Giriş - 1. Bölüm
Giriş
Hayatımın pek çok evresi boktandı. Çoğu zaman parmakla gösterilip, vah tüh çekilen bir kızdım. Hayat denen oluşumun bir günden bir güne bana acıyıp kıyak geçtiğini hiç görmedim ama bu sefer şeytanın bacağını kırmıştım. On sekizimi doldurmuştum ve yurt yönetimi beni kapıya koymak için fırsat kolluyordu ama eğer okulu kazanırsam beni atmalarına mani olabilecektim ya da daha güzeli, kyk yurduna geçiş yapacaktım. Bu yüzden ekranda beliren kazandınız yazısı hayata attığım ilk gol niteliğindeydi. Sorun şuydu ki, şehir değiştirmem gerekiyordu.
İzmir.
Bir rüya kenti...
***
1. Bölüm
Hayat beni 3-135 yeniyor. Evet, üniversiteyi kazandım ama kyk çıkmadı ve para kazanmam lazım. Çoğu iş gece yarılarına kadar sürüyor çünkü sabah okuldayım ve yurda giriş gece on iki de son buluyor. Tanrı'm, bana garezin mi var yoksa benle uğraşmak diğer kullarla uğraşmaktan daha mı eğlenceli? Tamam, işler o kadar da kötü değil. Bir ev buldum. Evet, ev izbe bir yerde, dökülüyor ve kullanıma da çok müsait değil ama bursum ve kazandığım para ancak bu eve yetiyordu ve öğrenciye sunulan imkanlar dahilinde burayı kiralayabilmiş olmam bile bir mucize sayılır. Bir barda iş buldum, bir kafeyi de tercih edebilirdim ama barda bahşiş alma ihtimalim çok daha fazlaydı ve fazla para göz çıkarmazdı. Üstelik garsonu olduğum barın sahibi ve aynı zamanda barmeni olan Sel'de durumumu öğrendikten sonra bana yardımcı olmak konusunda oldukça gönüllü tavırlar sergiledi.
Ev çok kötü! Yerleri resmen viladalayım derken kazıdım, duvarları silip saç kurutma makinesi ile kuruttum ama içi yumuşatıcıyla karışık rutubet kokuyor ve bu kesinlikle hoş bir koku değil. Spotçulardan bulduğum bir yatak ve pembe ekoseli bez bir dolapla yaşamımı devam ettirmeye çalışıyorum. En azından tavşanlı panduflarım var. Peh!..
Tek tatil günümü de temizlikle geçirdiğime göre artık soğuk bir duşla günümü sonlandırabilirim.
Ertesi gün okulun ilk gün heyecanı mıdır bilmem ama erkenden uyandım. Öyle bir saatlik bir erkenlikten bahsetmiyorum. Saat 5.30'du uyandığımda. İzmir sıcağını bilen bilir , bilmeyene diyeceğim tek şey ise cehennemin demosu olduğu. Güzelliklerini ve denizini çıkartırsak tabii. Sıcak ve benim evimde klima yok. Bu sebeple elde ettiğim zamanımı duşa harcamak mantıklı bir yaklaşım olacaktı. Ayrıca uzun saçlarım düşünüldüğünde duşum pekte kısa olmayacaktı. Portakal kokulu duş jelimin ferahlatıcı bir yanı olduğu doğruydu. Özellikle de terlediğimde kusmuk gibi kokmaktansa ucuz portakal kokmak daha cezbediciydi. Buz mavisi kot kaprimi ve kalın askılı beyaz bluzumu giyip nemli saçlarımı şöyle bir dalgalandırdım. Hayat zordu ama ben iyi bir tırmanıcıydım. Bu günü güzel atlatacaktım. Elbette, her şey gün gibi güzel başlamamıştı...
Çantamın fermuarını çekmeden önce son bir gayretle sıkışan kumaş parçasını çekiştirdim. Aldığım her eşyanın bir yerinde defo olmasının kaderim mi yoksa kötü şansım mı olduğuna bir türlü karar veremiyordum. Yok aldığım mantonun düğmesi kopuk, yok elbisemin fırfırı çıkık... Şimdi de çantamın fermuarı! Resmen kafayı sıyıracağım! Can havliyle bir kez daha çekiştirdim. VE. Ah!.. Fermuar yerinden fırlayıp çıktı. Damağımı şaklatıp yırtılan çantama baktım. Harika!
