3.Bölüm:Zerrin'den

782 Words
Bu zamana kadar annemi tanıdığımı sanmışım. Meğer hiç tanımamışım. Ağabeyim için… beni gözünü bile kırpmadan ateşe atabiliyormuş. Onun yaşaması için benim hayatımı feda edebilirmiş. Ne zaman gözlerinin içine baksam, orada sevgiyi aramışım yıllarca. Meğer sadece kaygı varmış. Ama o kaygı da bana değilmiş… hep ağabeyimeymiş. Babam… belki de istemeden razı oldu bu evliliğe. Onun bakışlarında pişmanlık vardı en azından. Ama annem… O, ağabeyim yaşasın diye bana “kendini ateşe at” diyordu. Bir anne, evladını ateşe iter mi? Beni tanımadığım, istemediğim birine vermeye bu kadar kolay nasıl razı olabildi? Ağabeyim de… Kendi sevdiğine kavuşsun diye, beni hiç düşünmedi. Bencillik etti. Benim kalbim, benim hayallerim, benim korkularım… Hiçbiri umurunda bile olmadı. Hiç mi düşünmedi? Hiç mi demedi, “Zerrin ne hisseder? Ne ister?” diye? Beni, sanki bu ailenin gözden çıkarılabilir tek ferdiymişim gibi… Susmam, razı olmam, boyun eğmem bekleniyordu. Ama ben yanıyordum. İçim kavruluyordu. Beni görmüyorlardı. Ben… Bir kurban değildim. Bir bedel, bir araç değildim. Ben sadece Zerrin’dim. Ve bu hayatın bana ait olduğunu artık haykırmak istiyordum. Ana… Ben senin kızınım. Senin canından, senin kanındanım. Ama bugün, senin sözlerinle ilk kez bu evde ne kadar yalnız olduğumu hissettim. Ağabeyim bencillik etti, hatasını yaptı… Ama neden bedelini ben ödüyorum? Ben mi yanlış yaptım? Bana da yazık değil mi? Okul hayalim vardı. Beyaz önlüğü giymek istiyordum, insanların yarasını sarmak… Ben doktor olmak istiyordum ana, ev kadını değil. Bir adamın karısı olmak için değil, bir hayat kurmak için çabalıyordum. Ama sen… "Zerrin, okuyup ne olacan?" dedin. Bana, "Bu evden iyisini mi bulacan?" dedin. “Elin soğuk sudan sıcak suya girmeyecek, sevineceğine üzülüyorsun” dedin. O an… beynimden vurulmuşa döndüm. Başıma kaynar sular boşaldı sanki. Yutkundum, ama boğazımdaki düğüm geçmedi. Senin gözlerin bana değil, ağabeyime bakıyordu hep. Konuyu kapattın. Sadece bir “hazırlığını yap” dedin, o kadar. Ne hissettiğim umurumda bile olmadı. Ama ben susmuyorum artık. İçimde ne varsa söylemek istiyorum. Ana… Ben korkuyorum. Tanımadığım bir adamın eşi olmak istemiyorum. Hayallerimi gömmek istemiyorum. Kendimi yavaş yavaş kaybediyorum bu evde. Her gün biraz daha siliniyorum, yok oluyorum. Ama kimse dönüp, “Zerrin ne ister?” demiyor. “Başka seçeneğin yok, Zerrin,” dedi annem, sesi buz gibi, gözleri karanlık bir kararlılıkla doluydu. “Senin yüzünden oğlumu ateşe atamam. Aklına başına al. Şimdiden kabullensen iyi olur.” Sözlerini bitirdiğinde, gözlerimin içine bile bakmadan kapıyı çarpıp çıktı. O an… dünya sustu. Sanki tüm sesler yok oldu, duvarlar üzerime geldi. Dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere, yere çöküverdim. Soğuk taşların üzerinde dizlerimin üzerine oturup, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir çığlık gibi yükseldi içimdeki acı, ama dışarıya sadece boğuk bir ağlayış çıktı. Ağladıkça… içimdeki yangın büyüyordu. Kalbim sanki parçalanıyordu, her nefesim ağırdı. Ne yaparsam yapayım, kaçamıyordum. Ne haykırsam da kimse duymuyordu. Bir odada değil… bir kafeste gibiydim. Kendi evimde, kendi ailemin arasında bile… esirdim. Ben ne zaman bu kadar önemsiz oldum? Bir oğul için bir kız neden feda edilir? Ben kız çocuğu olduğum için mi hep sessiz kalmam, hep razı olmam bekleniyor? Gözyaşlarım süzüldükçe, içimdeki isyan kabarıyordu. Ben bu hayata razı değildim. Ve artık bir yolunu bulmalıydım. Yoksa bu ev… bu hayat… bu töre… beni yavaş yavaş öldürecekti. Bir anda kapı açıldı. Kafamı kaldırmaya bile gücüm yoktu ama kapının sesiyle irkildim. Gelen Ebru’ydu. Gözleri doluydu, soluğu kesilmiş gibi nefes nefeseydi. Kapıyı sessizce kapatıp, hiçbir şey demeden yanıma uzandı. Kollarını sımsıkı sardı bana. "Yapma böyle Zerrin…" diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Yalvarırım, kendini bırakma." Ama o da tutamadı artık… Gözyaşları yanaklarına aktı, bana sarılıp ağlamaya başladı. İkimiz de, iki yanık kalp gibi, taş zemine dökülmüştük. "Töreleri biliyorsun Zerrin… Kahrolası töreler… Uzun yıllardır kızların hayatını mahvediyor. Hayalleri, umutları, sevdaları… hepsini bir çırpıda yok ediyorlar. Şimdi sıra sende." Sesindeki öfke, acının içinden damlayarak çıkıyordu. O da çaresizdi. Beni koruyamamanın yüküyle eziliyordu. "Ebru," dedim fısıltıyla, "Ben ne yapacağım? Nereye kaçacağım? Kim beni saklayacak?" Boğazım düğüm düğümdü. Ama sonra… o küçük umut kıvılcımı yine bir anda söndü. Titrek bir sesle fısıldadım: "Ama kaçıp gidersem… anam beni affetmez. Ağabeyime bir şey olursa… o zaman ne yaparım, Ebru? Ben mecburum… mecbur kabulleneceğim..." Boğazıma düğümlenen sözler artık dayanamayıp dudaklarımdan döküldü. Bir çocuk gibi, kontrolsüzce, içimden kopan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Yüreğimden gelen bir feryattı bu; kimsenin duymadığı, kimsenin anlamadığı… Ebru, sımsıkı sarıldı. "Zerrin, sen mecbur değilsin… Bak, gerçekten değilsin," dedi. Ama onun sesi bile artık bana ulaşmıyordu. O an ne aklım işliyordu, ne kalbim dayanıyordu. Anam… Bir annenin evladına söyleyeceği en ağır cümleleri söyledi bana. Beni değil, oğlunu seçti. Ağabeyim için beni ateşe attı. Ve şimdi… ben o ateşte yanmaya hazırlanıyordum. "Ben istemiyorum bu hayatı…" diye fısıldadım tekrar tekrar. Ama her söylediğimde, kendime bile inancım azalıyordu. Sanki kaçmak suçtu… yaşamak suçtu… sadece susmak, boyun eğmek makbul sayılıyordu. Bir köşeye kıvrıldım. Ebru yanımda, ama içimde öyle derin bir yalnızlık vardı ki, kimse dokunamazdı oraya. Bu yalnızlık, bana kader diye sunulan karanlığın içindeydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD