4.Bölüm:İsteme Günü

1135 Words
Konakta olağanüstü bir hareketlilik vardı. Hizmetçiler sabahın ilk ışıklarıyla koşuşturmaya başlamıştı. Kadınlar mutfakta, erkekler avluda; herkes bir düğün havasında ama benim içimde yas vardı. Benim ölümüm kutlanıyordu, farkında bile değillerdi. Odamdan dışarı bakarken, konağın taş avlusuna serilen halılar, gelen giden tepsiler, gümüş tabaklar gözümün önünden akıp geçiyordu. Ama hiçbirine ait hissetmiyordum. Bu hazırlıkların ortasında ben sadece sessiz bir gölgeydim. Kapı hafifçe aralandı. Ebru başını uzattı. "Zerrin," dedi yavaşça. "Hazırlanmaya başlaman lazım... az kaldı." Sesi titriyordu. Yanıma gelip elimi tuttu. "Dayan ne olur. Bu gece bitmeden bir şey olabilir. Belki bir fırsat çıkar…" Ben sadece başımı salladım. Artık hiçbir şeye inancım kalmamıştı. Az sonra annem içeri girdi. Üzerinde en güzel elbiselerinden biri vardı. Saçları toplanmış, yüzünde sahte bir gurur. Ama gözleri? Buz gibi. “Zerrin, kızım,” dedi ama sesinde sevgi yoktu. “Sakın rezil etme bizi. Ağa ailesi geliyor, bu gece her şey bitecek. Başını dik tut. Gülümse. Ve ne olursa olsun ‘evet’ demeyi unutma.” Ardından o meşhur cümle yine döküldü dudaklarından: “Senin yüzünden oğlumu ateşe atamam!” Sanki yüreğime biri kor düşürdü. Ne zaman oğlunun canı ile benim hayatım arasında seçim yapılmıştı da bana sorulmuştu? Ne zaman bir kişi de çıkıp “Zerrin ne istiyor?” demişti? Annem çıktıktan sonra Ebru'ya döndüm. “Sence ben kaçsam… nereye gidebilirim?” dedim fısıltıyla. O sadece gözlerime baktı, eliyle saçımı okşadı. “Gidecek yer her zaman bulunur,” dedi. “Yeter ki sen kararını ver.” Ama o kararı vermek… işte o, dünyanın en zor şeyiydi. Hazırlanmıştım. İçimden gelmeyerek, ayaklarım geri geri gidercesine, sanki kendi cenazeme hazırlanmıştım. Ebru saçlarımı örüyordu, elleri titriyordu. Aynada göz göze geldiğimizde, ikimiz de aynı acıyı yaşıyorduk. Ama o da biliyordu; bu gece her şey bitebilirdi. Ya ben tamamen kaybolacaktım ya da kaçmak için son bir şans doğacaktı. Kapının önünden kadınların sesleri geçiyordu. “Çok şükür iyi bir aileye gidiyor,” diyordu biri. “Şanslı kız, Ağa gelini olacak,” dedi başka biri. Oysa ben kendimi bir kurban gibi hissediyordum. Bir sofra kuruluyordu, ama baş köşeye konan bir hayat değil, benim suskunluğumdu. Üzerimde beyaz, diz altı bir kalem elbise vardı. Sade ama zarif. Bir davete gidiyormuşum gibi görünüyordum ama bu, kendi sonuma hazırlanışımdı. Elbisenin her dikişi, sanki içime işlenmiş bir kabullenişti. Ama ben kabullenmiyordum. İçim isyan içindeydi. Ebru saçlarımı toplarken aynadan bana baktı. Gözlerinde endişe vardı ama sesi sakindi. “Elbisen çok yakıştı,” dedi. Bir an güldüm, acı bir tebessümle. “Tabuta konacak biri gibi mi görünüyorum?” dedim. Gülümsedi ama gözleri doldu. Boynuma kolyeyi takarken eğildi kulağıma: “Eğer kaçmak istersen… gece yarısından sonra samanlığın arka tarafı boş kalacak. Oradan çıkabilirsin.” İçim titredi. “Emin misin?” dedim. “Değilim,” dedi. “Ama başka şansımız yok. Ya şimdi ya asla.” Göz göze geldiğimizde her şey sustu. Sanki o anda karar vermeliydim. Dışarıdan kalabalık sesler yükseldi. Arabalar gelmişti. Misafirler içeri giriyordu. Ve annemin sesi yankılandı: “Hoş geldiniz, buyurun, buyurun…” Her şey resmen başlamıştı. Artık geri dönüş yoktu. Ayak sesleri yaklaşıyordu. Kapının dışında yeni hayatım, istemediğim kaderim duruyordu. Ve ben, aynada kendime son kez baktım. Zerrin… ya bu gece kaçacaksın… ya da sonsuza kadar susacaksın. Yemekler yenmiş, kahkahalar yükselmişti salondan. Ben odadan hiç çıkmamıştım. Bizim buralarda böyleydi… Görücülerin karşısına öyle kolay kolay çıkılmazdı. Hele ki istemediğin bir evliliğin gölgesi üzerindeyse, daha da zordu. Kahveler istenmişti. İçeride çaylar içilmiş, laf arasında artık “hayırlı işler” konuşuluyordu. Sıra o uğursuz kahveye gelmişti. Annem odama girdi. Bakışları sert, sesi alışılageldik gibi kontrolcüydü. “Haydi, hazırsan