Elimle yeni şekil verdiğim kumral dalgalarımı karıştırıp güya yeni, fermuarı bozuk, çantamı boşalttım ve daha dün hevesle eskisini yenisine değiştirdiğim çantama geri doldurdum. Neyse ki bunun gözle görülür bir defosu yoktu.
Okul biraz uzaktaydı, ama henüz otobüs kartı çıkartamamıştım ve fazladan verecek beş kuruşum dahi olmadığımdan kırk dakikayı yürümeye karar vermiştim. Ellerimi ceplerime sokarken heyecanlıydım. Yeni bir yol ayrımı, yeni bir hayat ve yeni insanlar. Gülümseyerek yürümeye başladım. Çehremde aptal bir sırıtışın olduğunun farkındaydım ama tüm o kara geçmiş, siyah ve bulanık günler, ağlama krizleri ve yalnızlığım. Hepsini değiştirecektim. Evet, bir insanın geçmişi kimliğidir ama ben bu kimliğe sıkışmayı red ediyorum. Yetiştirme yurdunda büyüyüp bu lanet kaderden kaçmak için bana ilgi gösteren ilk erkeğin kollarına atlayacak kadar aptal değilim. Tüm umutsuzluk ve olumsuzluklara rağmen üniversiteye girdim ve buradayım. Ben kendi ayaklarım üzerinde durabilirim, üniversiteye de erkeğe de ihtiyacım yok! Diyecek kadar da aptal değilim. Neden hayatımda beni seven bir erkek varken okulumu bitiremeyeyim? Üstelik hukuk kazanmışken?
Mesaj sesini duyduğumda yolun yarısını çoktan aşındırmıştım. Beş dakikalık bir mesafe kalmıştı hatta mesajı okuduğumda.
'İlk gününde başarılar. :))
-Can' Beni otuz iki diş güldüren bu mesaja dudaklarımı ısırarak cevap verdim; daha doğrusu tam telefonumun tuşlarına basmaya başlamıştım ki yürümek istemediğime karar verip ayaklarımın altında boyunlarını bükerek kaderlerine razı olan çimenlere kendimi bıraktım. Kampüsüm hemen önümde uzanıyordu ve eh daha dersin başlamasına da on dakikadan fazla vardı. Uzun dalgalarımı çimlere simetrik olarak yayarak uzandım, dizlerimi ise kırarak mesaja cevap vermek için uygun pozisyona kavuşmuş oldum.
Can üniversitenin forumundan tanıştığım bir çocuktu. Mühendislik üçüncü sınıfa gidiyordu ve bana yardımcı olmak konusunda da oldukça ısrarcıydı. Esasında okulu kazandığıma ve düzenimi oturttuğuma göre onunla konuşmam sağlıklı bir geleceğe doğru attığım ilk adım sayılırdı.
'Teşekkürler,
Öğle yemeğinde benle buluşur musun?'
Gönder tuşuna basıp bekledim. Açıkçası ondan beklentimin çok olmaması gerektiğini biliyordum. Ne diyordu yaşlılar? Gençtik, kanımız deli akıyordu. Bu gün hayatım dediklerimiz yarın acılarımız olacaktı falan... Ama insan akışa kapılınca kendini tutamıyordu işte.
'Dersim on birde bitiyor.'
Mesajı yine gülen gözlerle okuyup doğruldum ve okula yönelen bacaklarıma hızlı bir komut verdim. Tam 'beni bekler misin?' diye soracakken sert bir kas yığınına çarptım ve kaynar kahvenin sol göğsümden göbeğime doğru döküldüğünü hissettim! AH! Ne sıcak ama! Can havli ile geri sıçrayıp çığlık attım. "Seni geri zekalı!"
"Aptal kız!"
