Martin, Derin’in peşinden sessizce apartmana girdi.
Merdivenlerden yukarı çıkarken havada hâlâ hafif bir yanık kokusu vardı.
Duvarlarda leke yoktu ama dumanın boğuk izi hâlâ solunuyordu.
Kapı açıktı.
Derin hızla içeri girdi, odaya geçti. Martin birkaç saniye durdu, sonra ağır adımlarla eşiği geçti.
İçerisi sade, dağınık ve havasızdı.
Zemin ıslaktı. Mutfağın girişinde küçük bir is lekesi vardı. Ocak kapalıydı ama metalin üzeri yanık izleriyle doluydu.
Bir köşede, yerde su dolu bir tencere duruyordu. Komşular söndürmüş belli ki.
Martin, bakışlarını yavaşça gezdirdi.
Televizyonun yanında açılmış bir ilaç kutusu, salonun ucunda çökmüş bir koltuk, üst üste yığılmış kitaplar…
Her şey yorgundu. Sanki zaman buraya uğramış ama uzun zamandır kalakalmıştı.
Derin diz çökmüş, babasının yanına eğilmişti.
Elleriyle adamın bileğini sarıyor, kısık sesle bir şeyler söylüyordu.
Babasının eli sargısızdı ama kızarmıştı.
Adam sakindi. Sanki Derin’in varlığıyla birlikte nefes alabiliyordu.
Martin bir adım geri çekilmedi ama ilerlemedi de.
O an, içinden sadece bir cümle geçti:
“Derin… bambaşka biriydi.”
Bakışlarını kaçırmadan izledi.
Ellerini, saçının dağınıklığını, sessizliğini…
“Şimdi karşımda… korktuğu bir hayatla.”
Martin, Derin’in içindeki kaygıyı fark etmişti.
Bir süre sessizce durdu, ardından yumuşak bir tonda,
“Yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu.
Derin, birkaç saniye duraksadı.
Sonra gözlerini ona dikerek, sakin bir şekilde yanıtladı:
“Çok teşekkür ederim. Benimle buraya kadar geldiniz. Bana çok yardımcı oldunuz.”
Bir an sessizlik oldu. Derin, biraz daha kararlı bir şekilde devam etti:
“Gerisini ben hallederim.”
Martin, gözlerindeki kararlılığı fark etti.
Bir şey demeden başını eğdi ve dışarıya doğru adım attı.