Adada zaman nasıl geçti anlamadım. Dar sokaklardan geçerken taş evlerin pencerelerinden sarkan sardunyalar gözümü alıyor, Halit’in hafif şaşkın ama keyifli hâline bakıp içimden gülüyordum. Bir çocuğun lunaparkta ilk kez oyuncaklara binmesine benziyordu; her şeye hayranlıkla bakıyor, bana da sürekli sorular soruyordu.
“Bu insanlar niçin bu kadar rahat dolaşıyor? Kimse nöbet tutmuyor, etrafta asker yok…”
“Çünkü artık savaş yok Halit.” dedim gülerek.
Bir an sustu, gözlerinde hüzünlü bir gölge belirdi. Ama sonra başını sallayıp bana çevirdi. “Seninle dolaşınca… her şey biraz daha kolay geliyor bana.”
Sanki kalbimin içine ince bir dokunuş yapmıştı. Söylemediği ama gözlerinde duran o cümleleri duyar gibiydim. Yüzümü yana çevirdim, belli etmemeye çalıştım.
Bir kafede oturup kahve içtik, sahilde midye dolma aldık. Halit, ilk kez midye yediğinde yüzünü buruşturdu ama sonra üç tane daha yedi. Onu izlerken istemsizce gülümsedim.
Derken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedik. Güneş alçalmaya başlamıştı, rüzgâr biraz serinlemişti. Cebimden telefonumu çıkarıp saate baktığımda gözlerim büyüdü.
“Halit!” dedim panikle. “Feribot! Dönüş feribotunu kaçırıyoruz!”
Koşarak iskeleye doğru yöneldik. Halit ayak uydurmaya çalışıyordu ama ben daha hızlıydım. Nefes nefese iskeleye vardığımızda ise, önümde denizde uzaklaşan bir feribotun arkasını gördüm. Beyaz köpükler bırakarak gitmişti.
Bir süre öylece kaldım, ağzım açık, elim dizimde.
“Gitti…” dedim kısık sesle.
Halit yanımda dikildi, hiç telaşsız. Sanki olan biteni zaten bekliyormuş gibi dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Şimdi ne yapacağız?” dedim çaresizce.
“Kalacak bir yer buluruz.” diye omuz silkti. “Büyük mesele değil.”
Sanki çok kolaymış gibi söyledi ama adım attığımız ilk pansiyonun tabelasında kocaman bir yazı vardı: DOLU.
“Tamam, sorun değil, başka yer vardır.” dedim. İçimde hâlâ umut kıpırdıyordu.
İkinci pansiyon, üçüncü küçük otel, dördüncü butik otel… Hepsi aynı: DOLU.
Kapılardan döndükçe içimdeki umut eriyip yerini gerginliğe bırakıyordu.
“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye söylendim.
Halit ellerini cebine sokmuş, sanki bu durumdan eğleniyor gibiydi.
“Demek ki herkes bu güzel adada kalmayı tercih etmiş. Akıllı insanlar.”
“Akıllı mı?” dedim ters ters. “Ya biz? Feribotu kaçırdık ve ortada kaldık!”
Halit kahkaha attı. “Senin yüzünden değil mi bu biraz? Kahve içmek istedin, midye yemek istedin, fotoğraf çekelim dedin…”
Yanaklarım kızardı. “Ben mi suçluyum yani?”
“Suçlu değilsin.” dedi, bakışları aniden ciddileşti. “Ama iyi ki böyle oldu.”
Sözleri bir an kalbime saplandı. Onun gözlerine bakmak istemedim, yere çevirdim bakışlarımı.
O sırada beşinci otelden de “maalesef yerimiz yok” cevabını alınca ikimiz de sustuk. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu, akşam serinliği iyice bastırmıştı.
“Duru…” dedi Halit, yavaş ve sakin bir sesle. “Belli ki bu geceyi başka türlü geçireceğiz.”
Denizin kıyısına doğru yürüdük. Adanın sokakları sessizdi; ışıklar tek tük yanıyor, esnaf kepenkleri indirmişti. Ay, denizin üstüne gümüş bir yol seriyordu.
“Baksana…” dedim, denizi göstererek. “Bir oda bulamadık ama manzaramız otel odasından daha güzel.”
Halit hafifçe gülümsedi. “Ben de tam bunu düşünüyordum.”
Kıyıda bulduğumuz birkaç kuru dal ve odun parçasıyla Halit küçük bir ateş yaktı. Kıvılcımlar yükselirken ellerimi uzattım, içime işleyen o keskin soğuğu biraz olsun unuttum.
Ama rüzgâr hâlâ inadına yüzümü kesiyordu. Kollarımı kendime sardım. Halit dikkatle baktı bana.
“Üşüyorsun.” dedi.
“Biraz…”
Ceketini omuzlarımdan kaydırıp üzerime daha sıkı örttü. “Şimdi daha iyi mi?”
Gözlerim onun gözlerine takıldı. Yüzünde öyle sakin bir güven vardı ki, sadece ceketi değil, kalbini de bırakmış gibiydi üzerime.
“Evet, teşekkür ederim.”
Alevlerin dansına bakarken, içimden geçenleri tutamadım.
“Biliyor musun Halit… böyle bir gecede, senin gibi biriyle yan yana oturacağımı hiç düşünmezdim. Hatta bu hayatta böyle bir teselliye yer olduğunu da sanmazdım.”
Halit, ateşe bakarken hafif gülümsedi. “Ben de hiç bu zamanda, bu şekilde var olacağımı düşünmezdim. Ama hayat garip işte. Bizi en beklemediğimiz yerlerde sınar, bazen de iyileştirir.”
Ateşin çıtırtısı arasında, sesim daha da kısıldı.
“Sen… hep bu kadar güçlü müydün? Yani savaşta, ölümün kıyısında… şimdi yine burada.”
Başını bana çevirdi, gözlerinde derin bir gölge vardı. “Güçlü değildim aslında. Sadece mecburdum. Şimdi de öyleyim. Ama… senin yanında, o mecburiyet bir yük değil artık. Daha çok korumak istediğim bir şey gibi.”
Sustuğumda gözlerimden yaşlar süzüldü, farkında olmadan. Halit usulca elimi tuttu. Parmakları sıcaktı, kendi kalbimden bile daha sıcak.
“Üşümeyeceksin, söz.” dedi.
Rüzgâr, ateşin etrafında hırçın bir şarkı söylüyordu sanki. Ceketine rağmen titremeye devam ediyordum. Halit bunu fark etti; bir an bile tereddüt etmeden yanıma yaklaştı, güçlü kollarıyla beni sardı.
Göğsüne yaslandığımda, kalbimin ritmi aniden değişti. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı, ilk defa aralanıyor; içeriye ışık doluyordu. Onun kokusu, sıcaklığı, nefesinin ritmi… hepsi bir bütün olup beni sarıyordu.
Boğazım düğümlendi, kelimeler boğuk bir sesle dudaklarımdan döküldü:
“Halit… ben… senin gitmeni istemiyorum. Ama istemeden de kalbimi sana açıyorum. Sanki bütün kilitlerim bir bir çözülüyor.”
Halit sustu. Sadece kollarını daha sıkı sardı. Başımı usulca okşadı, sanki sözlerden çok sessizlikte anlaşılıyorduk. Ateşin çıtırtısı, dalgaların uğultusu ve kalbimizin aynı ritimde çarpışı… bütün dünya bu anda durmuş gibiydi.
Halit’in kollarında üşümem yavaş yavaş kayboluyordu. Gözlerimi kaldırıp ona baktım; ateşin yansıması yüzünde dans ediyordu. İçimde, yıllardır susturduğum bir his kabarıyordu.
O an Halit, elini usulca yanağıma koydu. Parmaklarının sıcaklığı kalbime işledi. Gözlerimin içine bakarak, yumuşacık bir sesle fısıldadı:
“Ben gitsem de… bil ki senin hep yanında olacağım, Duru.”
Sözleri kalbimin en derin yerine kazındı. Dudaklarım titredi, nefesim hızlandı. Aramızdaki mesafe küçüldü, küçüldü… Ve sonunda dudaklarımız buluştu.
Öyle bir öpücüktü ki bu, zaman dondu. Dalga sesleri bile sustu sanki. İçimdeki bütün kilitler bir anda açıldı; kalbim onun ellerinde, ruhum onun kollarındaydı.