Merhaba Deli Yüreklerim :)
Sizlere keyifli okumalar diyorum, yorumlarınızı eksik etmeyin.
Yusuf, öfkeden kısılan gözleriyle ekrana bakarken, yumruk yaptığı elini en yakınındaki sert cisme geçirdi.
Sinem onunla dalga geçiyor olmalıydı, yoksa ona aldırmaya çalıştığı palyaço kıyafetinin başka bir açıklaması olamazdı.
Dersler sona erdikten sonra kolejin önünde Yusuf'u bekleyen Sinem, aceleci bir hale bürünmüştü.
Her ay yapmayı rutin haline getirdiği eyleme, bu defa Yusuf'u da ortak edecekti.
Ona doğru gelen pancar surata bakınca, çantasını kolundan çıkartarak taşıması için Yusuf'a fırlattı.
"Yusuf, kıyafetin hazır mı?"
Yusuf havada yakaladığı çantayı sıkarken, öncelik olarak ters bir bakış attı Sinem'e.
"Sen ne tür bir insansın, Sinem?"
Kolejden çıkana kadar tek kaşı havada alayla yürüyen Sinem, kardeşlerini yolladıktan sonra, arkasından gelen Yusuf'a dönerek tıslarcasına bir sesle karşılık verdi.
"Sen demiştin ya Bay yürüyen Ego! Ben doğduğumdan beri evreni kan ağlatan bir kızım.
Onun için on yedi yıllık hayatımda sana ayırdığım bu haftadan nasibini al, ve olabildiğince uzaklaş benden."
Sinem durduğu taksiye binerken, Yusuf bundan dört yıl önceki doğum gününün hatıralarıyla boğuşuyordu.
"Sen bana hediye almadın mı Yusuf? Ben bugün 13 yaşıma girdim."
Yusuf ona masum masum bakan kıza, yaşının müsaade ettiğince sert bakarak onu inciten sözleri söylemişti pişman olacağını bilmeden.
"Tam 13 yıldır evren senin yüzünden kan ağlıyor Sinem, dünyaya zararsın sen.
Ben sana neden hediye alayım ki?"
Yusuf arkasını dönüp giderken, doğum günü kızının kalbini incitmiş, yanağından dökülen incilere sebep olmuştu.
Ve Sinem Yusuf'a 13 yaşındayken kırılınca, çocuk kalbi onu affedememişti...
Sinem taksiden inmeden, Yusuf'a fırsat tanımadan ücreti ödeyerek, ardına bakmadan önünde indikleri hastaneye girdi.
Yusuf hastaneye geldiklerini görünce omuzuna astığı çantaları sıkıca kavrayarak, önünde yürüyen Sinem'in kolunu kavrayarak endişeyle baktı yüzüne.
Hasta olmalı ihtimali aklına gelince, içine bir şeyler oturduğunu hissetmişti.
"Sen neden buraya geldin, Sinem?"
Sinem, Yusuf'a bakmadan merdivenlere doğru yönelirken, içinden zafer nidaları atmakla meşguldü. "Sen biraz daha kork bakalım, Yusuf Bey!" diyerek, arkasını dönmeden cevap verdi.
"Onkoloji bölümü için geldim, merakını giderdiysen eğ--"
Yusuf, Sinem'in söyledikleriyle şaşırırken, Sinem'in kolunu avucunun içinden kaydığını fark etmedi. Geldikleri hastane bir devlet hastanesiydi ve, Sinem buraya onkoloji bölümü için gelmişti.
Kalbindeki ağrı kat be kat artarken, "Olamaz!" diye çığlık atıyordu iç sesi.
Gözleri merdivenlerin sonunda sol tarafa dönerek, karşısına çıkan önlüklü bir adamla tebessüm ederek konuşan Sinem'i buldu.
Karşısındaki önlüklü doktor olduğu belli olan adam, Sinem'in saçlarının bir tutamını parmaklarının arasına alıp kaşlarını çatarak baktığında, Yusuf kaskatı kesilmiş gibi izliyordu onları.
Yirmili yaşlarının sonunda olan doktor, Sinem'in kalçalarına kadar gelen saçlarını göstererek eliyle makas işareti yaptığında acıyla inledi Yusuf.
Bu bir nevi "Dökülmeden önce---" ah hayır! Elbette bir şey olmayacaktı o saçlara. Sinem saçlarına karşı çok özen gösteren bir kızdı, ve Yusuf bunu iyi biliyordu.
Olduğu yerde karşısındaki tabloyu izlerken, kendisini Sinem'in yanında buldu.