Elimle tişörtümü yapışan bedenimden ayırıp üflemeye başladım. Tanrı'm! Yanıyordum... Üzerime üfleyerek boşta olan elimi kahve lekesine doğru salladım. Hınçla kafamı kaldırdığımda ise çatık kaşlarıyla ve pörtlek mavi gözleriyle bana bakan çocuğu gördüm. "Önüne baksan olmazdı değil mi?!" Önce aptal kız şimdi de bu mu?! Elimle havayı yellerken zıplamaya başladım ve birden bağırdım.
"Sana ne demeli zeka yoksunu?! Bir elinde kaynar kahve diğer elinde telefon!"
Söylediklerim ahmakça kelimelermiş gibi dinliyordu beni. Gözleri sanki mümkünmüş gibi daha da büyümüştü. Başını onaylamazca sallayıp "Aptal," dedi bir kez daha ama bu kez sesi kısıktı. Şiddetle çantamı açıp ıslak mendil aramaya koyuldum bu esnada ise çoktan beyin özürlü çocuğu gözden çıkarmıştım. Söylemeyi becerebildiği kelimeler hakaretlerden ibaret birisiyle iletişim kurmaya çalışmak vakit kaybından başka bir şey olamazdı nitekim. Kolumdan tutup durdurdu.
Kestane rengi, yumuşak saçlarından geçirdiği elleriyle bedenimi gösterip "Pek umurumda değil ama Seda, sende ıslak mendil var mı?" diye sordu yanındaki kıza. Sanki ıslak mendil rezil ettiği tişörtümü temizleyebilecekti de. Yanındaki kız ise kızıl saçlarını savurarak çantasına şöyle bir göz attı ve mıymıylanarak omuz silkti. Hoş bir ceketti vardı ve bluzumun yarısı böyle kahverengiyken oldukça işime yarar görünüyordu gözüme . Öfkelenerek üstümü silktim ve sinirle omzumu bay 'pek umurumda değil'in göğsüne çarpıp yoluma devam ettim. Aptal herif üstümü mahvetmişti. Temiz tek üstümü... Üstümü değiştirmeli, üstelik derse girmeliydim. Sinirden dolan gözlerimi silip çantamla kahve lekesinin birazını kamufle ettim ve tuvalete koştum. Hem eve gidip hem üstümü değiştirip hem de derse giremezdim.
"Ah geri zekalı! BEYİNSİZ!" diye çığlık atıp klozetin üzerine oturdum. Tam o sırada ayak seslerini duyup kendimi durdurdum ve tüm okulun derse girmesini beklemeye karar verdim. Herkes dersteyken eve geri dönebilirdim ve Can'a da biraz başımın döndüğünü söyler öğle yemeği için özür dilerdim. Kafamı geriye atıp elimi boynuma bastırdım. Üzgün surat yapıp başımı yere indirdiğim sırada ise kapımın önündeki insan gölgesiyle irkildim. Tuvalet sırası mı bekliyordu? Şaşkın ve huzursuz birkaç kıpırdanmanın ardından hayattaki en saçma hareketi yapıp içeriden kapı tık tıkladım. Rahatlayan bir nefes ile keyifli bir damak şaklatma sesi kulağıma dolunca doruk noktasına ulaşan ihtiyatımla kapı koluna uzandım. Tok bir erkek sesi ise hareketimi ortadan ikiye ayırır gibi konuştu,
"Benim bildiğim kapı dışarıdan vurulur."
"Ha ha." Kapıyı açarken konuşana baktım. Tahmin ettiğim gibi sesin sahibi üzerime kahveyi boca eden geri zekalıdan başkası değildi. "Ne istiyorsun?" Oldukça serttim, sesim buz gibiydi ve bakışlarımın delici olduğuna yemin edebilirdim. İrkilmesini bekledim. Suratındaki alaycı ifade donmuştu ancak ürktüğüne, rahatsız olduğuna ya da korktuğuna dair bir belirti yoktu. Sessizlik uzayınca içten içe bir öfkeyle mırıldandım. "Beceriksiz."
"İsim mi takmaya başladık, bayan vahşi?"
Gözlerim kısılırken dudağımı içeriden dişlemeye başladım. Benimle uğraşıyordu, alay ediyordu. Tehlikeli sularda rahat kulaçlar atıyordu...
Çocuk kaşlarını mahsun bir ifadeye sokup dişlerinin arasından iç çekti. Elleri ile kahveyle mahvolmuş beyaz badime uzandı. "Gerçekten çok yazık." dedi alaycı bir ifadeyle. Bu kadardı. Termometre patlamıştı. Ne yapıyor olduğumu düşünmedim bile ama yaptıktan sonraki ifademde zerre pişmanlık yoktu. Rahattım.
Çocuk şaşkınlıkla eliyle tokat attığım yeri tutarken bende yanından geçip lavaboya geçtim. Adamı tanımıyordum. Kızabilirdi, küfür edebilirdi; o da ben gibi bana tokat atabilirdi. Sadece peşimden geldi ve bir safir kadar parlak mavilerine gece düşerken bana baktı. Musluktan akan suyla üzerimi çitilemeye çalışıyordum. Biliyordum, kahve lekesi suyla çıkmazdı. Hele hele beyaz kumaştan ama zaten yaptığım lekeden kurtulmak değildi. Alaycı, ukala beyle muhattap olmamaya çalışıyordum ben daha çok.
Sessizlik çok daha uzun ve rahatsız edici bir hal alırken daha fazla dayanamadım ve olanca hızımla musluğu kapatıp kapıya yöneldim. Koca bir adımla önümü kesip kapıya siper oldu. Ayaklarını sağ omuzlarını sol köşeye atarak kapıda çapraz bir engel oluşturdu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu ama daha da önemlisi ifadesi bir duvar kadar sert ve soğuktu. Kendimi kapana kısılmış gibi hissettim.
Hadi ama beni kaynar kahveyle yıkayan oydu, alay eden de ta kendisiydi! Ani bir güvenle omzunu itip çıkmaya çalıştım. Vücudu da ifadesi gibi bir duvara benziyordu. Sert ve ifadesizdi. Yerinden bir milim kıpırdamamıştı ancak sabrı taşmış gibiydi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Ses tonu düzdü. Dümdüz. Ve ayrıca soğuk ve kısıktı. Tokattan sonra bir şey yapmamıştı ama şimdi, göğsünü dürtmüşken sanki içindeki vaşakla cebelleşiyordu. Kollarını salıp kapıdaki konumunu terk edince fark etmeden yutkundum. Vurur muydu? Korkmalı mıydım?
Bir ton yükseltti sesini, "VAHŞİ!" Bu kadar olduğunu anladım. Bana sinirli olduğu her halinden belliydi ama vahşi, derken tükürmüştü zehrini. Bana bir şey yapmayacak olması yüreğime su serpse de söylediği kelimeden hoşlanmamıştım.
"İntikamımı aldığımı sanıyorum ama anlamadıysan zevkle tekrar ederim, beceriksiz!" Beceriksiz'i ayrıca vurgulamıştım.
Bir elini tuvalet kapısının çerçevesine yasladı. Yüzümü buruşturdum. İğrençti doğrusu. Ama sonraki söyledikleri daha iğrençti. Kısık sesle ve sanki daha çok kendine söylemiş gibiydi. "Seni öyle bir zevke geti--! AH!!!"
Bir tokat daha geçirdim suratına. Kendine söylemiş olması lafların muhattabının ben olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
"Sen ne yaşıyorsun içinde be!" diye bağırdı sonra kendine hakim olamayarak.
"Ben mi içimde bir şey yaşıyorum?" diye hırladım. "Terbiyesize bak sen? Önce üzerime kahve döktün sonra beni tuvalette kıstırdın,"
"Kıstırmak mı?" diye sordu afallayarak.
"Hemde kadınlar tuvaletinde!"
Derin bir nefes aldı. Sinirlerine hakim olamıyormuş gibi bir hali vardı. "Gerçekten de kelimenin tam anlamıyla vahşisin!" dedi ve sinirle açtığı gözlerini kısıp elinde tuttuğu ceketi yüzüme fırlattı. "Sana özür dilemeye gelen de kabahat!" Tek kaşımı kaldırdım ve ceketini bir fare ölüsü gibi kendimden uzaklaştırdım.
"Gerek yok."
"Biz nazik insanlar hata yaptığımızda hatamızı düzeltmeye çalışırız." dedi geriye bir adım atarak. "Vahşi doğada nasıl olur bilmiyorum ama iyi niyeti teşekkür ve minnetle karşılarsın." dedi sinir bozucu derecede yapay bir gülümseme ile. "Yarın öğle molasında kütüphaneye gidersin, ceketi kıza verirsin." Deyip tuvaletten çıktı. Ceket daha az önce mıymıylanan ve benim ağzına iki tane çakmak istediğim kızın ceketiydi.
Bu nasıl bir aşağılama?! Hınçla hareket edip ceketi çocuğun üstüne fırlatmak istedim ama şartlar ne yazık ki buna pek el vermiyordu. Zavallı gibi ceketi üzerime geçirdim ve Can'a kısa bir özür mesajı attıktan sonra kırk dakikalık o uzun yolu geri tepmeye başladım. Can sıkıntım had safhadaydı. Yani gerzek bir dikkatsiz yüzünden heyecan dolu ilk günüm mahvolmuştu. Omzum, göğsüm ve göbeğim yanmıştı, yetmezmiş gibi şimdi bir de çamaşır çitilemem gerekecekti... Harika bir gün geçiriyordum. Müthiş!
***
Tüm günümü mıymıy Seda'nın ve benim rezil olan tişörtümü yıkamaya feda etmem oldukça trajikti. Ve ne yazık ki gün daha yarı bile olmamıştı. Saat akşam beşi gösterdiğinde ellerimi ılık sudan çıkartıp yarı zamanlı işe gitme vaktim gelmişti bile. Neyse ki çalıştığım barın kendi üniforması vardı çünkü şu kıyafet konusu benim için gerçek anlamda bir problemdi.
Beyaz, yuvarlak yaka tişörtü başımdan geçirip siyah kot şortumu giydim ve personel odasından çıktım ve ikinci sınıf bir pub olan IzZ41 'de masaları temizlemeye başladım. Nitekim Hazel pek işine sadık garsonlardan değildi. Kıçını hep ben toplardım. Yazın buraya gelip ev durumlarını ayarlayana kadar burada gecelediğim zamanlardan biliyorum ki sabahları gelen müşterilerin çoğu onu görmeye geliyordu. O gittikten sonra masalarını ben devralıyordum ve gelen erkekler Hazel'e nasıl davranıyorlarsa bana da aynı şekilde yaklaşmaya çalışıyorlardı. Neyse ki haftalar süren çalışma maratonumdan sonra artık pek bana sarkan olmuyor. Yine de gerçek anlamda rahatsız edici...
Daha slow bir şarkıdan Igg Azelae'nın Bounce'si çalmaya başladığı sırada suratımı ekşitip masaları temizleme işlemime geri döndüm, yaklaşık iki saat sonra üniversiten çıkan içki düşkünü elliden fazla öğrenci buraya damlayacaktı ve Hazel tüm masalarında bira bardağı bırakmıştı. Sanki harika bir gün geçiriyormuşum gibi birde ruj damgalı bardaklarla uğraşıyordum!..
İlk tayfa gelip masama oturduğunda daha işimi bitirdiğim için bir bardak bir şeyler bile içememiştim. Gözlerimi devirip Sel'e omuz silktim. Aynı şekilde karşılık verdi. Sel, yedi yıldır buranın sahibi aynı zamanda da barmeniydi. Gözlerine hafif bir kalem çeker, deri yelek giyer ve yaz kış ayağından çıkarmadığı botuyla içeri gizlice uyuşturucu sokan torbacılara göz dağı; maksadı eğlenmek olanlara ise bira verirdi. Az fakat konu odaklı konuşur, çözümü bulur ve susardı. Ancak dinlemezdi. Oldukça da popüler bir adam sayılırdı. İyi bir dinleyici olmadığından ilişkileri dolu dizgin başlar ve kadınların 'Beni dinlemiyorsun!' serzenişleri ile sona ererdi. Durum karşısında Sel'in tepkisi genel olarak omuz silkmek oluyordu. "Müşteri," Sel kafasını adisyon defterinden kaldırıp masalara baktı. Anında geri düşürmüştü kafasını defterine ama bu benim için yeterliydi.
"Evet, beyler?" diye sordum önlüğümün cebinden çıkardığım adisyon defterine not almaya hazırlanarak. "Ne alırsınız?"
"Bira." Grup lideri masadaki diğer dört kişiye fikir soran bir bakış atıp bekledi, tabii bende, ardından onaylayan bakışlarla bana döndü. Tebessüm eder yüz ifademi takındığımı umarak,
"Dört bira." Dedim kalemimi cebime atıp. "Hemen geliyor."
"Hayır tatlım." Dedi grup lideri. "Yedi bira. Arkadaşlarımız gelecek."
Deliğine postaladığım kalemi çıkartıp dördü yedi diye düzelterek masadan uzaklaştım ve Sel'e siparişi verdim. Burada geceler birbirinin kopyası niteliğinde olurdu. Gelip bir bira içenler, tekila yarışması yapar gibi tekilaları yuvarlayanlar ve her içkiden deneyeyim deyip soluğu klozette, kendini kusarken bulanlar... Göğüs geçirip bar tezgahına yaslandım. Can'la burada takılmak isterdim doğrusu ama ilk ve tek buluşmamızda barlardan hoşlanmadığını söylemişti. İçki düşkünlüğüm olduğundan değil ama çalışan indirimi barda epey işime yarardı doğrusu. Ayrıca barlara karşı söylemi bu olunca bir pub garsonu olduğumdan da bahsedemedim elbette. Derken dörtlü grubun kayıp üçlüsü içeri girdi ve sanki Tanrı düşüncelerime somut ve çarpıcı bir yanıt verdi. Can gelen üçlüden biriydi ve elleri yanındaki esmer kızın ellerini kavramakla meşguldü. Bana barlardan ve içkili ortamlardan haz etmediğini söylemişti ama şimdi buradaydı... Önce birisinin bardak ya da bira şişesi kırdığını sandım ama şangırtılar devam edince sesin kırılan hayallerimden geldiğini anladım. Kavramam uzun sürdü. Yalan mı söylemişti bana? Neden ama? Ayrıca... Ben sanıyordum ki flört ediyorduk. O halde o kızın elini tutması... Benle konuşması... Kısacık bir an başım döndü ama hemen toparladım. Can'a aşık olduğumdan değil elbet ama sonuçta bir yolun başındaydık, değil mi? Yani... Ah... Hayal kırıklığıyla biraları bardaklara boşaltıp masaya götürmek için hazırlandım.
"Bir problem mi var Naz?" Sel'in sorusuyla kendime gelip derince bir nefes aldım.
"Siparişleri sen götürür müsün?" diye sordum çekingence. "Masa 7."
"Sorun nedir?" Elbette, o tezgahın arkasında yedi yıl eskitsem ben de insan sarrafı olurdum.
Sıkışmış gibi yaparak tepsiyi ona uzattım. "Sadece lavaboya gitmem gerekiyor."
Sel ondan beklediğim gibi sessiz kalmayı tercih etti ama aynı zamanda tepsiyi elimden alarak önüme de geçti; görüş alanımı daralttığı o kısa sürede beklemeye son vererek harekete geçtim. Ne yazık ki bu hareketim hüsranla sonuçlandı ve Sel'in arkasından çıkan adamla karşılaşıp kucağına düştüm; birden patlayan flaşla kör oldum da denebilir.
Gözlerim normal ışığa alıştığında ise manzara karşısında içimden küfretmek geldi. "Gerçekten mi?!" diye bağırdım yüksek sesten faydalanarak. "Yine mi sen?"
Çocukta aynı benim gibi bir ifade ile "Senin ne halt işin var burada?" diye sorunca yaka kartımı düzeltip barın arkasına geçtim.
"Ne? Burada garson musun?" diye sordu alay edercesine.
Yine alaycıydı. Sanki küçükken alay kazanına düşmüştü! "Neden seninle karşılaştığım her seferin ardından alaycı aşağılamalarına maruz kalıyorum acaba?" Sesim Can'a olan sinrimden köpürür gibi çıkmıştı ama durum göze alındığında aslında can sıkıcı bir tonum vardı.
