“Yusuf, O ölmek üzere Sinem.. Çabuk gel...”
Tek satırlık mesajı defalarca okumasına rağmen, ne bir tepki verebiliyor nede ona sorulan soruları duyabiliyordu Sinem.
Tutunacak bir yer aradığında, kolunda hissettiği Hamza’nın elleri düşmesine engel oluyordu.
Ezgi elinden telefonu alıp mesajı sesli okuduğunda, Serkan ve bahçedeki herkesin yüreğine bir korku hakim olmuştu.
Yağmur, Sinem’e su içirmeye çalışırken, Ezgi titreyen sesiyle korkarak sordu.
“Sinem, Onur Abi kim?”
Sinem, kaskatı kesildiği o kısa şoktan çıktığında, babasına doğru dönerek acı dolu bir inilti halinde sordu.
“Baba, beni ona götürür müsün?”
Kimse bilmiyordu etrafında Onur denen kişinin kim olduğunu.
Nefesler titrek, kalpler ritimsizdi.
................
Serkan bey, Hamza ve Sinem’le birlikte yola çıktığında, Yusuf motoruyla son sürat hastaneye gidiyordu.
Daha saatler önce tanıştığı, ondan Sinem’i korumasını isteyen minik Yusuf, ölüm kalım savaşı veriyordu şimdi.
İçinden kutsal bildiği her şey üzerine dua ederek, hastaneye ulaştı.
Doktor Onur’un aynı mesajı kendisine de atmasına hem şaşırmış, hem de minik Yusuf’un onun adını sayıklamasıyla şok olmuştu.
Hastanenin önüne geldiğinde, motorunu bulduğu ilk yere bırakıp anahtarını cebine atarak, onkoloji bölümüne koşmaya başladı.
İkinci kata çıkıp karşısına ilk gelen görevliye Yusuf’un nerde olduğunu sorduğunda, yoğun bakıma alındığını öğrendi.
Tek elini saçlarının arasına sokup, geriye doğru sertçe çekerken derin bir nefes bıraktı havaya.
Hala nefes alıyor olmasını onun için büyük bir lütufken, çektiği acıları o minik bedeninin nasıl kaldırdığını düşünüyordu.
Doktor Onur’un odasına gitmek için yönünü sağ tarafa çevirdiğinde, merdivenlerden ağlayarak Hamza’nın koluna tutuna tutuna çıkan Sinem’i gördü.
Sinem, hastanenin adını söylediğinde babası yıldırım hızıyla getirmişti kızını.
Geriye doğru bir kaç büyük adım atarak Sinem’in önüne geldi.
Sinem, başını kaldırıp Yusuf’un hüzünlü yeşillerini görünce ellerini Yusuf’un tişörtüne koyup sıkarak, zorla çıkardığı sesine hakim olmaya çalıştı.
“Yusuf, nerde?”
Yusuf, tişörtünü kavrayan Sinem’in kollarından tutarak gözlerinin içine baktı.
Ses tonu o kadar kısıktı ki, bakışlarıyla bütünlendiğinde canından kanından birisi için bu kadar üzüldüğü düşünülebilirdi.
Bugün görmüştü, Yusuf'la Sinem'in arasında ki o güzel bağı.
“Sakin ol Sinem, Yusuf yaşıyor.”
Sinem, ardı arkası kesilmeyen yaşlarla Yusuf’a sarılınca, koy verdi tüm feryatlarını.
Yusuf, Sinem’i belinden kavrayıp kendi bedenine yaslayarak sırtını sıvazlayarak sakinleştirmeye çalıştı.
Birlikte Doktorun odasına giderken, Serkan bey Hamza’yla onları takip ediyordu.
Doktorun odasında onları beklediğini görünce, birlikte odaya girerek Yusuf’un durumunu sordular.
“Yanındaki hemşireyle sizin hakkınızda konuşuyorlarmış, en son Yusuf abiyle Sinem ablamı istiyorum diye tutturunca, hemşire beni arayarak durumu haber verdi.
Ben ilk aradığında duyamadım, üçüncü çağrısında bana ulaştı. Tekrar Yusuf’un yanına döndüğünde, kalbinin durduğunu görmüş. Şu an yoğun bakımda.”
............................
“Yusuf’u tanıyalı bir yıldan fazla oldu, ailesi yok. Beni ilk gördüğü zamandan beri çok seviyor, her zaman bana kendini kötülerden koru tamam mı derdi.
Beni çok sevdiği için, kötülerin bana zarar vermesinden korkardı. Seni görünce bugün beni her şeyden koruyabileceğine inandı ve bana sıkı sıkı sarıldı veda edercesine. Çok korktum ona bir şey olacak diye...”
Hastanenin bahçesinde banklara oturan Yusuf ve Sinem, gecenin ayazında aynı korkuyu paylaşıyorlardı.
Serkan Bey Sinem’in oyun oynattığı tanıdığı küçük bir çocuk olarak biliyordu Yusuf’u, yeğeni burada olduğu için oğluyla birlikte eve geri dönmüşlerdi.
Yusuf, Sinem’in yanında ağlamaktan yüzü gözü şişmiş halini görünce, içinden gelen o safi duyguyla kolunu omuzuna atarak kendine doğru çekti.
Bugün o huysuz Yusuf’u saklamanın tam zamanıydı, Sinem’in ona ihtiyacı olduğunu anlayabiliyordu.
Parmak uçlarıyla göz yaşlarını silerek, gecenin sessizliğinde bir ninni edasıyla mırıldandı.
“Sinem, yeter artık ağlama. Ağlamanın Yusuf’a bir faydası yok, bunu biliyorsun. Çok bitkin görünüyorsun, hadi biraz dinlen.”
Sinem, nerden geldiğini bilmediği yumuşak huylu Yusuf’a başını kaldırıp baktığında, gözlerindeki o samimiyeti fark etti.
Elinin tersiyle saçlarını kulağının ardına sıkıştırarak, kendisinin bile duymakta zorlandığı bir tonda fısıldadı.
“Başımı dizine koyabilir miyim?”
Oturdukları bankta birbirlerine bakarlarken, Sinem’in gözünden akan yaşlar Yusuf’un kalbine damlıyordu. Yusuf hissettiği o tuhaf duyguları bastırarak, başını sallamakla yetindi. İçinden geleni yapacak olursa, gözyaşlarını silerek bir bebek gibi kollarında uyuturdu Sinem’i.
Ama onlar kardeş sayılırdı, ve bu duygular çok yanlıştı.
“Aldanma Yusuf! Bu gerçek Sinem değil” diyerek çeki düzen verdi düşüncelerine.
Sinem karnına doğru topladığı bacaklarının üzerinde ellerini birleştirerek, uyumayı denedi.
Yusuf, ellerini nereye koyacağını bilemeden, yumruk yaparak başının arkasına doğru götürüp, parmaklarını birbirine kenetledi.
Sinem, gözlerini kapatıp her şeyin güzel olduğuna dair hayaller kurmaya çalışırken, Yusuf’un dakikalardır sergilediği tavırlara takılıyordu.
Normal zamanda hayatta dizine yatmasına izin vermez, böyle bir durumda sabaha kadar göremeyeceği için, eve gitmesini söylerdi.
Ama o yanında kalıyor, dinlenmesini söylüyor, ve en önemlisi onu anlıyordu.
Duygu yoksunu, katı, buzdolabı Yusuf nerelere kaybolmuştu?
Dakikalar geçiyor ama bir türlü Sinem’in o ağlayan kıpkırmızı gözleri, Yusuf’un gözlerinin önünden gitmiyordu. İçini acıtan o kahveler nasıl endişelenmişti öyle küçücük bir can için.
Bugünden sonra Yusuf’un bildiği bir şey vardı; Sinem asla dışarıdan gözüktüğü kadar havai bir kız değildi...
Başını öne doğru eğip içini çeke çeke ağlamaktan yorgun düşmüş Sinem’e bakınca, geçen onca dakikalara rağmen uyuyamadığını fark etti.
Saat neredeyse dörde geliyor olmasına rağmen, Sinem henüz tek saniye uyuyamamıştı.
“Sinem?”
Yusuf’un fısıltı halinde ismini söylemesiyle, gözlerini açarak başını kaldırdı.
“Efendim?”
Yusuf kaşları çatık bir halde Sinem’e bakarken, göz kapaklarının şişik olduğunu gördü.
“Neden uyumuyorsun?”
Sinem ellerini şakaklarının üzerine götürüp, ileri geri doğru hareket ettirirken cevap verdi.
“Uyuyamıyorum”
“Başın falan mı ağrıyor?”
Sinem derin bir nefes alıp başını havaya kaldırırken, yüzünü ekşiterek cevap verdi.
“Hayır, sadece lanet olası takıntılarım yüzünden.”
Yusuf, Sinem’in yüzündeki sıkıntılı ifadeyi görünce, dün geceyi hatırladı. Yanındaki insanın saçlarıyla oynayarak, uyuyabildiğini bildiği için bir şey söylemeden, onu beklemesini tembihleyerek hastaneye girdi.
Beş dakika sonra Sinem’le birlikte doktor Onur’un odasına çıkmışlardı. Onur bey, gece boyu acilde olacağını söyleyerek, odasına çıkabileceklerini söylemişti.
Sinem, Yusuf’un üzerine bu derece titremesine anlam veremediği için, odanın ortasında gözlerini bir kaç defa kırpıştırarak sordu.
“Yusuf, benim uykum için neden bu kadar dertlendin?”
Yusuf tekli koltuklardan birisine otururken, odanın ışığını kapattı.
Sinem'in sivri dili asla törpülenmezdi.
“Buradan giderken, Serkan dayım sıkı sıkı tembihledi. Mutlaka uyumanı ve kendini yormamanı söyledi, bana emanetsin onun için.”