Sinem, tebessüm eden bir ifadeyle karşısındaki doktoru takdim etti Yusuf'a.
"Yusuf benim kuzenim Onur Abi, bugün çocuklar için benimle birlikte oda palyaço olacak."
Sinem'in söylediklerinin ardından Yusuf ve Onur tokalaşarak, ayrıldılar.
Yusuf, ne olduğunu anlayamamanın verdiği tuhaf hisle, Sinem'e tek cümleyle sordu.
"Ne oluyor Sinem?"
Sinem, Yusuf'un yüzündeki endişeli hali görünce, onu takip etmesini söyleyerek bir odaya yönlendirdi.
Kapıyı kapattıktan sonra odanın ortasındaki masanın üzerinden bir anahtar alarak, arkasında kalan dolabın bir kapağını açtı Sinem.
Eline aldığı iki tane palyaço kıyafetinin birisini Yusuf'a uzatırken sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi bir havaya girdi.
Halbuki Yusuf, Sinem'in hala onkoloji kliniğinde ne işi olduğunu tam anlamıyla bilmediği için, korkuyla atan kalbini bastırmaya çalışıyordu.
"Ben, her ayın belirli günlerinde bu hastaneye geliyorum."
Yusuf, Sinem'in anahtar aldığı masanın üzerine çantalarını bırakırken, yorgun çıkan sesiyle aman dilercesine sordu.
Korktuğu şeyleri duyma ihtimaliyle kıvranıyordu, işin özü buydu.
"Neden?"
"Onur abiyle uzun zaman önce tanıştım, mesleğinin doktorluk olduğunu öğrenince bir gün hastalarını merak ettiğim için beni de beraberinde buraya getirdi.
Çok küçük yaşlara sahip kanserli çocuklara ümit vermeye çalışıyordu, bende o zamandan beri onlara yapabildiğim tek şeyi yapıyorum.
İki yıldır her ay buraya gelerek, onların hayallerindeki palyaçoyu canlandırıyorum."
Yusuf olduğu yerden makyaj malzemelerini çıkartıp masaya dizen, bir yandan da konuşan Sinem'i izliyordu.
Buraya geliş sebebi kendi rahatsızlığı sebebiyle olmadığı için, rahat bir nefes alırken çocuklar için sızlıyordu yüreği.
Kaşlarını kaldırarak, merakla Sinem'e sordu.
"Peki bunu neden yapıyorsun, Sinem?"
Sinem açtığı dolaptan masal kitaplarını da çıkarttıktan sonra, dolabı kapatırken açılmamış paketi Yusuf'a uzattı.
"Çünkü onların rahatsızlığı sebebiyle dışarı çıkıp göremedikleri palyaço olmak, onlara masallar okumak hediyeler vermek, onların morallerini yüksek tutarak tedavilerine yardımcı olmak elimden gelen tek şey.
Ve o elinde tuttuğun paketin içinde yeni dezenfekte ettirdiğim, palyaço kıyafetleri var. Ben lavaboya girip giyineceğim, ardından masanın üzerindeki doğal boyalarla tam bir palyaço yapacağım seni."
Yusuf, Sinem'in halini tavrını, söylediklerini anlamaya çalışırken, aslında anlam veremeyeceği tek insan olduğunun farkındaydı.
Sinem insan yiyen bir vampir değildi ama, bu kadar saf duygular besleyeceğini, böyle bir şefkate sahip olduğunu bilmiyordu.
Sinem'le hiç vakit geçirmemiş, onu tanımamıştı ki.. Tanımayı isteyip istemediğini bile hatırlamıyordu.
Elindeki palyaço kıyafetini paketinden çıkartarak, itiraz etmeden giyindi.
Cezası bazen böyle mükafat olabiliyordu işte, ama bunun farkında değildi Delikanlı...
.......
"Gökten üç Elma düşmüş, birisi Yusuf abinizin kafasına."
Sinem etrafında çember oluşturan çocukların yüzlerinde açan çiçekleri görünce, Yusuf'a bakarak devam etti.
"Birisi---"
Sinem'in sözünü bozan Palyaço Yusuf, çocuklara bakıp, parmaklarıyla Sinem'i işaret etti.
"Birisi Sinem ablanızın kafasına."
Çocuklar kıkırdarlarken, Sinem burnunun ucundaki ponponu çıkartıp Yusuf'a fırlattı. Çocukların arasından bir ses duyulunca, ikiside aynı tarafa çevirdiler bakışlarını.
"Şinem abla, şana bişey olmasın. Elma menim tafama düşsün yütfeenn."