"Bende sana neden bana çarpıp durduğunu soracaktım tam." Dedi dudak büzerek. Ah, şeker olduğunu falan mı sanıyor bu ahmak. "Sahi, NEDEN BANA ÇARPIP DURUYORSUN?!"
"ÇÜNKÜ OLMAMAN GEREKEN YERLERİ MESKEN TUTMAK GİBİ BİR HUYUN VAR, AHMAK!"
Karşılıklı bağrışmamızın ardından birden kesilen müzikle biraz kızardım çünkü tam 'ahmak' dediğim yerde kesilmişti. Saçlarım etrafımda savrularak bedenimle beraber tezgahın altına doğru düştüm. Kimse görmüş müydü bilmiyorum ama kendi iyiliğim için birkaç saniye daha orada kalmaya karar verdim. Taa ki çocuk alaycı çenesiyle tezgaha doğru eğilip bardağını sallayana kadar. "Bir tane daha." Dedi kıs kıs gülüp göz kırparken. Öfkeyle yükselen göğsüm ve sinirden büzülen dudaklarımla bardağı tezgaha sertçe bırakıp viski şişesine uzandım. O kadar güzel gülüyordu ki... Belli ki laf sokmanın memnuniyetiyle bulutlarda süzülüyordu beyzadem (!) Bardağı doldurup şişeyi tezgaha bıraktım sertçe. "Ben bardağın içine tükürmeden sen bardağını al istersen." dedim ayan beyan bir tiksintiyle. Burnunu kırıştırıp kafa salladı; her zamanki gibi alaycıydı. Gözlerimi devirip ileriye baktım. Maksadım daha fazla alaycıya bakmamaktı ama... O an için görmeyi en son beklediğim şeyle karşılaştım.
Can... Yedili grubundaki kızlardan biriyle öpüşüyordu. Sanırım elini tuttuğu esmerdi ve doğrusunu söylemek gerekirse dilini egzotik ormanlarda keşif yaptırıyormuş gibi görünüyordu.
"Bir tokat daha bekliyordum açıkçası." Dedi çocuk beni umursamadan. Hoş bende onu umursamıyordum, doğrusu izlediğim manzara karşısında onun varlığını bile unutmuş sayılırdım ama kahrolası bir türlü susmuyordu. "Performanstan mı düştün? Hayret doğrusu."
"Kapa çeneni." Diye mırıldandım çocukla beni ayıran tezgahın altından geçerek. Doğrulurken Sel boş bardaklarla dolu bir tepsiyle boş bıraktığım yeri doldurdu ve çarpıştığım çocuğun sürekli flaş patlatan arkadaşı bir fotoğraf daha çekip mavi gözlü ahmak arkadaşına göstermeye çalıştı, oysa garip hareketlerimi anlamlandırmaya çalışıyor gibiydi. Neden her şey ağır çekim gibi akmaya başlamıştı anlamıyordum ama bu yavaş hareket eden görüntüler sol yanımda yanmaya neden olmaya başlamıştı.
"Neyin var senin?" diye sordu Sel telaşla. Cevap veremeyecek kadar yüksekten düşmüştüm anlaşılan. İşin garibi havalandığımı dahi fark etmemiştim. Can benim, can simidim değildi ki... Peki bu bastıran boğulmuşluk hissi neyin nesiydi? Nefes aldım ama hala boğuluyormuş gibi hissediyordum.
Hızlı hareket eden parmaklarım sayesinde garson önlüğümden kurtulup gitmeye yeltendim. Ve birden çatılmış kaşlar altında gördüğüm derin meraklı mavilikler karşısında durup omuz silkmek zorunda kaldım. "Telaşlanma!" dedim umduğumdan daha sert bir tonda. "Senin ahmaklıklarına alınmadım!" sonra da hala öpüşmekte olan Can'a bir bakış atıp mavişin elinden viskiyi aldım ve bir dikişte bitirdim; önlüğü masaya bırakırken bir hayli şaşkın bakışlara maruz kalsam da umursamadan bardan çıktım.
***