kahveleri dağıt,” dedi. Çalışanlar kahveleri tepsilere yerleştirmişti bile. “Hoş geldin demeyi unutma, yüzünü asma, rezil etme bizi,” dedi gözlerime bile bakmadan. “Bunca insan senin için geldi. Ağzını açıp bir şey deme, sadece gülümse.” Bir an durdum. Elbisem dizlerime kadar, kalem gibi ince. Ayaklarımda hafif topuklu ayakkabılar vardı. O ana kadar binlerce kadının yürüdüğü o uzun koridordan yürüyordum şimdi… Ama benim yolum, kalbimin götürdüğü yere değil, onların seçtiği yöne gidiyordu. Tepsiyi ellerime verdiler. Kahvelerin kokusu burnuma geldi ama midem öyle sıkışıktı ki içim kalktı. Her fincan bana, başka bir zincirin halkası gibi görünüyordu. Derin bir nefes aldım. Kapı açıldı. Gözler bir anda bana döndü. “Hoş geldiniz,” dedim, dudaklarım titrerken. Yüzüme zorla yerleştirdiğim bir gülümsemeyle fincanları dağıtmaya başladım. Ve o an… Halil İbrahim’in gözleriyle buluştu gözlerim. Yabancıydı. Soğuktu. Ve bu yabancının karısı olacaktım. Halil İbrahim’in bakışları üzerime saplandı. Gözlerinde bir yabancılık değil, bildiğin nefret vardı. Kaşları çatılmıştı, dudakları ince bir çizgi gibi sımsıkıydı. Ne bir tebessüm, ne bir merhaba… Sanki ben, onun istemediği bir ceza, bir yük, bir lanetmişim gibi bakıyordu bana. Tepsiyi elimde zor tuttum. Ellerim titredi. Bir an fincanlardan biri düşecek sandım. Ama kendimi toparladım, derin bir nefes aldım. Bu adam… Bu adam benim eşim olacaktı, öyle mi? Yüzüne bakmaya bile cesaret edemiyordum. Ama bir kez daha kafamı kaldırdım. Belki de yanlış görmüşümdür, belki başka bir şeydir diye. Hayır… Aynı bakış. Aynı sertlik. O an içimdeki korku, endişenin ötesine geçti. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sesini herkes duyacak sandım. Bu adamdan kaçmam gerektiğini, o gözlerde gördüm. Bir düşman gibi bakıyordu bana. Onun için de bu evlilik mecburiyetti, belli ki o da kurbanlardan biriydi. Ama benim gibi sessiz değildi. O, öfkesini saklamıyordu. O, beni istemediğini haykırıyordu bakışlarıyla. Ben hâlâ tepsiyle ayakta kalmaya çalışırken, bir anda annem eliyle omzuma dokundu. “Haydi kızım, koy fincanı Halil İbrahim’in önüne,” dedi alçak sesle. Dizlerim titriyordu. Fincanı tepsiden alırken ellerim soğuk terle kaplıydı. Usulca uzattım fincanı. Ama o almadı. Gözlerini benden ayırmadan, babasına döndü. “İstemediğim bir evliliği bana neden uygun gördünüz?” dedi aniden, odadaki sessizliği delerek. Herkes donup kaldı. Kahve fincanı elimde asılı kaldı, zaman durdu sanki. İçimdeki fırtına artık sessiz kalamazdı. Bu, sadece benim değil, onun da kabul etmediği bir kaderdi. Ama bu çıkış… her şeyi değiştirebilir miydi? Şiwan Ağa'nın sesi odayı doldurdu, tok ve sert: “Töre kararını verdi. Artık mecbursunuz ikiniz de. Yoksa kan çıkar.” Sanki yer yarıldı da içine düştüm. Şiwan Ağa’nın o sert sesiyle birlikte içimdeki son umut kırıntısı da ezildi. Gözlerim Halil İbrahim’deydi, o hâlâ öfkeliydi ama o an dudakları kenetlendi, gözlerini kaçırdı. Demek ki o da biliyordu… Kaçış yoktu. Annem başını eğdi, babam gözlerini masaya sabitledi. Oda, aniden bir mezar sessizliğine büründü. Herkes törenin adı geçtiğinde susmayı öğrenmişti çünkü. Töre, herkesin üzerinde bir gökyüzü gibi dururdu — kapkara ve kaçışı olmayan. Ben hâlâ fincanı elimde tutuyordum. Halil İbrahim bir şey demedi. Kahveyi aldı mı, içti mi… bilmiyorum. Sadece içimde bir şeylerin yavaşça koptuğunu hissediyordum. “Bu gece nişan yapılır,” dedi Şiwan Ağa. Sanki bir nikah değil de bir infaz saati belirliyordu. Ardından koltuğa yaslandı, eliyle sakalını sıvazladı ve susarak son noktayı koydu. O an anladım. Benim hayatım… artık bana ait değildi. Ama hâlâ içimde küçücük bir yer vardı, fısıltıyla konuşan. “Bu gece… gece yarısından sonra… samanlık arkasındaki boşluk…” Ebru’nun sesi yankılandı içimde. Bu kaderi kabul etmeyeceğim. Ya kaçacağım… Ya da bu konağın içinde, kendi mezarımı kazacağım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD