2. Bölüm

3997 Words
2. Bölüm Dün gece votka içmemiş olmama rağmen kafam kazan gibiydi. Ve evet içmiştim. Bir iki tekila, açılıp bitirilmemiş şişede kalan jagerin tamamı ve tabii biraz viski ve uzun bir uykusuzluk programı sanırım durumu açıklıyordu. Eh birde telefonuma gelen sekiz mesajı da unutmamak lazım. Hepsi Can'dan ve ilk üçü benim mesai saatlerim içinde atılmış mesajlardı. 'İyi misin? -Can' 'Cevap veremeyecek kadar kötü müsün yoksa? -Can' ' Endişelenmeye başlıyorum. Seni düşünmekten yemek dahi yiyemedim. -Can' "YALANCI!" sesimi kontrol edememeksizin. Kafamın altındaki yastığı kapıya fırlatarak yüzümü ellerimin arasına aldım. Bu kadar yeter! Ben zavallı bir kız değildim o yüzden burada oturup kendime acıyarak vakit kaybetmeyeceğim. Ayrıca iki saat sonra dersim var üstelik şu süs bebeği Seda'nın da ceketini vermeliyim. Kafamın etrafında dönüp duran Can meselesini göz ardı ederek hazırlanmak için harekete geçtim. O pis yalancı için kendimi helak etmeyecektim. Kot pantolonumu bacaklarımdan geçirip gerekli hazırlıkların temelini attıktan ve tüm hazırlık meselesini hallettikten sonra Seda'nın ceketini vermek üzere uzun yoluma koyuldum. Bu arada Can'dan gelen, 'sürekli gelen' mesajlara kulak tıkamaya çalışıyordum ki bu gerçekten çok ama çok zordu. Bir yanım, bağır çağır ve sinirini at diyordu. Diğer yanımsa, seninle konuşan tek kişiyi böyle def mi edeceksin o sefil hayatından, diye soruyordu hınçla. Ne bok yiyeceğimi şaşırmıştım. O yüzden telefonumu kapatmanın en iyi karar olduğuna kendimi ikna etmek üzereyken gelen çağrıya çatık kaşlarla baktım. Arayan Sel'di. "Efendim Sel?" diye sordum merakla. "Senin not tutucun olmadığımı biliyorsun değil mi?" diye sordu sıkkın bir tavırla. "Ona sekreter denir." Dedim adımlarıma hız verirken. "Her neyse? Arkadaşın Harun telefon numarasını bıraktı. Aslında önce istedi ama ona uyuşturucu bağımlısı çocuklara attığım bakışı atınca fikir değiştirip kendi numarasını verdi. Hani gözlerimi kısıp kaşlarımı çatıyorum. Biliyorsun, gözlerim koyudur. Bu onu korkuttu." dedi keyifle. "Dişlerimi sık--" "Arkadaşım mı?" diye sordum sözünü keserek. Betimleme sanatını daha fazla katletmesine göz yumamazdım. "Dün viskisini fondip yaptığın." Dedi derin bir iç geçirirken. Anlaşılan barda müşteri vardı ya da sözünü kesmeme bozulmuştu; nitekim Sel'de ki bu can sıkıntısı sadece müşterilere hizmet ederken vuku bulurdu. Bir de çok konuşmamasına rağmen sözü kesildiğinde. "Kütüphaneye gelmeden aramanı söyledi. Sen anlarmışsın. Şimdi kapatıyorum biraz sonra numarayı mesaj atmış olurum." Dedi. Ben karşılık vermeden telefon suratıma kapanmıştı bile. Dediği gibi beş dakika içinde numarayı telefonuma mesaj olarak atmıştı; benimse daha on beş dakikalık yolum vardı. Can sıkıntısı ile ayağımı topraklı yolda sürümeye başlamıştım ki telefonum çalmaya başladı arayan tahmin ettiğim gibi Can'dı. Gözlerimi devirip telefonu duymazdan geldim ve ritmini düşürdüğüm adımlarımı hızlandırdım. Yaklaşık bir dakika sonra sustuğuna kanaat getirip tekrar ötmesine fırsat vermeden telefonumu tuşladım. Üçüncü defa çalmasına vermeden karşı taraf cevap vermişti. "Alo," "Harun? Ben Naz." "Aaah," dedi rahatlayan bir nefesle. "Nihayet. Alkol komasına girdiğini düşünmeye başlamıştım. Ya da-" Gözlerimi devirerek boştaki elimi göğsümün altından, telefonu tutan kolumun altına soktum ve sinirden koyulaşmaya başlayan bakışlarımla meydan okudum. Onunda sözünü kesecektim çünkü onda da bu gün Sel'de gördüğüm, nadiren ortaya çıkan zevzeklik potansiyelini görüyordum. "Bir daha o ince dudaklarından benimle alakadar alaycı bir yorum duyarsam çuval ağzı bağlar gibi bağlarım dudaklarını." "Demek dudaklarımla ilgili fantezi kurdun." Yapmamasını söyledikten hemen