Yusuf gözleri dolu dolu olan çocuğa baktığında, Sinem'inde çocuktan farkı olmadığını gördü.
Oturduğu yerden kalkıp çocuğun yanına geldiğinde, Sinem'in ona fırlattığı ponponu çocuğun burnuna kondurup, saçlarını okşadı.
"Üç elmada benim kafama düşsün, tamam mı Abicim? Bana bir şey olmaz zaten, bak ben kocamanım. Sen üzülme."
Sinem, Yusuf ve çocuğun arasındaki diyaloğu mutlulukla izlerken, Yusuf'un bu derece uyum sağlayacağını düşünmemişti.
"Şana bişey olmaşsa onu koyu oluy mu? Eyer bişey oluysa, gelemez."
Yusuf başını kaldırıp, Gözleriyle Sinem'in gözleri kucaklaşırken cevap verdi.
"Olur korurum, Abicim."
...................
Sinem, Yusuf'la birlikte çocukların yanından ayrıldıklarında, giyindikleri odaya geri döndüler.
En son yanlarından ayrılmadan, hep birlikte fotoğraf çekilmişlerdi. Onur'un odasına geldikten sonra bir kaç muhabbetin ardından, sırayla lavaboda hazırlanarak evlerine döndüler.
Yusuf hastaneden çıkarken, içi huzurla doluydu. Buraya geldiklerinde Sinem için çok endişelenmiş olsada, şu an çocukların kahkahaları kulakları çınlıyordu.
Kalabalık sevmeyen Yusuf Kahraman, bugün kalabalığın içinde huzur bulmuştu.
Hem de yanı başında Sinem'le, üstelik palyaço kıyafetlerinin içinde. Kardeşi olmadığı için, yalnızlığa alışkındı.
Kuzenleri olsada o kendisini anlayan tek kişi haricinde kimseyle oturup konuşmaktan haz etmezdi.
Sinem'e bugün için teşekkür etmeliydi belki, ama bunu bir haftanın sonuna bıraksa daha iyi olacaktı.
................
Sinem akşam üzeri eve döndüğünde, annesini ve babasını görünce mutluluktan deliye dönmüştü.
Doğum günlerinde burada olacaklardı, bu müthiş bir şeydi. Yusuf'un neden onunla gelmediğini, anlamıştı.
Odalarına çıkıp duş aldıktan sonra rahat kıyafetler giyinerek, bahçeye yanlarına indi.
Çaylarını içen annesiyle babası Ezgi ve Hamza'nın sorularında boğulmak üzereydiler.
Yağmur ablasıysa, yalnızca gülerek onların sorularıyla dalga geçiyordu.
Sinem, bu tabloyu bozarak üçlü koltukta oturan annesiyle babasının karşısına dikilip, gülümseyerek rica etti.
"Anneciğim, azıcık sağ tarafa kayar mısın acaba?"
Yaren hanım, kızına muzur bakışlar atarak kocasıyla ortalarında yer açtı.
Serkan Bey, kızının bu davranışına alışkın olduğu için, bıyık altından gülerek ortalarına oturan kızının omuzuna kolunu attı.
Ezgi ve Hamza, Serkan beyle Yaren hanımın yan taraflarına geçerek onlara bakan, ablalarına dil çıkardılar.
"Baba, kıskançlık kokusu geldi burnuma, orada durumlar ne alemde?"
Sinem, ablasına tatlı tatlı bakışlar atarken, Yaren hanım söze girdi.
"Yağmur ablanız savaşçıdır, henüz karnımda minicik bir şeyken birlikte operasyona gidip babanızı kurtardık. Ona göre yani."
Yağmur oturduğu yerden keyifle sırıtırken, Hamza ablasına laf sokma derdine girişti.
"Abla, valla bende fena savaşçıyım. Üzerine bir yıkılırsam, bir daha hayata dönemezsin."
Ezgi, Hamza'ya doğru yumruğunu uzattığında, ortada birleştirerek üçüzler yumruklarını tokuşturdu. Bu onların nadir zamanlarda hem fikir olarak, dayanışma içinde olduğunu simgeleyen hareketleriydi.
Kahkaha sesleri bahçelerinden eksik olmayan bu aile, hep birlikte bu anlarını ölümsüzleştirdiler.
Sinem fotoğraf çekmek için çıkardığı telefonunu tekrar cebine koyacağı esnada, gelen mesajın üzerine tıklayarak sessizce okuduğunda, yer ayaklarının altından kayıyordu adeta.
"Yusuf, o ölmek üzere Sinem... Çabuk gel."