Yusuf başka bir şey söylemeden geniş olduğuna şükrettiği tekli koltukta, kenara kayarak Sinem’e yer açtı.
Zaten Sinem, incecik zayıf bir şey olduğundan dolayı, kalan boşluğa rahatça sığabilirdi. Yusuf’ta ince ve uzun bir delikanlı olduğundan dolayı, uyurken rahat edebilecek yere sahiplerdi. En azından sabaha kadar idare edebilirlerdi.
Sinem, Yusuf’u sinirlendirmek ve itiraz etmek için yanlış bir zaman olduğunu düşünerek, koltuğun boş kısmına kedi misali kıvrıldı.
Yusuf başını aşağıya doğru kaydırıp, Sinem’in kolunun uzanacağı konumu ayarladı.
Sinem, ikinci defa Yusuf’un saçlarıyla oynayarak uykuya daldığında, Yusuf içinden küfretmekle meşguldü.
“Siktir Yusuf! Sen bu saçlarını kesmeyi nasıl unutursun lan?!”
Sabaha doğru Sinem’in parmakları, Yusuf’un saçlarında hüküm sürdürmeyi sona erdirdiğinde, Yusuf yukarıya doğru kaydı. İşte şimdi Yusuf’un kalbinin üzerinde, yasemin çiçeklerinin olduğu bir buket varmışçasına güzel kokular yayan, Sinem’in saçları vardı.
Yusuf’un geniş omuzunun biraz aşağısına başını koymuş, her gece uykuya daldıktan sonra Ezgi’ye yaptığı gibi, kollarını Yusuf’un beline sarmıştı.
Dışardan gözüken tek tabloysa, Azap Meleğinin, Yürüyen Ego tarafından sarıp sarmalandığıydı. Sabah odasına giren doktor Onur, bu tabloyu ölümsüzleştirerek sessizce geri çıkmıştı.
.....................................
“Ezgi, doğru söyle bu telefonuna sürekli gelen bildirim seslerinin sebebi, karşı cinsten bir mahluk mu?”
Ezgi, kardeşine suratını ekşiterek bir bakış attığında, Sinem’de beyaz bayrak çekerek sorgusuna son vermişti.
Sabah uyandığında yanında Yusuf yoktu, tek başına koltukta bulmuştu kendini.
Birlikte Yusuf’u gördükten sonra, evine gelmiş hazırlanarak okula gitmişti.
Bir kaç saat sonra onlar için hazırlanan doğum günü partisi için Ezgi’yle birlikte hazırlanıyorlardı.
Kıyafet seçimi için yalnızca zevkine güvendiği kişi, Yaprak ablasıydı.
O ileride bir moda ikonu olabilecek kadar becerikli, zevkli, ve üretken bir yapıya sahipti. Küçükken hayal kurduklarında, Yaprak ablası moda ikonu olacak, oda çok ünlü bir manken olacaktı. Ezgi’yse, stilist olarak medyayı sallayacak çizimlere imza atacaktı.
Ama Sinem’in şu an tek arzusu onkoloji uzmanı olmaktı. O moda gibi boş şeylere takılmak yerine, küçücük canlara umut vermeyi tercih ediyordu.
Saatler sonra üçüzler çok şık bir halde partilerinin olduğu salona girdiklerinde, onları beğeniyle süzen gözlerin haddi hesabı yoktu.
Pastalarını kesmek için bir araya geldiklerinde, “Dilek tutun!” nidalarına karşılık olarak Sinem kalabalığın içinde ona bakan yeşillerle buluştu. Ardından gözlerini kapatarak dilek tutup, aynı anda mumları üflediler.
Etraflarındaki kalabalıktan yeni yaşları için, iyi dilekler duyarlarken Sinem oldukları yerden uzaklaştı.
Parti çok şık bir mekanda yapılırken, insanların kalabalığı sıkıyordu onu.
Yusuf, böyle ortamlara girmekten hazzetmezken, bu defa mecbur kalmıştı.
Sinem gibi nefes alabilmek adına salondan çıkıp, karşılarındaki deniz manzarasına doğru ilerlediğinde, gördüğü karaltının Sinem olduğunu fark etti.
Gece sanki bir çiçek bahçesinde uyumuş gibiydi, ve o çiçek bahçesi ona arkasını dönmüş rüzgara kucak açarken, esintinin sayesinde yasemin kokusu yine dört bir yanını talan ediyor, kalbinin teklemesine sebep oluyordu.
Sinem’in yanına gelip, ellerini cebine koyduğunda bu güne özel giyinmiş bir hali yoktu. Siyah kot pantolon, üzerine gözlerinin yeşilinden bir tişört giymişti.
Gün içerisinde saçlarını kesmeye kalktığında, içinden bir şey onu engellemişti.
Olduğu yerde yan döndüğünde, Sinem onun geldiğini fark etmiş, yüzüne yerleştirdiği çarpık gülümsemesiyle 13 yaşında söylediklerini tekrar ediyordu.
“Sen bana hediye almadın mı Yusuf? Ben bugün 17 yaşıma girdim?”