sonra alaycı yorumlarda bulunması peki? İçimden dolu dolu illallah çekip yanağımı ısırdım. "Fantezi mi?" Araya girmiştim ama henüz cümlemi noktalamamış olmama rağmen hissediyordum; lafımın altında kalmayacaktı. "Bana deseler ki ya Harun'la yaşayacaksın ya da hayatın tatsız, tuzsuz festival filmleri kadar sıkıcı olacak, bil bakalım hangini seçerim?" Güldü, sanki ben hiç araya girmemişim gibi devam ediyor oluşu gözümü seğirtiyordu doğrusu. "Dikkat çekmek zor iş tabii ama insan alışıyor bir süre sonra." Dudaklarım şaşkın bir şekilde büzülürken kısa bir sessizlik oldu. Hemen sonra kuşlara taş çıkartan cıvıl cıvıl sesi ahizede çınlıyordu. "Utanma Rapunzell, her genç kadın gibi sende benim cazibeme kapılıp hayal kurdun. Bu hep olur." Gözlerimi berrak gökyüzüne dikerken en az gökyüzü kadar sakin kalmaya çalıştım. Adamın bir zevzekliğini ağzına tıkıyordun ikincisi hemen baş gösteriveriyordu. "Mevzuya dönersek?" Gerçekten, elimden geldiğince sakin ve pozitif olmaya çalışıyordum. Bu onunla son muhatap oluşlarımdı. Kızıp bağırmaya, kendimi strese sokmaya gerek yoktu. "Nasıl istersen." Çocuk da beni taklit edince sakinliğin huzuruna erdim. Sadece bir saniyeliğine gerçekten de huzura ermiştim. "Bu gün kütüphaneye gelemiyoruz. Ceketi sonra verirsin." Hayal kırıklığıyla olduğum yerde kalakaldım. Ceketle ya da Seda'yla veya Harun'la ilgili hayal kurduğumdan değil ama saçma sapan bir şekilde elime geçen saçma sapan bir cekete daha fazla bebek bakıcılığı yapmak istemiyordum. Saman alevi bir sinirle çıkıştım. Saçmaydı. İnsanların işi olabilirdi ya da işi olmadığı için okula gelmeyebilirdi ama Harun kişisi o kadar alaycı birisiydi ki bunu söylerken bile eğleniyormuş gibi hissettiğimden... Aşırı olduğuna sonradan kanaat getireceğim bir tepki vermiştim. "Bu konuşmayla nasıl eğlendiğini bilmiyorum ama beni parmağında oynatmak sana artı puan getirmiyor haberin olsun! Ceketi kütüphane koltuklarından birine bırakırım. Gelirseniz alırsınız." Dedim şiddetle. "Sakın öyle bir şey yapayım deme!" Sesi birden yükselivermişti. "O ceket Parisli bir modacının özel koleksiyonundan, Seda mahveder seni." "Bak, Harun musun nesin?" dedim dünden beri uyuyamadığım, yer yer ağladığım ve kırgın olduğumdan mütevelli yorgun bir sesle. "Sizin arkadaşınız değilim o yüzden de öyleymişim gibi davranma tamam mı? Gelirseniz alırsınız. Gelmezseniz de ceketi unutun." Tam telefonu kapatmak üzereyken aşırı yüksek bir sesle hareketim yarım kaldı. Ahizenin ucundan bağırıyordu. "Tamam! Lanet!..." dedi sinirli bir tonda. "Akşam senin çalıştığın barın yanındaki bir restoranda olacağım. Ceketi akşam alırım olmaz mı?" "Tamam." Dedim daha fazla tartışmak istemediğimden . "Sen beni şaşırtıyorsun," Dedi alayla. "Hakaret yok mu yani? Sesin de yüks-" "Beni tanımıyorsun tamam mı?!" diye kestirip attı. Eğlenecek başka kimsesi yokmuş gibi... Dalga geçiyor, lüzumsuz yere laf uzatıyordu. "Yeter artık kapat şu telefonu." Emir veren sesim ve cümlelerime şaşarak telefonu çocuğun suratına kapattım. Bugün nasıl bir kabustu böyle? Önce Can sonra Harun, kaldı ki Harun gibi laubali bir insanı hayatıma sorun etmiş olmam bile başlı başına bir sorundu; şimdi de Can'ın bitmek bilmeyen mesajları. Kafamı geriye atıp telefonu uçak moduna aldım. Dersim başlamak üzereydi ama neyse ki kampüse girmiştim. Bu sefer bir akıllılık yapıp kahve makinesinden uzak olan yoldan inmeye başladım ve şanslıyım ki bu sefer elinde kaynar kahve dolu bardak taşıyan bir manyakla çarpışmadım. Ders Roma Hukuku'ydu ve eğlenceli sayılırdı. Mazoşist bir düşünce gibi gelebilirdi kulağa ama tarihi severdim; haksızlıklara karşı tahammülüm olmadığını da hesaba katarsak dersi eğlenceli bulmamam için bir sebep yoktu. İşin tek kötü yanı dünkü dersleri kaçırmış olmamdı. Yapılacak tek şey vardı; Önümde oturan uzun sarı saçlarını örmüş olan kızdan notlarını istemek. Bir akıllılık yapıp ona bir not yazdım. 'Dünün notlarını alabilir miyim acaba? -Naz' Anında yanında defteri getiren bir notla gülümsedi. 'Tabii, -Eylül' Gülümseyerek defteri açtım ve kendi defterime geçirmeye başladım. Tek bir gün için oldukça konu işlemişlerdi. Üstelik güya giriş olmasına rağmen oldukça zor konulara benziyorlardı. Ders bitimine kadar konuları defterime geçirmekle uğraştım ve blok arası verdiğimizde de teşekkür amaçlı defterin sahibinin yanına gittim. "Teşekkürler." Dedim koca bir tebessümle. "Dert değil." Dedi aynı ifade ile. "Ama not tutacağım diye dersi kaçırdın. "Pek sayılmaz." dedim telefonumu göstererek. "Ses kaydı aldım." Telefonum eski bir modeldi ama alabileceğimin en iyisiydi. "Anladım." dedi çantasını omzuna atarak. "Yemeğe gidecek misin?" Bu kesinlikle reddedilemez bir teklifti. Aç midemin sessiz mızıldanmalarına daha ne kadar kayıtsız kalabilirdim bilmiyorum ama bu soru aç mideme cevap hakkı doğurmuştu anlaşılan. "Gitmezsem midem çığlık atmaya başlayacak." Dedim koyu kahve gözlerimi açarak. Güldü. Bende güldüm. Elimi uzattım. "Notta yazdım ama ben Naz." "Eylül." Dedi elimi sıkarak. Beraberce okul yemekhanesine doğru yürürken biraz laflamıştık. Onun ailesinin Selanik göçmeni olduğunu ve Manisa'da oturduklarını, üniversiteyi kazandığı için maalesef ki yurtta kaldığını anlattı bana. Anlaşılan benim başvurumu kabul etmeyen kyk'nın canım yurdunda kalmaktan pek hoşlanmıyordu. Sıra bana geldiğindeyse yetiştirme yurdundan çıktığımı söylemem yeterli olmuştu. Tanışma merasimlerinin bu kısmı hep acıtacak mıydı?.. "Seni üzmek istemezdim..." dedi biraz mahcup bir tavırla. Omuz silkip "Bilmiyordun." Dedim önemsiz bir şeymiş gibi. Kız elini omzuma koyarken bakışlarıyla tekrar özür diledi ve bu sefer dudaklarını kullanarak güzel bir kompliman yaptı. "Eğer teselli olacaksa annenin çok güzel bir burnu varmış ve babanın da sağlıklı, güzel saçları." İçimden gelen samimi bir tebessümle, "Senin de güzel, yumuşak bir tenin var." Dedim ellerini işaret ederek. Sonra durumun tuhaflığı karşısında kıkırdayarak birbirimizden uzaklaştık. Karşılıklı gülüşmenin ardından girdiğimiz yemek sırasında sorusuna devam etti. "Burnumu sokmak istemem ama nerede kalıyorsun?" "Ah," dedim telefonumu uçak modundan çıkarmak için cebime yönelmiştim. "Bir ev tuttum. Bir arkadaşım var, Selim. Nişanlıymışız gibi davranarak ev aradık. Malum öğrenciye çok fahiş fiyatlar sunuyorlar ama Selim'le yaptığımız bir ortam araştırmasının ardından ucuza bir ev buldum, akşamları bir barda garsonluk yapıyorum ve kiramı o şekilde çıkartıyorum onun haricindeyse iki hafta da bir rutine bağlamış bir dergi için edebiyat köşem var. Orada yazıyorum. İyi para vermiyorlar ama eve makarna giriyor." Dedim eğlenceli bir surat ifadesi ile. Derin bir soluk çekti içine. "Benimse tek başarım hukuk kazanmak." Dedi göz kırparak. Güldüm. "Bırak öyle kalsın." Göz devirdim. "İnan bana, 'Ben hem çalışıp hem okudum,' sözleri gurur duyulacak bir şey değil. Hatta resmen 'Modern çağ işkencesi.' Bana kalırsa devlet okuyan yavrusuna biraz olsun destek olmalı." Yorumum acımasız olabilirdi ama siz birde onu hem okuyup hem çalışanlara sorun... Sözlerim üzerine kısa bir sessizlik oldu. Germiş miydim ortamı? Bir bardak su içip ona baktım. Biraz ürkmüş görünüyordu. "Korkma, düzene karşı çığlık atacak değilim ama ne olurdu Kyk yurdu çıksaydı bana. Ya da ne bileyim burs parası biraz fazla olsaydı...." "Denecek söz yok." dedi bana hak verircesine. Onu korkutmuştum; bu barizdi ama sözlerimin arkasındaydım sonuna kadar. Karşılıklı olarak tuzsuz pilavımızdan yiyorduk ki açtığım