Ne olursa olsun, artık sesini dinlemiyordum. Her şey bir kontrol meselesi haline gelmişti ve bu bana dayatılan her şeyin bedelini ödemek istemiyordum. Sadece bir an önce buradan çıkıp gitmek istiyordum.
"Hay hay," dedim, alaycı bir şekilde. Kendimi, bu yaşadığım günleri, her anı görmeden geçirecek gibi hissediyordum. Hızla vitrindeki pembe dantel mini geceliği ve siyah tül geceliği aldım, kasiyere doğru yürüdüm. O an, her şeyin, bu basit eylemin bile bir anlam taşıdığını fark ettim.
Elimde bu kıyafetlerle, Halil İbrahim'in hala yanımda olduğunu bildiğim halde, bir adım atmam gerektiğini biliyordum. Her şeyin sonunda, hala bir şeyler değişebilir diye düşünmek istiyordum.
Ama her şeyin hapsinde, yavaşça adımlarımı attım. Mağazanın kapısından çıkarken, içimdeki mücadele devam ediyordu.