telefonuma bildirimler gelmeye başladı. "Vay canına," dedi inanılmaz bakışlarla telefonuma bakarak. "Kaç mesajın var öyle?" Anlaşılan hayatımın kritiklerinden çok mesajlarıma heyecanlanmıştı. Eylül'le derin mevzular konuşulmayacağını bu vasıta ile öğrenmiş oldum... Üzücüydü. Kafamı sallayıp "Attığım tribin meyveleri." Dedim "Çok olmazsam anlatır mısın?" diye sordu merakla. Kısaca Can'dan ve olanlardan bahsettim, tabii ceket ve Harun kısmını atlayarak. Kısacık üniversite hayatımda pek ehemmiyet taşımayan bir hikayeydi o ikisi. "Kısaca kandırdı ve bundan hoşlandığım söylenemez." Dedim üzgünce. "Peki ya aramalar?" diye sordu telefonu gösterdi. Ekrana bakınca büyüyen gözlerimle zar zor yutkunup, kekeledim. "Şey," Numarayı kaydetmemiştim ama arayan aynı numaradan gelen üç mesaj vardı bakınca yazanın 'Açsana Vahşi, Öldün mü kızım? Ve Cidden ölmedin değil mi, Naz?' olduğunu görüp şaşırdım. "Bu, eeemm... Şey bana iki dakika verir misin?" deyip hızla ayaklandım. "Vaaay..." dedim Eylül arkamdan. "Hiç." Dedim büzük kaşlarla "Öyle şeyler düşünme. Adama uyuz oluyorum." Telefonum bir kez daha çalınca açmak zorunda kaldım ve söylediğim ilk cümle de şu oldu. "Ölmedim." "Şükür." Dedi umursamazca. "Ne?" dedim sadece ve bekledim ama cevap vermeyince karşımdaki göz devirip devam ettim. Bilerek konuşmadığını biliyordum, maksadı inadımı kırıp konuşmamı sağlamaktı. Gurur duymuyordum yaptığımdan ancak sessizliği ile istediğini başarmıştı. "Yıkmışsın ortalığı." Ahizenin ucundan nefes alma sesi duydum. Kesinlikle zaferin keyifli kahkahası niteliğindeydi. Boğazını temizleyip "Gördüm seni." Dedi sadece ve telefonu suratıma kapattı. Gördüm seni mi? Eylül'e dönüp "Garip bir görüşmeydi." Dedim. Tam sandalyeme çökmeye yeltenmiştim ki kolumdan çekiştiren bir elle tekrar kalktım. "Senle bir doğru düzgün karşılaşamayacak mıyız biz?" diye sordum sıkıcı bir şekilde başımı yana yatırıp. "Çok vaktim yok ver ceketi." "Üzgünüm." Dedim ince bir sesle. "Sınıfta bıraktım." "Bak kızım." Dedi. "Akşam romantik bir randevum var. Ateşli bir öpücüğün ortasında, kusura bakma ben bir ceket alıp geliyorum diyemem." Gözlerimi kısıp iğrenç betimlemesini hayal etmemeye çalıştım. "Öpüşmeden gelmeye çalış." Dedim alay edercesine. "Ha ha." Dedi sahte sahte. "Bir gün daha sende kalsa ölür müsün?" Sesi kızgındı ama alttan alta sakladığı ısrarcı tonu duymuştum. "Hepi topu ceket sonuçta." "Seda nerede?!" Argümanı haklıydı ama Harun'un burada olması saçmalıktı. Tamam ceketi bana o vermişti ama sahibi o değildi ki. "Ceket onun sen niye zorluyorsun kendini?" "Çünkü kahveyi ben döktüm," Elini kotunun arka cebine sokarak gözlerini devirdi. "Seda biraz sinir bozucudur eh senin de 'gördüğüm kadarıyla' şirretlikte ondan kalır yanın yok, en iyisi ceketi benim almam." "Gördüğün kadarıyla." Diyerek önemli bir noktaya parmak basıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Bak, ciddiyim. İster yemeğimin bitmesini bekle sana ceketi getireyim, ister gece buluştuğumuzda vereyim. Ama şimdi rahat bırak beni." Harun sevimliden sinir bozucuya dönen surat ifadesiyle sırtını yüzüme dönerek yürümeye başladı. "Uyuzsun!" dedi abartılı bir ses tonuyla. "Eh," dedim "Ne demişler? Üzüm üzüme baka baka kararırmış." "Ha ha," dedi bir kez daha. Elindeki mimarlık notlarını masama bırakıp. "Bari telefonunu açma nezaketini göster de ulaşılmazı oynama." "Sen kimsin de sana ulaş-" Çeri dometesimi ağzına atıp sözümü kesti. "Akşam aradığımda ulaşamazsam benden sonraki muhattabın Seda olur. Ve şu kadarını söyleyeyim, Seda ben kadar da nazik değildir." Notlarını alırken masanın üzerindeki telefonumu düşürünce ukalalığına tahammülümün bu kadar olduğuna karar verip kolundan yakaladım ama konuşmama izin vermedi. Ağzıma bir çeri domatesi sokup konuştu. "Ve yakışıklı da sayılmaz." Arkasını dönüp hızla uzaklaşınca çileden çıkmış gibi bağırdım. "Bu mu senin centilmenliğin?" Durmadı; dönüp cevap vermedi. Sinirden çakmak çakmak olmuş gözlerimi masaya dikip sinirle nefesimi üfledim. "Gerçekten, Tanrı, bir insanı ne kadar uyuz yaratabilirim sorusunu sormuş ve deneme sürümünü Dokuz Eylül'e yollamış." dedim arkasından. Dönüp oturdum. Harun çoktan yemekhaneden çıkmış, Eylül'de yemeğini bitirmişti. Soğumuş pilavımla oynarken, Eylül'ün sabırsız hareketlerini ötelemeye çalıştım ama yerinde duramayan çocuklar gibiydi. "Bu mu uyuz olduğun çocuk?" dedi sonunda kendini tutamayarak. Omuz silkip pilava bakmakla yetindim. "Böyle çocuklara aşık olunur, uyuz olunmaz!" dedi; inanamazlıkla açtığı gözlerini üzerime dikmişti. Tamam pes! "Kabus gibi! Sürekli karşıma çıkıyor ayrıca hakaret uzmanı, inan bana öylesine aşık olunmamalı." Dedim yemeğimi bitirerek. "Mavi gözlü ve gamzeli ayrıca da uzun boylu. Daha ne istersin kızım Allah'tan?" "O güzel kafasının içine beyin koymasını isterdim!" dedim omuz silkerek. "Ya şu ceket meselesi?" Eylül boş tabiltodu iterek irileştirdiği gözleriyle cevap beklerken gözlerimi devirip burnumdan nefes verdim. "Ceket işte." Dedim basitçe. "Gece üşüdün ve sana-" Konuşmadım bile. Ellerimle hızlı, yatay hareketlerle havayı kestim. Yüzümde kusacakmış gibi bir ifade ve bedenimde tiksinmiş bir titreme vardı. Bu klişelik de nereden çıkmıştı? Eylül halime anlam vermeye çalışır vaziyette beni izlerken sonunda konuştum. "Gece mi?!" diye bağırdım hayretle. "Kesinlikle hayır! Üstüme kaynar kahve boca etti sonra da kızlar tuvaletine girip arkadaşının ceketini verdi. Şimdi de utanmasa ceketi geri almak için randevu verecek. " Sahte titremem geçip kusma dürtüm de dinince tekrar konuştu. Tanrı'm... Hayranlığı bitmiyordu! "Peki ne kadar konuştunuz?" Kız merakla beni soru bombardımanına tutmuşken iyice daraldığımı hissettim ve bu sıkıntıdan ötürü iyice garip hissettim. Daha önce de sıkıldığımı bilirdim ama bu ya yalnızlıktan ya da parasızlıktan olurdu oysa bu arkadaştan dalga dalga gelen soru bombardımanıydı tuhaf bir şekilde eğlenceli ama bir o kadar da iç karartıcıydı. Elimle yüzümü yelpazeleyip, "Neredeyse hiç." Dedim "Neredeyse?" "Sadece bir kez çalıştığım barda karşılaştık hepsi bu." "Açıkçası Can'dan daha heyecanlı, eğlenceli bir kişi sayılır. Ayrıca Parisli tasarımcılar falan... Hem yakışıklı hem zengin. Bulunmaz fırsat." Çoktan hayallere dalmış gibiydi. Zengin, ukala, hadsiz, sakar. Bana kalırsa bunlar harkülade bir aşkın içinde sırıtacak unsurlardı ama Eylül'ün hayallerini baltalamadım. Beraberce tabildotları bulaşıkhaneye bırakırken Eylül'e kaprisli narsist bir prensle vakit harcayamayacağımı söylemek üzereydim ki bunun konuyu daha da uzatacağına karar verip elimi saçlarımdan geçirdim. "Bir gece çalıştığım puba gelmelisin, sadece insanları izlemek bile eğlenmek için büyük malzeme." "Belki gelirim." Dedi. Çantasından ıslak mendile uzanarak "Lavaboya gitmeliyim." *** Bir hayli yorucu bir okul gününün ardından nihayet eve gelebilmiştim. Onca yazı yazmak ve bu arada iyice geveze olduğuna inandığım yeni arkadaşımın bayağı bayağı takıntı haline getirdiği Harun temalı sorularına cevap vermek beni bir hayli yormuştu. Hatta bir ara o yemek yer biz Harun'la konuşurken Harun'un parfümünü duyumsadığını ve bunun bir hayli cezbedici olduğunu, benim bu konuda ne düşündüğümü sormuştu. Neden sadece bir kere gördüğü züppe bir tipi takıntı haline getirdiğini sorduğumdaysa "Muhtemelen sorunlu bir tip. Bu tür filmlere göz attığımızda esas kız genelde uyuz yan karaktere bu senin hayatında Can'a tekabül ediyor aşık olduğunu sanır ve hayatından def etmek istediği esas oğlana doğal bir çekicilikle çemkirir ki bu siz oluyorsunuz. Sonunu tahmin edersin." Bu film kırması senaryoya verdiğim cevap iki kelime dört harfti. "Ha ha." Yani o uyuz narsist ve ben mi lütfen biraz realizm... İşin garip yanı ise günün sonunda ise aklımın Harun tarafından işgal edilmesiydi. Hayır yani... Nazik bile değildi. Sığır familyasından olduğu ise gün kadar aşikardı. Ayrıca büyüklere kulak verdiğimizde muazzam bir öğüt ile durumu açıklıyorlardı; davul bile dengi dengineydi. Ayna karşısında saç örgümü düzeltirken çalan telefonuma şöyle bir göz atıp dudaklarımı yaladım. Can'dı. Açıp açmamak arasında gelgitlere doğru yalpalamıştım en sonundaysa parmaklarım Can'a göndermek üzere bir mesaj yazmaya koyulmuştu. Kısa ama anlaşılması kolay bir mesaj. 'Meşgulüm.' Şortumun düğmelerini iliklemek bir sonraki işimdi ama daha tek bacağımı bile giyememişken gelen mesajla irkilerek şortumu bir kenara bıraktım. 'Bütün günde meşgul müydün peki? -Can' Cevabım diğer mesajımla paralel olarak kısa ve netti. 'Evet.' Tanrım kırgındım. Kırmıştı. Mesajı yazarken bile dolan gözlerim buna şahitti neden bir türlü anlayamıyordu... Neden neyin var ya da ne oldu diye kapıma dayanmamıştı. Bir erkek bunu yapardı değil mi? Yani seviyorsa eğer. Seviyordu değil mi? Değilse neden gecenin üçlerine kadar konuşmuştuk? Neden ortak planlarımız vardı? Neden kapıma gelip konuşalım demiyordu. Gözümden kaçan bir damla yaşa sinirle bakıp ellerimi yeni yaptığım örgülerime batırıp çekiştirdim. Bu sırada akan burunsa oldukça sinir bozucuydu. Gelmeyen mesajda öyle. Bozduğum örgümü açıp düzgünce taradım ve evden çıktım. Ne bir arama ne de bir mesaj gelmişti. Şey aslında bir arama vardı ama bu kesinlikle bu gün yeterince duyduğum ve kotamdan fazlasına dayanamayacağım Harun'un numarasıydı. Onunla artık son kez ceketi verirken konuşmak ve mümkünse bir daha karşılaşmak istemiyordum. Kendisi uyuzdu yetmezmiş gibi ceketi de uyuzdu!... Aslında istediğim Hazel'in gün boyu iyice tembellik etmiş olmasıydı. Nihayetinde elimin boş olmaması, koyun gibi gözlerle boş boş bakıp müşterileri korkutmamak adına iyi olurdu. Ne mutlu bana ki olay tam da böyleydi. Hazel bana imalı bakışlarından atıp yerini ellerime devrederken hasta gibi kararmış gözlerle barı taradım. Dünün aynısıydı sanki. Kirli masalar, sabahtan içmeye başlamış bulanık üç beş kafa, yeni yeni gelmeye başlayan aptal liseliler. Tezgah arkasından temizleme bezi alırken Sel'in omzuna arkadaşça bir yumruk attım ve gelirken giymekten kendimi alıkoyamadığım Seda'nın ceketini personeller için ayrılan kutucuklardan birine attım. Gece iyice çökmeye başlamışken müziğin yavaş ritmi yükselen volmle artmaya başlamıştı. Ne Can'dan ne de Harun'dan haber gelmemesi ise gecemi daha da karartmıştı resmen. Neyse ki bu sessizlik daha da uzamamıştı. Gerçi arayan benim ilk tercihim değildi ama en azından bu ondan kurtulacağım anlamına geliyordu. "Alo," "Hey!" Sesi bizim barın müzikleri arasında boğuluyordu. Tahminimce içerideydi. "Barda mısın?" diye sordu tezgaha doğru yaklaşırken. Onu öne arkaya sallanan sarhoş üç kafanın arasından zar zor görüyordum ama anlaşılan o hala beni görememişti. "Evet!" sesim aynı onunki gibi seste kaybolup giderken telefonu kapatıp ona mesaj attım. Bu müzikte kıçımı yırtsam duymazdı ne de olsa. 'Tezgaha gel ben de ceketi getireyim.' Bu mesajın ardından gelen çağrıyla kalbim çarpmıştı. Acaba arayan Can mıydı? Acaba Harun'a ayırdığım vakitte beni arayıp durmuş ve ulaşılamıyor cevabını mı almıştı? İçimi hop ettiren bu sorularla ekrana bile bakmayıp telefonu açmıştım ama umduğunu bulamayan misafirler gibiydi vaziyetim. "Hayatta nefret ettiğim iki şey vardır, Naz " Ses yine Harun'undu. Damağımı şaklatırken onu dinledim; bu arada telefonun çalmasıyla gümbürdemeye başlayan kalbimin de yavaşlamaya yönelik bir çabaya girişmemesi garipti. Ayrıca sesi de yine anlaşılmaz haldeydi. Zar zor duyuluyordu. "Hı hı?" boştaki elimle Seda'nın güzelim ceketini kavramış ve tezgaha yönelmiştim. Alaycı 'hı hı'mın ironisini pek anlamış gibi görünmüyordu. Konuşmaya devam etmesinden belliydi bu. Ama anlaşılmıyordu işte! Tekrar kapadım ve daha ekranı kilitleyememişken tekrar çaldı. Bu sefer arayanın Can olmadığını biliyordum. Açtım fakat bu sefer sesi netti ve ne alaycı ne de endişeliydi. Hiç duymadığım bir tonunu lütfediyordu bana anlaşılan. "Bir mesajlaşmak, iki de telefonun yüzüme kapatılması." Tezgaha geri dönüp tam karşısında durduğumda bu tonun bir şaka olmadığını anladım ama itiraf etmeliyim ki bu biraz ürkütücüydü. Tek kaşımı kaldırdım. Karşı taraftan gelen ses temiz olmasına rağmen benim olduğum yer epey gürültülüydü. "Anlamıyorum seni!" diye bağırdım. "Bak telefonu kapatıyorum. Bara gel!" Tekrar telefonu kapatmıştım ama yine arayınca sinirlendim ve tuvalete gidip telefonu açtım. "Bu ne saçmalık?" diye bağırdım. "Bara gel diyorum sana." "O telefonu bir daha kapatırsan seni sopalarım." dedi dümdüz. Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Vay annesini. Bu ne özgüven yiğidim, demek geldi içimden. Verilecek en okkalı cevap telefonu yüzüne kapamaktı. Tam telefonu kulağımdan çekip parmağımla kapatma tuşuna uzatmıştım ki Harun arayan gözlerle kadınlar tuvaletine geldi. Hiçbir şey söylemeden elini uzatıp telefonu kulağıma geri götürdü. "Mesajlaşmaktan da telefonun suratıma kapatılmasından da gerçekten hoşlanmam." dedi tehditkar bir ifadeyle. Suratsız bir şekilde ona baktım. "Belki farkında değilsin ama sen az önce ikisini birden yaptın." Kaşlarımı kaldırıp eğlenceli çocuk tavırlarından birden ürkütücü seksi adam profiline bürünen Harun'a baktım. "Seninle konuşurken bunu hatırla." Dedi gözlerini bir saniye dahi kırpmadan." Birbirimize hoşça kal demeden telefonları kapatamayız." Yunan heykellerine eş değer bir yapı gibi duran dudakları bile beni korkutmaya yetmişti, eh, hal böyle olunca cevapta verememiş sadece olduğum yere sinmiştim. Korktuğumu söyleyemezdim ama korkmadığımı iddia etmek de iddialı bir yaklaşım olurdu. Arafta kalmıştım hislerim konusunda. "Anlaşıldı mı?" diye sordu bana eğilip. İşte o zaman çözüldüm ve ona karşı uykuya dalan ukalalığım derin uykusundan ayılıverdi. Elimi belime yaslayıp gerindim. "Eh, ne de olsa bir daha görüşmeyeceğimiz için bunları öğrenmeme gerek yok." "Buna nezaket derler." Harun telefonu tutmaktan yorulan elini boşa çıkarmak için telefonu boynu ile omzu arasına sıkıştırdı. Rahatlayan eli ile de göğüs cebimdeki kalemi alarak boştaki elime 'Bir Viski Lütfen.' yazdı. Ne oynuyorduk biz yahu? "Lütfen." Dedi elimi işaret edip. Abartı bir şekilde gözlerimi devirirken. "Barda değiliz." dedim dümdüz. Belimden nazikçe itti. "Önden buyur." Gözlerimi devirdim. Dudaklarını ıslatıp gülümsedi. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp konuştum, "Şunu kapatabilir miyim artık?" "Henüz bana veda etmedin." dedi ciddi manada güzel bir tonda. Sonra telefonu kulağıma geri götürdü. "Sana neden veda edeyim ki?" "Sen söyle." dedi tam karşıma oturarak. Ellerimi işlevsel konuma sokup siparişini hazırladım. Aslında telefonu kapatmak vardı ama ne gerek vardı ki ortamı germeye. Zaten bu geceden sonra onu görmeyecektim. Epey rezalet tanışmamızı güzel sonlandırmak daha iyi olurdu. Bardağını ona uzattığımda saçlarımı geriye atmış ve dudaklarımı ısırmıştım; dudaklarıma baktığını görünce iyimser düşüncelerimin hepsi uçup gitti. "Sevgilinle işler iyi gitmedi sanırım. Gözlerin günah arıyor gibi." Dudaklarını birbirine bastırıp güldü. "Gözlerimin aradığını sende bulduğunu mu sanıyorsun?" Cevabı okkalı olmuştu kabul. "Az önce nezaketten bahsetmiştin, değil mi?" diye sordum ıslak dudaklarla. "Nazik değilsin, Harun. Hödüksün. Ayarsızsın. Hadsizsin." "Voooovvvv...." dedi yüksek volümle. Hem karşımdan hemde direk kulağıma doğru yükselen ses konusunda rahatsız olarak yüzümü buruşturdum. "Ah, unutmuşum, bir de sakarlık vardı." "Senin dilinin ayarına ne demeli," dedi. "Güzelim bedeninin puanını düşürüyor resmen. Dergilere kapak olacak kızsın ama ağzını kapalı tutarsan." "Kızları puanlayacağına nezaket ve zorundalık ilkeleri üzerine kurduğun cümlelerinin arkasında durmayı öğren." dedim kızgınlıkla. "İki gündür zihnen ve bedenen beni yalnız bıraktığın söylenemez ve kayıtlara geçsin diye söylüyorum her iki türlü de nazik değildin." "Demek zihnini meşgul ediyorum," Söylediğimi yanlış anlayan adama bakıp kısık gözlerle kafa salladım. "Anlayışında kıtlık olduğunu da bu sayede öğrenmiş olduk." Dedim sahte bir tebessümle sonra telefonu diğer kulağıma geçirip "Şunu kapatabilir miyiz artık bu çok aptalca." dedim. Bu sefer o kafa salladı. Tanrım bu neyin inadıydı?! Ama onda ki inatsa bende ki daha beterdi. Kendi telefonumu tutmaya devam ederken onun telefonuna uzandım ve sıkı sıkıya tuttuğu telefonunu elinden almak için çekiştirmeye başladım. Arada tezgah varken bu mücadele bir hayli zordu bende o yüzden onu ve beni ayıran tezgah kapısını açıp çekiştirmeye devam ettim. Minnetle bana katıldı. Barın arkasına geçer geçmez aramızda çetin bir mücadele başlattı. "Randevun yok muydu senin?!" diye bağırdım eliyle cebelleşerek. Nefes nefese ve zorlayıcı bir profil içerisindeydim. Allah'tan bar tezgahının altındaydık da müşterilere rezil olmuyorduk. "Randevu mu?"Sadece kendisinin bildiği bir espriye güler gibi göğüs geçirdi. "Az önce ukala yorumlarıma dayanamadığını söyleyip masadan kalktı." "Akıllı kızmış vesselam." dedim. Resmen çırpınıyordum ve tabii konuşmak da işime yaramıyordu. Nefeslerim düzensizdi oysa Harun benim aksime gayet düzenli nefeslerle ve hatta eğlenen bir tonla konuşuyordu benle. Ağzıma yüzüme giren saçlarımı kollarımla geriye itmeye çalışırken kollarımı tutarak beni durdurdu. İşin sinir bozucu yanı bunu tek elle yapmış olmasıydı. "Huysuz." dedi beni önüne alıp kulağıma fısıldayarak. "Beceriksiz." Dedim nefes nefese. "Portakal mı bu?" dedi bi' vakit sonra beni koklayarak. Çırpınıp ellerinde kurtulmaya çalıştım ama nafileydi. Kulağıma fısıldaması ve nefesime karışan nefesi karşısında istemsizce kıpırdandım. Kendimi kontrol altında tutmaya çalışıyordum. "Bırak." dedim çaresizce. Güldü. epey eğleniyora benziyordu. "Gerçekten... Bırakır mısın beni?" "Bence bırakmam." dedi yüzüme bakıp. İçim aniden bir karabasanla dolmuştu. Midemi tırmalayan bir rahatsızlık vardı. "Harun," dedim nefes nefese. Halimi görüp afalladı. Hemen sonra ellerimi çözünce kendimi dar tezgahta bulabildiğim en uzak köşeye attım. Bu o gece değildi. Değildi! Değildi... DEĞİLDİ!.. "Barmen!" Sesle irkildim ama kıpırdayacak halde değildim. Titreyen ellerimle tezgaha tutunup ayağa kalkmaya çalıştım ama aniden yere düştüm. Ağzım kupkuruydu, vücudum sarsılıyor gibiydi. Ellerim buz kesmişti. "Ben hallederim." dedi Harun halimi görüp. Cevap vermedim ama o da cevap vermemi beklemedi zaten. Anladığım kadarıyla tekila hazırlıyordu. Bende bu arada usul usul ayağa kalkıp titrememin azalmasını bekledim. Hemen sonra Harun elinde bir bardak suyla karşıma dikildi. Bardağı almak üzereyken önüme düşmüş bir tutam saçı arkaya atmak için uzandı. "Dokunma!" dedim ani bir refleksle elini sertçe itip. Şaşakalmıştı. Tezgahın altına sıkıştırdığım ceketi uzatıp "Git." dedim. ruhsuz bir tonda.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD